<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455</id><updated>2012-02-11T12:43:48.231+02:00</updated><title type='text'>MAKSAT İÇİMDE KALMASIN</title><subtitle type='html'>Blogsal Boşaltım Sistemi</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>51</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-8544502625910612130</id><published>2011-07-03T00:34:00.005+03:00</published><updated>2011-07-03T02:18:35.238+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Bu yazıyı kimsenin okumayacağını biliyorum, o devasa blog çöplüğüne atıldı çünkü bu site, tek sorumlusu da benim, aylardır hatta iki yıldır adam gibi yazı yazmayan ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada olmadığınızı bilmeme rağmen sevgili okurlar diye hitap ediyorum, çünkü Maksat İçimde Kalmasın klasiğiydi o laf. Beni delirmekten kurtaran şeydi bu blog, hayatının iki koca yılını tamamen amaçsız ve sıfatsız geçiren bir adamın tek ama tek uğraşıyıdı. Uğraş da değildi aslında, bir işti benim için yazmak, maaş ise bunalıma girmemekti. Biliyorum yazı çok kişisel bir hal almaya başladı ama, benden başka okuyacak olmadığı için bunda bir sakınca görmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işin, lövmiyesi ise akıl sağlığı, ruh sağlığı, cibiliyet idi. Hayatımdan nefret ediyordum, ben ve başkalarından. Ve kötü bir nefret değildi bu. Bence mizahla ilgilenen herkesin hayattan bir raddeye kadar nefret etmesi lazım, yoksa komedyen olamaz; yani olur da boktan bir komedyen olur. Yazdım, saatlerce; düşündüm, günlerce. Benim hayatım yazmaktı, başka hiç ama hiçbir işim yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonra bir hayat sahibi oldum. Düzenli olarak gittiğim bir üniversite, bayağı uzun süredir birlikte olduğum bir kız arkadaşım ve eskisi kadar nefret etmediğim bir hayatım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefret yok olmadı, "Hayat ne güzel, kelebekler, ağaçlar ve dereler ne kadar da harika" diyemiyorum, evet kelebek, ağaç ve dere gerçekten de çok güzel ama biz insanoğlu hepsinin ağzına sıçıyoruz ve ne yazık ki kelebekle aşk, ağaçla akrabalık, dereyele arkadaşlık kuramıyorum, onlar sadece dekor. Oyuncularla benim derdim, senaristle, yönetmenle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen öyle anlar geliyor ki herkesi, herşeyi yok etmek istiyorum. Onlardan daha iyi olduğum için değil, ben kimseden daha iyi değilim, ve beni az çok tanımışsanız kendimle de çok barışık olmadığını bilirsiniz. İçim nefretle dolup taşıyor ve bunu eskisi gibi yazarak dışarı atmak istiyorum çünkü karanlık bir odada burnundan soluduğun zaman o nefret sıkıcı bir zaman kaybından öteye gitmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, o yeteneği kaybettim sevgili okurlar, nefretimi evirip çevirip yazı haline getirme yetisini. İçime sinen bir yazı yazdığımda aldığım keyif, sizlerin yorumları gelince ikiye katlanıyor, beni dünyanın en mutlu adamı yapıyordu o günlük. Hatırlıyorum da, Okuma Bayramı'nı yazdıktan sonra, aynı yazının linkini fakeangel'in blogunda görmem ve beni "gününün neşesi" ilan etmesi, bilmem oradan nasıl gözüküyor ama yazarlık kariyerimdeki unutamayacağım anlardan biriydi. Tüm bunlarından huzur içinde uyuduktan sonra sabah kalkınca herşey yeniden başlıyordu, tüm kavga, nefret, yazma ihtiyacı. Bazıları boşluk durumunda pişman olacağı şeyler yapar, bazıları alkol &amp; uyuşturucu ile kapatmaya çalışır ama bende ikisini de yapacak göt olmadığından yazıyordum sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahip olmak istediğim herşeye sahibim artık, iyi bir sevgili, istediğim bir okul, sağlık, sıhhat, ekonomik özgürlük. Ama hala hoşnut değilim, çünkü her arada sırada, ne zamandır yazmadığım aklıma geliyor ve sinirlerim alt üstü oluyor, herşeyi arkamda bırakıp çekip gitmek, çölün ortasında tek göz odalı bir kulube alıp kendimi yazmaya vermek istiyorum. Yazmak, bir meslek,  full-time, bir yaşam tarzı. Şimdi zırvaladığım gibi önüne geleni tuşlamak değil. Ve ne yazık ki, benim full-time çalışacak zaman ve durumum yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçılar, her ne kadar asosyal, korkak görünselerde aslında çok cesur insanlar. Gerçek bir sanatçı için sanatı herşeyden önce gelir, yani herşeyden. Yani düşünsenize, o adam için sanatı sahip olduğu herşeyden önce geliyor, sevdiklerinden hatta kendisinden bile, inanılmaz bir bağlılık gerektiriyor. Onlar birer kahraman, ve bizim gözümüzde en ufak tökezlemeleri, ara vermeleri bütün o kahramani durumlarını yerle bir ediyor ve "bozulmuş" oluyorlar. Ben sanatçı değilim sevgili okurlar, sanatım için sahip olduğum şeyleri elimin tersiyle geri çevirecek cesarete sahip değilim; bana güvenen insanlara bunu yapamam. Boktan bir bahane gibi gelebilir ama belki beni yazmaya iten bir numaralı sebep şimdi yazmamı engelliyor, kendimden nefret etmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimden nefret ediyordum, dolayısıyla hayattan da nefret ediyordum ve nefretimi deşarj etmem gerekiyordu her hafta. Sizi bilmem ama yazım tekniği açısıdan çok geride kalsa da en azından kendi yüreğime işleyen birkaç yazıya imza attım bu blogta, ve böyle yazılar yazabilmenin iki yolu var, ya çok iyi bir okur/yazar olacaksın, ya da hayatındanki herşeyen vazgeçip kalbini söküp, ortadan ikiye ayıracak ve içindeki damarları tek tek inceleyeceksin. Ben ikincisini yaptım, kendimden bir karakter yarattım, çünkü bariz olan şey ben sıfırdan karakter yaratacak kadar iyi bir yazar değildim hiçbir zaman. Yazmak için yaşadım, yaşamak için yazdım. Ama bir numaralı ilham perim, bendeniz, karşısına hayatını daha yaşanabilir kılacak fırsatlar çıkınca profesyonel şekilde hareket etti, iş dünyası sonuçta. Artık onunla çalışmıyorum çünkü başka sahipleri var. Sevgilisi, okulu, arkadaşları ve sorumlulukları. İşte ikilem burada ortaya çıkıyor. Her masalda olduğu gibi doğru olana inandığımı gerçekleştirmek için, sevgilimden ayrılmak, okulu ikinci plana atmak ve eskisi gibi asosyal bir yaşam tarzına dönmem gerekiyordu, çünkü başka türlü yazamayacağım gün gibi açık, yazsam da eskisi gibi olmayacak. Sevgili okurlar, bence bu son kurduğum cümle her ne kadar kağıt üzerinde son derece asil ve doğru dursa da gerçek hayatta yapılabilecek en bencil şeylerden biri ve son kez söylüyorum, kendimden nefret ediyorum, en azından hoşlanmıyorum diyorum ve sevdiklerimi geride bırakamıyorum bu sebepten dolayı. Ne kendimi de ne sanatımı onları sevdiğimden fazla seviyorum. Yalnızken bu fedakarlığı yapmak çok kolaydı ama şimdi, yapamıyorum sevgili okurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfen size haksızlık yaptığımı düşünmeyin, elbette sizler de hayatımda önemli bir yere sahipsiniz, zira çoğu arkadaşımdan bile daha iyi tanıyorsunuz beni, size asla ödeyemeceğim bir minnet borcum var, ama ne yazık ki siz bu durumda boşanan çiftin çocuğu durumunda kalıyorsunuz. Şurada var olan 5-10 düzenli okurumun haftalık atacağı yorumlar için hayatımı baştan şekillendirmek ne kadar akla yatkın, yürümeyeceği belli olan bir evliliği devam ettirmek ne kadar doğru lütfen beni denyolukla suçlamadan önce hatrım için birazcık düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı kimsenin okumayacağını biliyorum, okusa da bi sike benzemedi zaten, tam ergen zırvası oldu. Belki de ilk defa kendim için kaleme aldım bir yazıyı, aylardır kafamda dönenleri bir saatliğine de olsa boşaltmak istedim. Hayat beni yeniden yalnızlığa itene kadar görüşemeyeceğiz sevgili okurlar, ben ailenizin korkak, tembel, basiretsiz yazarı Bengisu Türkan, iyi akşamlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: O kadar nefret ettiğimi söylediğim hayat azıcık delikanlıysa bu laflarıma sessiz kalmaz ve beni yine yazmaya sevkedecek koşulları bir bir yerine getirir, o güne kadar yokluğumu mazur görün sevgili dostlarım....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-8544502625910612130?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/8544502625910612130/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=8544502625910612130' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8544502625910612130'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8544502625910612130'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2011/07/bu-yazy-kimsenin-okumayacagn-biliyorum.html' title=''/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-4032165820692713591</id><published>2011-02-16T10:11:00.004+02:00</published><updated>2011-02-16T17:01:49.742+02:00</updated><title type='text'>Parmak</title><content type='html'>Son zamanlarda reklam müziklerine karşı konulmaz bir ilgi duymaya başladım, hatta hastalık derecesinde. Beynimin yanacağını bilmesem mp3 çalarıma yükler tüm gün dinlerim. Sonra dedim ki kendi kendime bari şuraya seçkin koleksiyonundan bir kaç parça at Bengisu, maksat okur öğrensin, ufku açılsın; ama sonra yeniden kendime "Ulan öyle bir şey yaparsam bir Beyazıt Öztürk, bir Okan Bayülgen ve bir Hayrettin gibi kendi yaptıklarıyla değil de editoryal komiklerden ne farkım kalır, skeci için talk show izleyen kitle gibi video için bloga giren bir okurdan ne hayır gelir" diye bir argüman geliştirdim fakat nihayetinde son yazdığım yazıdan 3 ay geçtiğini görmemle içimdeki sese kulak asmayıp gururumu ayaklar altına alırcasına bu yazıyı -daha doğrusu derlemeyi- kaleme almaya karar verdim. Şunu tüm samimiyetimle söylüyorum sevgili okurlar; artık benim de mevzubahis dangalaklardan bir farkım kalmadı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk parçam, epik reklamlardan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="480" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/45ntoQ18Nh4" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Favorilerimden. Eminim çoğunuz izlemiştir ama beyniniz görevini yerine getirip bilinçaltının yedi kat dibine sokmuştur. Benim beyin biraz sakat olduğundan sabah akşam bu şarkıyı söylüyorum. Bir marka ismi ancak bu kadar etkili kullanılabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="480" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/w-Cuti1dpWs" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüntünün sınırlarını yitirdiğimiz bir çağdayız, animasyon sayesinde doğada bulunmayan, gerçekleştirilmesi imkansız görseller yaratabiliyor insanoğlu. Reklam piyasamız da nasibini alıyor tabi bundan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="480" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/0UNz6ESE_tE" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki videoda gördüğünüz şişeye göbek attırma konseptinin atası olduğunu düşündüğüm, ya da ucuz bütçeli olduğundan böyle bir kanıya vardığım bir reklam filmi var sırada. O müzik, o karakter modellermeleri, o kamera hareketleri... kelimeler yetersiz kalıyor. Eğer bu reklamın yapımında Mahmut Tuncer'in o ya da bu şekilde eli yoksa bana da araştırmacı yazar Bekir Hazar demesinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="480" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/Vu94KGpV4Pg" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az sonra izleyeceğiniz reklamı komik bulmayabilirsiniz. Başarılı olmasa da vasat bir reklam gibi duruyor ama iki nokta var ki bu reklamı gözümde efsanevi ve taşak ötesi kılıyor. 13., 24. ve 29. saniyedeki ses efekti ve 36. saniyedeki dönen mobilyalar. Cidden o çıkan ses nedir ya, lütfen bilen varsa söylesin. Emre Aksoy'a da saygılarımızı iletelim bu arada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="480" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/3wXJTvkwyH4" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek tanınmayan reklamlara yer vermeye çalışsam da aşağıdakini paylaşmasam -şu kelime de ne kadar düştü bu günlerde- olmaz. Hiç tarzım değil ama müziği güzel napalım, liseli System of a Down fanı gibi hissetmedim değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" width="480" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/46GIhXrZ0ag" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Bir sonraki yazıya dek takıl sen popona göre sevgili okur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-4032165820692713591?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/4032165820692713591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=4032165820692713591' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/4032165820692713591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/4032165820692713591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2011/02/parmak.html' title='Parmak'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/45ntoQ18Nh4/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-546807070451724459</id><published>2010-11-26T19:07:00.002+02:00</published><updated>2010-11-26T19:28:00.996+02:00</updated><title type='text'>Baş Harfi "O"</title><content type='html'>Öyle ansızın çıktı ki karşıma, yeryüzüne düşen bir meteor misali. Fakülteden yurda avere avere yürürken, köşeyi döner dönmez, bir aparkat gibi çarptı yüzüme. Gardım düşüktü; arkamı dönemedim, görmezden gelemedim, acelem var diyemedim. Onca şey paylaşmıştım O'nunla ve onca zaman geçmişti ve bu spontane buluşmada ne diyeceğimi kesinlikle bilmiyordum. Bir deniz atı gibi ürkekçe sustum, sadece ağzım değil gözlerimdi aynı zamanda mühürlenen. Hazırlıksızdım, söyleyecek bir şeyim yoktu, olsa da söyleyecek yüzüm yoktu. İlk adım ondan geldi, halimi hatrımı sordu. Hesap sormamıştı, “Neredeydin bu zamana kadar hayvan herif” dememişti. Tüm olanlara rağmen insanlığından taviz vermemişti. Beni resmen olgunluğuyla sikmişti. Biraz düşünüp taşındıktan sonra “İyidir yaaaaaa” dedim. “Gördüğüm kadarıyla üniversiteyi kazanmışsın”, “Evet yeeaaaa” diye yanıtladım. Bölümümü sordu “Sinema ve Televizyon işte yaa” dedim ve sonra zaten tek kelimeden oluşan basit ve bir o kadar basiretsiz cevaplarımı sırf uzatmak için sonlarına “yeeeaaaaa” veyahut “yaaaaa” dedirtecek kadar küçük hesaplar yapan bir bilinçaltına sahip olduğumu fark ettim. Yakışıyordu muydu bu bana; sanki çekip giden ben değilmişim gibi lanettayn cevaplar veriyordum. Mala bağlamanın zamanı değildi, bölümümden memnun olup olmadığını sorduğunda “Şunu anladım ki, insanın okuduğu bölümün adını söylerken utanmaması çok güzel bir şeymiş” diye laf kalabalığı yaparak durumu kurtarmaya çalıştım. “Hmm, peki” dercesine kafasını hafifçe aşağı yukarı oynattı. 9 aydır makas girmemiş saçlarımı görünce “Saçlar da almış başını gitmiş” dedi. “Öyle oldu ya, kısa olmasından iyidir. Kısa kestirince çok afedersin yarak kafasına benziyor” dedim. Güldü, ama bu “Ulan Bengisu ne piç adamsın, nerden buluyorsun bu lafları” gülüşü değildi. Hayır, acı bir gülüştü bu, bitter çikolata gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerinden anlamıştım, yarak kafası dememe gülmemişti. Başına “çok afedersin”i eklememdi onun gülüncüne giden. Ama güldürürken bir yandan da hüzünlendiren bir espriydi yaptığım. Ben O'nun yanında hiç sövmediğim kadar sövmüş, O'nun huzurunda hiçbir ortamda hayvanlaşmadığım kadar hayvanlaşmıştım ve şimdi sadece kısa saçlı halimi betimlemek için kullandığım masumane bir “yarak kafası” metaforunu bile sarfederken utanıyor, O'ndan af diliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok az daha lafladık ve O müsaade istedi; gitme diyemedim, peşinden koşup “Dur, gitme! Seni seviyorum Okur” diyemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyecektim ki okura? Alıştırmıştım onu ince eleyip sık dokuduğum yazılarıma. Ben ancak kelimelerin arkasından ahkam kesebilen bir adamdım, sadece yazılı kelimelerin ardına cephe kurabilen bir acemi er. O, hiçbir zaman maruz kalmamıştı benim sığ muhabbetime ve şimdi onca yaşanmışlığın ve habersiz çekip gitmemin ardından neden bahsedecektim ki, yurt arkadaşlarımdan mı? Vehbi Başkan'ı, Kumarbaz İbo'yu, Eşeksiken Burak*'ı mı anlatacaktım okura?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bir korkaktım evet, sigara almaya gidiyorum diyip hiç dönmeyen evlattım ben. Yalçın Abi'lik bir vakaydım, aradakilerden biriydim. Hayırsız değildim aslında, ama hayatın değişkenleğine karşı yeterince hazırlıklı olamamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baştan alacağım. Her hafta, herbiri eşek ölüsü boyutlarında yazı yazan adama bir dönüş yapacağım izninizle. Okulu şiddetli geçimsizlik sonucu bırakmıştım, ölümüne tiksindiğim bir şehirde yaşıyordum ve o zamanki sınav sistemi dolayısıyla ÖSS'ye bir buçuk yıl sonra girebilecektim. Ben, sizlerin içine kapanık kuzeniydim. Misafirliğe gelsem annenizin babanızın yanında susardım, onları dinler gibi durur ama çok başka şeyler düşünürdüm. Sabahları gazeteyi elime alır, masadakiler gündemle ilgili haberleri okuduğumu sanırken ben sırasıyla 3. sayfa vahşetleri, Haydar Dümen, spor sayfaları ve arka sayfa güzelleri ve yine arka sayfada bulunan "Uzayda hayat bulundu", "Kanser artık amansız değil" ve benzeri başlığının milyonda biri kadar bile haber değeri içermeyen haberlere bakardım. Anneleriniz, babalarınız iyi niyetlerinden “Ah ne oturaklı çocuk, yaşına göre ne kadar da olgun. Maşallah, maşallah” derdi. Ama bilmezlerdi ki kafamdan geçen hinlikleri! Ah beni bir görselerdi sizin yanınızda yaptığım muhabbetlerde, yazdığım şu benhudar yazılarda, eminim “A ah, Bengisu efendi çocuktur halbuki, neden böyle şeyler yazıyor, kötü arkadaşlar edindi herhalde” derlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayata karşı olan öfkemi kustum ben bu satılarda. İstanbul, okul, kızlar, hatta kendime karşı beslediğim nefret. Sadece o da değildi seri üretimimi tetikleyen. Kusmuklarımla oynayacak, onları şekillendirip ekspresyonist bir sergi açabilecek kadar boş vaktim vardı. &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=hbmGmI5vaMs" target="_blank"&gt;Böyle dan dun müzikler&lt;/a&gt; dinleyip saatlerce boş sokaklarda yürüyen, bilgisayar başından kalkmayıp bir pencerede Word berikinde blog sayfam, dakika başı ALT+TAB atan bir makineye dönmüştüm resmen. Ben, gereğinden çok boş vakti olan sinirli bir adamdım sadece, iyi ya da üretken bir yazar değildim hiçbir zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ne mi oldu? Cevaplayayım, ilk olarak dershaneye başladım yani biraz meşguliyet oradan geldi. Akabinde ayıptır söylemesi belki de beni en çok gazlayan konu, evet hanımlar sizden bahsediyorum, bir nebze daha da olsa önemini yitirdi çünkü iki yazıda bir zırvalayıp durduğum kız tipinden farklı biriyle tanıştım. Çıkmak ya da ilişki yaşamak gibi liseli fiillerini kullanmak istemiyorum, mesajı alan aldı. Ama lütfen sakın yanlış anlamayın “Pezevenk karıyı buldu bizi unuttu” demeyin. unutmadım çünkü. Sürekli yazmak istedim, eskisi gibi yorumlarınızı almak için site başında F5 eskitmeyi arzuladım ama olmadı işte. Kafam çok daha rahattı öncesine göre. Artık sadece böğüren adamlardan değil &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=HEE0OGJUE-4" target="_blank"&gt;şöyle müziklerden&lt;/a&gt; de zevk alıyordum. Bu iki sebep kısa vadede yazı eklemememe daha doğrusu daha kısa vadede yazı ekleyemememe neden olmuştu. Daha sonra, 2010 Şubat'ında, belki de başıma gelebilecek en kötü hadiselerden biri gerçekleşti -detaya girmeyeceğim ama sizi temin ederim karı-kız meselesi değil- ve hayat beni apayrı bir doğrultuya sürükledi. Ne olduğunu anlamadan kendimi Eskişehir'de, bir öğrenci evinde buldum. Evim yoktu artık, onu geçtim odam bile yoktu. Şikayetçi değildim hayatımdan ama malumunuz yalnız kalamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim yazabilmem için iki şart gerekli, biri az önce bahsettiğim yalnız kalabilme, ikincisi ise bilgisayar başında olma. Yazma biliyorum evet ama kendi yazdığımı ben bile okuyamıyorum zira çivi yazısını sadece yazabiliyorum, okumayı 15 yıldır sökemedim, belki Sümeroloji yandalı yaparak bu açığımı kapatabilirim bir ara. Kalem tutmayı bilmeyen bir yazarım ben, baştan kaybediyorum yani. Derste aldığım notlara bile 5 dakikadan fazla baktım mı yüksek beyin amcıklanması geçirecek noktaya geliyorum. Düşünün, ders notu bu, sikmişim dersi. Öte yandan, o kadar emek verdiğim, kendi evladım gibi gördüğüm yazılarımı o yazıyla yazsam... Allah düşmanımın başına vermesin. Yazacağım her satır benim canımdan, kanımdan bir parçadır; ama elimle yazdıklarım spastik olacak, özenerek yazdığım satırlar ise en iyi ihtimal otistik. Mizah yazarıyım hesapta, o duygu selinde yazacağım yazıları hayal ediyorum da, komiklikle uzaktan yakından alakalı olmaz, olamaz. Olsa olsa Mahsun Kırmızıgül'ün bir sonraki filmine senaryo olabilecek kadar duygu sömürüsü içeren bir eser çıkar ancak ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden bundan bahsettim, çünkü bilgisayar yoktu etrafımda. Listesinde bulunduklarım bilir, MSN'e girmeyeli neredeyse yıl oldu. Bilgisayar görsem bile 10 dakika kullanabiliyordum en fazla. Özet geçeyim; meşguliyet, rahatlık bir de teknik imkansızlıklardan dolayı gerçekleşen bir buhrandı yaşadığım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan gene bir ses verir, komik video koyar ne bileyim anekdot falan girer, değil mi? Evet girmesi lazım, koyması lazım, ayıptı benim yaptığım. Ama dürüst olmak gerekirse kendime yakıştıramadım o tarz bir dönüş yapmayı. Kafamda apayrı bir plan vardı. Öyle bir yazı yazacaktım ki gülmekten kırılacak, mönitör karşısında alkışlayacak ve yaptığım cibiliyetsizliği unutacaktınız hepiniz. Kafamda bir taslak vardı, ama onu .doc'a dökecek vakit ve ekipmana ulaşamadım bir türlü. Bu geri dönüş romantizmiydi sessiz kalmamın sebebi asıl sebebi, aptalca bir gurur meselesi. Günler geçtikçe daha da sinirledim, daha da güzel yazmayalım dedim kafamda o kadar büyüdü ki bu durum ancak roman yazarak susturabilirdim o orospu çocuğu iç sesi. Hele sınav bitsin yazarım dedim, bitti bu sefer yazın Denizli'de üç ay tanrı misafirliği yaptım. Arkadaşlarımın evine kaldım, annelerinin güzel yemeklerini yedim, yalnız bir saat bile geçirmedim koca yaz. Üniversiteyi kazandım, Eskişehir'e resmen taşındım, yurda yerleştim, bölümdü, vizeler mizeler derken bugüne kadar sarktı geç özürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstedim, öyle bir döneyim ki aradan geçen bir yıl değil de bir hafta gibi hissetsin okurlarım: tıpkı Çocuklar Duymasın'da olduğu gibi. Elbette Çocuklar Duymasın'da bile bazı değişiklikler yaşanmıştı. Haluk'un gıdısı her erkek Türk dizi oyuncusunun kaçınılmaz kaderi şöhrete ulaştıktan belli bir süre sonra almış başını gitmiş, diziye verilen 7 yıllık arada Havuç'un kamışından tüm Afrika'daki su sorununu çözecek kadar su akmış, ailenin kızını oynayan çocuk ne kadar gerizekalı bir projede yer aldığını anlayınca rolü başka bir embesile devredilmiş ve Pınar Altuğ artık iyice Vietnamlı hayat kadınlarına benzemişti. Fakat dizi hala GDOlu Türk aile yapısı ve götüm gibi esprileriyle aynı bayağılığını muhafaza ediyordu. Çocuklar Duymasın'ın yeniden ekranları dönmesiyle beraber “Benim ne eksiğim var lan Birol Güven'den” diye sordum kendime sevgili okurlar. O yeteneksizse ben de seviyesizdim. Yoktu, yemin billah bir eksiğim yoktu. Fazlam bile vardı, saçlıydım en azından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırma saçlarıma elimi daldırdım ve bir karar verdim sevgili okurlar: bir şekilde bir bilgisayara ulaştım -yazının başlarında kulaklarını çınlattığım birine ödev yapmam lazım diye yalan söyleyerek ödünç aldığım laptopu oluyor kendisi- ve resmi olarak yazmaya yeniden başladım. Şu an bu yazıyı size Eskişehir Anadolu Üniversitesi KYK Yunus Emre Öğrenci Yurdu 5. Blok'un çalışma odasında, yaklaşık kırk kişinin arasında yazmaktayım ama bana inanın bilgisayar başında kendi kendime kalabildiğim ilk an bu 10 aydan beri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdıklarım ne kadar amatör gözükürse gözüksün, terli ellerimin emeği, kanlı gözlerimin nuru ve kambur sırtımın eseriydi her daim. Güçlü bir kalemim yoktu, güçlüsünü geçtim kalem tutmayı bile bilmiyorum, gözlem gücüm zayıftı, insan ilişkilerini irdeleyecek donanıma sahip olmaktan bayağı bir uzaktım. Dedim ya iyi bir yazar değildim ben, hala da değilim. Eksiklerimi sürekli düşünerek, bir yazıyı yayınlamadan önce 30 kez okuyarak, habire yazdığım cümleleri değiştirerek, rötüş üstüne rötüş atarak kapatmaya çalıştım. Benim yazı yazabilmem için uzun süre bilgisayar başında olmam gerekiyordu ve ancak şimdi yaratabildim o zamanı. Evet geç kaldım, evet suçluyum, evet çok ihmal ettim sizleri. Kadim dostum Melih Gökçek bile sırtını döndü bana, artık çıkmıyor sağ alt köşeden. Melih Gökçek gibi bu toprakların yetiştirdiği en delikanlı, en insan dostu, en vefakar adam bile beni sildikten sonra size yalvaramam, nolur affedin diyemem. Karar tamamen size kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, neredeyse bir yıldır arzuladığım dönüşten baya uzak bir yazı oldu farkındayım ama gururu bir kenara bırakıp başlamam gerekiyordu bir yerde. Güzel bir yazı olamadı, hele bu son paragraf hiç olmadı. Hamlığıma ve çok afedersiniz yarak kafalılığıma verin lütfen sevgili okurlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Eşeksiken Burak: Sanılanın aksine bu lakap Burak'ın eşeklerle cinsel münasebete girmesinden değil, Ankara'da bir işportacının ürünlerine uzun uzun bakıp satın almayan Burak'ı “eşeksikenlik yapmak”la ithaf etmesi dolayısıyla takılmıştır. Tüm kamuoyuna duyurulur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-546807070451724459?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/546807070451724459/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=546807070451724459' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/546807070451724459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/546807070451724459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2010/11/bas-harfi-o.html' title='Baş Harfi &quot;O&quot;'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-23900320491705626</id><published>2010-04-16T17:25:00.000+03:00</published><updated>2010-04-16T17:26:15.133+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;script language="javascript" src="http://alkislarlayasiyorum.com/video-paylas/14783"&gt;&lt;/script&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-23900320491705626?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/23900320491705626/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=23900320491705626' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/23900320491705626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/23900320491705626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2010/04/blog-post.html' title=''/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-3586353672617959477</id><published>2009-11-26T16:49:00.018+02:00</published><updated>2009-11-27T10:52:11.933+02:00</updated><title type='text'>Peynir</title><content type='html'>Uzun süredir görmediğim arkadaşım Ender beni aramıştı. Bir mevzu varmış, yardımcı olup olamayacağımı sordu. Eğer birisi benden yardım istiyorsa bunun tek bir anlamı vardır: Bilgisayarla ilgili bir problem söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir zaman bilgisayar dehası olmadım, kendi işimi görecek kadar bildim sadece. Ama insanlarımız bilgisayara o kadar cahil ki benim kendi yağımda kavrulmam çoğunun gözünde tanrılaşmama sebep oldu. Paint haricinde bir görüntü işleme programı kullandığımda “fotoshopçu” oluyordum, DNS ayarı değiştirdiğimde webmaster, Çalıştır’a girip msconfig komutunu yazdığımda ise hacker. Türk’ün teknolojiyle imtihanıydı bu ve çan eğrisi geçerliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıramadım Ender’i, hallederiz dedim ve cumartesi akşamı Mecidiyeköy’de buluşmak üzere sözleştik. Bana gelen sorunların büyük çoğunluğu şu ikisinden biridir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1)Abi, Google’da yaptığım aramaları nasıl silebilirim?&lt;br /&gt;2)Kanka, Internet Explorer’i açınca bir sürü sayfa geliyor, napacağım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğünüz üzere bu iki sorunun da ortaya çıkış şekli aynı: Bir insan Google’da “sikiş” diye arama yaparak neye ulaşmaya çalışır gerçekten çok merak ediyorum, lütfen bilen biri varsa bana anlatsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buluştuk Mecidiyeköy’de. Üzerinde uçuk mavi ve gri çizgili bir gömlekle altında bej bir pantolon vardı. Tanıyamadım Ender’i bu kıyafetle ilk başta. Gömlek ne iş diye sordum, çalışmaya başlamış, iş yerinden geliyormuş. Kısacası adam olmuş bizim oğlan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ise hala blog köşelerinde sürünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski günleri yad ettik, sürüyle insanın kulaklarını çınlattık ve asıl konuya geldi sıra. Cebimde kağıt hazır bekliyordum. Üzerinde “Araçlar/Gözatma Geçmişini Sil/Tümünü Sil/Evet” yazıyordu. Eğer iki numaralı sorunla karşı karşıyaysa kendisini hak yol olan Firefox’a yönlendirecektim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Ender yanılttı beni, hatta sorusu bilgisayar üzerine bile değildi. Fotoğraf makinesi almak istiyormuş, engin bilgimden faydalanmakmış arzusu. “Valla Enderciğim fotoğraf makinelerinden pek çaktığım söylenemez” desem de itiraz etti, verdi gazı, bir şekilde kendimi en yakındaki teknoloji markette buldum. Fotoğraf makineleri bölümüne geçtik. Kendim de kullandığım piyasada 3. sınıf Çin malı olmayıp da uygun fiyata sahip yegane ürünlerden &lt;a href="http://www.unbeatable.co.uk/articles/kodak%20c613.jpg" target="_blank"&gt;Kodak C613&lt;/a&gt;’ü ararken müşterinin biri Ender’in yanına gelip “Afedersiniz acaba elimdeki MP3player’ın kaç yıl garantisi var” diye sordu. Ender orada çalışmadığını söyledi ve müşteri özür dileyerek uzaklaştı. Kıs kıs güldüm, Ender’in sinirlendiğini görünce kendime çeki düzen verdim ve Kodak C613’ü gösterek “Bak hem ucuz hem de işini görür, sağlam alet” dedim. Suratını ekşitti. “Ben böyle bir şey istemiyorum kanka” dedi “Hani şu büyük olanlar var ya, onlardan lazım bana”. Profesyonel makinelerden bahsediyordu sanırım. “Onlar pahalı olm” dedim “Ne gerek var hepsi fotoğraf çekiyor sonuçta”. İtiraz etti, illa profesyonel makine istiyordu, kendi tabiriyle “başı büyük olanlardan”. Yardım almak için etrafımıza bakındık ama herhangi bir çalışan göremedik o civarda. Derken onlu yaşlarına yeni adım atmış bir velet yanımızda bitti. Ender’in kolundan çekip “Abi oyunlar ne tarafta” diye sordu. Ender bilmediğini söyledi, sinirlendi bacaksız. “Ne demek bilmiyon ya, sen çalışmıyon mu burada”. Kafası atan Ender çocuğa sağ elini serice havaya kaldırarak “Siktir git lan” dercesine bir hareket yaptı, koşarak uzaklaştı küçük oyunsever. Sonunda bize yardımcı olabilecek birini bulduk. Satış elemanı hiç anlamadığımız bilgiler verirken biz de kimi zaman “he”, kimi zaman “me” diyerek onaylıyorduk. Adam megapiksel diyordu, optik zoom diyordu, fakat bizim Ender’in umurunda olan tek şey objektifin boyutlarıydı, “Yok mu usta bunun daha büyüğü” diye soruyordu sürekli. “Beyefendi, standart çap 35 mm’dir” dedi satış elemanı, ama Ender’i kesmedi 3,5 santim. “Önemli olan boyu değil işlevi” bu hususta da kolpa bir laftı anlayacağınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda Ender’in beğendiği türden bir makine ve tatmin edecek ebatta bir objektif aldık ve kasaya yöneldik. Sırada beklerken Ender’in kovduğu çocuk, bilinçli ve bir o kadar da sinir bozucu bir tüketiciye benzeyen annesi ve mağaza müdürü üzerimize doğru geliyordu. Kadın adeta ciyaklayarak “İşte bu benim oğluma kötü davranan eleman, derhal kovulmasını istiyorum” diye bağırıyordu. Çocuk ise annesinin bacağına sarılmış, sanki hayatında ilk defa siktir yemiş gibi masumiyet ayaklarına yatıyordu. Müdür Ender’e çabuk odasına gitmesini emretti. Ender kafası atıp müdüre de az önce çocuğa sergilediği hareketi yaptı, üstelik bu sefer ağzıyla da eşlik etti ama telaffuzu el hareketi kadar hızlıydı, bu yüzden ağzından çıkan söz “Sigigila” şeklinde duyuldu. Baktım müdür çıkışta gel mahiyetinde kaş-göz hareketlerinde bulunuyor, araya girdim. Gözleriyle birbirine laf atan bu iki romantik serseriye içinde bulunduğumuz yanlış anlaşılmayı izah ettim ve iş tatlıya bağlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne hala hoşnut değildi gerçi, zaten o tarz kadınları memnun etmek imkansız olduğundan pek de umursamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ender doksanlı yıllarda ışıklı ayakkabı giyen çocuklar gibi şendi. Sürekli makinenin bir taraflarıyla oynuyor, habire bana sorular sorarak bendenizi sabır testine tabi tutuyordu. Bir baktım objektifi sürekli takıp çıkarmaya başladı, gayet medeni bir şekilde “Olm napıyorsun lan, osbir mi çektiriyon alete” dedim, “Abi çıkan ses çok hoşuma gidiyor ya, baksana –bu esnada objektifi son bir dakikada 31. kez makinesine taktı- müthiş yaaa”. Şlak şlak şlak, Çin işkencesi gibi gelmeye başlamıştı o ses. Son çareye başvurdum, çok acımasızdı ama başka çıkar yolu bırakmamıştı bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hacı öyle oynama onunla, yalama olur”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Objektifi son kez demonte edip çantasına dikkatlice yerleştirdi ve tek kelime etmedi 10 dakika boyunca. Sessizliğin huzur veren melodisinin tadını çıkartıyordum. Tıklama yoktu, Ender’in kafa siken soruları yoktu, sadece İstanbul ile birlikte standart gelen uğultu mevcuttu ki kulaklarım buna alışalı uzun süre geçmişti. Sessizlik konçertosunu Ender bozdu kısık bir sesle. Dudakları büzüşmüş, suratı pudra şekerine batırılmış gibi beyazlaşmış, ses telleri titreşime alınmışçasına “Bozulmamıştır di mi abi” diye sordu. Ah sevgili okurlar, ah benim yufka yüreğim, onun yüzünden az bela gelmedi başıma. Acıdım Ender’e, o halini görünce kalbime baz istasyonu döşenmiş gibi hissettim kendimi ve sonrasında çok pişmanlık duyacağım şu cümleyi kurdum: “Yok be olm, öyle kolayına bozulmaz o. Üstelik garantisi var, takma kafana”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden bilebilirdim yukarıdaki kötü kurulmuş cümlenin ölüm fermanımda dipnot olacağını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçindeki amatör fotoğrafçılık aşkı benim verdiğim güvenoyuyla birleşince bir canavar çıktı ortaya. Ne zaman buluşsak fotoğrafımı çekmek istiyordu Ender. Bu isteğini reddediyordum zira fotoğraflarda &lt;a href="http://www.phreeque.com/josephmerrick3.jpg" target="_blank"&gt;Joseph Merrick&lt;/a&gt; –nam-ı diğer Fil Adam- gibi çıkıyordum. Ender ısrar ettikçe ben de daha sertleşiyor, basın mensubuna saldıran ünlüden farkım kalmıyordu. Son buluşmamızda yine yaptı aynısını. “Lan sen git aynada kendini fotoğraf makinenle çek Deviantart kırosu” diye çıkıştım, “Zaten çektim hacı, bak birkaç tane var -yalan söylüyordu, 18 adetti- hangisi daha güzel, onu koyayım Deviant’a”. Sol elimle aşağısını, sağ elimi yumruk yapıp işaret ve orta parmağımın arasından çıkardığım baş parmağımı göstererek “Bunu çek amına kodumunun” dedim. Durdu, “Kanka ters ışık var, arkanı dön çekeyim” demesiyle Canon’un sahibinin özne, Ender’in annesinin ise nesne olduğu -beni düzenli takip eden okurlarım yüklemin ne olduğunu anlamıştır çoktan- bir cümleyle uzaklaştım oradan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ender’in tacizinden kaçmak mümkün değildi. Buluşma tekliflerini çeşitli bahanelerle reddediyor, mesajlarına cevap vermiyordum ama bu sefer MSN’de şişiriyordu kafamı. Sürekli Deviantart sayfasının linkini yolluyor, fotoğraflarına bakmam, yorumda bulunmam için ısrar ediyordu. Bir defasında o kadar çok titreşim yolladı ki monitörümün 17 inçlik bir vibratöre dönüşmesinden korktuğumdan tıkladım linke. Profilde kendini ayna karşısında fotoğraf makinesiyle çektiği resim vardı. “İyi fikir” dedim içimden “Olurdu eğer bundan önce 28934728974923 kez kullanılmasaydı eğer”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve flaş patlamasaydı”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne berbat resimler vardı galerisinde. En güzelinin bile bir vesikalık kadar sanatsal değeri yoktu gözümde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından vesikalık bi boka yarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manzara resimlerinden oluşuyordu çoğu, en güvendiğim diye yolladığı resim ise limanda tek başına bekleyen bir kayıktı. İki saat anlattı durdu, yok kayığın sahibi çok kral bir amcaymış, yok tam güneş batışına yetişmiş, Deviantart’taki arkadaşları resme bayılmış falan filan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu muydu yani sanat? O kadar tantana bunun için miydi? O güneş sanki batmıyordu her akşam, denize düşen ışık yansımıyordu 24 saat. Sen hangi metaları yüklersen yükle, ne anlatmaya çalışırsan çalış o kayıkta millet rakı içiyor, kavun-beyaz peynir yiyordu. Bir sikimi ölümsüzleştirdiğin yoktu Ender, fotokopisini çekiyordun sadece. Ben burada kelimelerle resim yapmaya, heykeller oymaya çalışırken sen renkli fotokopi ile geliyordun kapıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapamak istiyordum sayfayı ve Ender’e engel basmak ama o kadar yıllık hukukumuz vardı. Fotolar ilerledikçe içimdeki yaşama arzusu iyice azalmış, yerini hiçbir manzaranın olmadığı bir yere taşınma isteği almıştı. Deniz olmayacaktı, dağ olmayacaktı, yaşlı nene hiç olmayacaktı. Sürekli karanlık olacaktı orası, göz gözü görmeyecekti, flaşlar işe yaramayacak, filmler yıkanamayacak, şarküteride bile peynir denmeyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana şu beyaz şeyden yarım kilo uzatır mısınız lütfen… Hayır, tam yağlısından istiyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayaller, neden bu kadar güzel ve uzaktır bize? Kabuslar öbür yandan, hep burnumuzun dibindedir siyah noktalar gibi. Neden hipermetroptur mutluluk?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitsin istiyordum artık, buraya kadar gelmiştim, son bir galeri kalmıştı zaten. Bu defayı atlatayım, sonra bir şekilde Ender’i vazgeçirtirdim bu sevdadan. Allah’tan bana ekstra sabır bağış etmesini dileyerek girdim son galeriye. O da nesi, ilk defa mide bulandırmayan bir resim, hatta resimler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bol kepçeden kullandığım “:D”lerin hakkını suratımla verir bir ifadeyle sordum Ender’e “Abi, kim bu hatun”. Cansu dedi. Hemen sorguya çektim Ender’i, yaşı kaçtı, nerede oturuyordu, annesinin kızlık soyadı neydi? Fazla bir şey bilmediğini söyledi, pek tanımıyormuş, Devintart’ta tanışmışlar, modellik teklif etmiş, kız da peki demiş. Nedendir bilinmez, o an amatör fotoğrafçılığa biraz haksızlık ettiğimi, aslında düşününce gayet hoş bir sanat kolu olduğunu, bugüne kadar ilgilenmeyerek yanlış yaptığımı fark ettim. Cansu’nun profiline girdim, ne müthiş resimler vardı. Özellikle birine bayıldım. Bir gün batımı resmiydi. Güneş iyice şeftali kıvamına gelmiş, boynu eğik, yavaş yavaş denize gömülürken sahilde tek bir kayık, öylesine bekliyordu. Sanki denizden yansıyan upuzun kızıl bir el okşuyordu kayığı, kayık da bir kedi yavrusu gibi kafasını eğmiş, uysalca tadını çıkartıyordu. Ama ne yazık ki bir köpek gibi tasmalanmıştı limana, gitmek istiyordu, yarma şeftaliyi andıran Güneş’e doğru koşmak ama yapamıyordu, yorulmuştu artık tasmasını zorlamaktan. Kıç kısmındaki kıymıklardı boynunda oluşan morluklar. Ah zavallı kayık, öyle üzülüyorum ki senin için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir fotoğraf değildi, hayır sevgili okurlar, bu bir kompozisyondu. Ah bizler, biz tembel yazarlar. Nasılsa atış serbest; alakasız kelimeler, saçma sapan metaforlar, kim tutar seni, salla işkembeden. Parmakların felç olana kadar yazarsın. Ama Cansu’nun yaptığı iş öyle miydi? Bir hazine avcısı gibi arıyordu enstantaneleri, petrolcüler gibi derinlere iniyordu. Gerçek sanat buydu, götünden eser çıkarmak değil, eseri hayatın içinden koparmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen kendimi en yakındaki teknoloji markete atıp fotoğraf reyonuna girdim. Fiyatları görmemle kendimi koşarak dışarı atmam bir oldu. En ufak ebatlı objektifi alsam -ki monte edecek profesyonel makinem bile yok- bir yılda zor öderdim. Kodak C613 ile çekilen resim anında belli olur, beni Devintart’tan tekme tokat kovarlardı. Bunun üzerine sağdan soldan çarptığım resimlerle kendime bir profil yaptım ve Cansu’ya arkadaşlık -müstakbel arkadaşlıktan fazlası- teklifi yolladım. Kabul etmişti, inanamıyordum, apaçiler henüz Devintart’ı keşfetmemişti demek, orası bir ütopyaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir, belki de Deviant’taki kızlar teklif ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesajlaştık bir süre, hangi fotoğraf makinesini kullandığımı sordu. Hiçbir fikrim yoktu, tek bildiğim profilimdeki fotoğrafların farklı makinelerden çekildiğiydi zira hepsi farklı yerlerden araktı. “Cansucuğum, bu soruna cevap veremeyeceğim ne yazık ki" dedim "Çünkü ben bir makineyle iki kez fotoğraf çekmem. Prensip meselesi”. Etkilenmişti, tabi etkilenecekti. Taze salladığım bu bilginin ışığında profilime girip alet-edevat bölümüne “Allah ne verdiyse:P” yazdım. Sonra düşündüm, bu kız entel, Allah Mallah dersem karizmayı çizerim, hemen değiştirdim: “Whatever God gives lol”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yalan ötekini takip ediyor, saadet zinciri gibi palavra zinciri kuruyordum. “Geçen Mehmet’le konuşuyoruz” dedim, Mehmet’in kim olduğunu sordu "Ya Mehmet Turgut ya, tanırsın belki... Neyse Mehmet bizim eve geldi, yakın zaten Tokatköy'de oturuyor. 'Abi' dedi, 'Ocağına düştüm, yardım et bana'. Mehmet’i de severim, biraz artist görünür dışarıdan ama iyi çocuktur. 'National Geographic’ten teklif geldi, birkaç foto istediler. Tamam çekerim dedim, yolladıklarımı beğenmediler. Bir hafta süre tanıdılar nolur abi paraya çok ihtiyacım var. Alacaklılar kapıma birikti, sırf Beceren Color’a iki buçuk milyar borcum var. Kış geldi ama marjinalim diye AKP kömür vermedi, donuyoruz abi. Hadi, yap bir güzellik şu kardeşine' dedi. Yav Mehmet kim National Geographic kim? O ancak Yılmaz Beton takvimine konacak resim çeker. Aşağılamak için söylemiyorum, çocuğun potansiyeli o kadar. Baktım durumu kötü, kabul ettim teklifini. Gittim Denizli’ye Pamukkale, Çamlık ve Recep Yazıcıoğlu Parkı’nın resimlerini çekiverdim. Çamlık resimlerinden birini National Geographic kapak yapmış, Denizli Özel Sayısı çıkartmaya karar vermişler yıl sonunda, onun için yeniden gideceğim bir ara. Anlayacağın ilkokulda resim dersi için annesine resim yaptırıp yıldızlı pekiyi alan çocuk hesabı lololololololol.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutturdu beni de çek diye. Uyardım, “Nü çalışırım” dedim “Ama korkmana gerek yok, çok da nü değil, frikik ayarında daha ziyade”. Kabul etti, yeri ve zamanı belirledik. Tek ihtiyacım olan fotoğraf makinesiydi. Ender’e yavşadım tabi hemen, olan biteni anlattım. Olmaz dedi. İnanamıyordum, daha dün objektife büyükbaş diyen adam bugün bana artistlik yapıyordu. Niye lan dedim, arkadaştık hani. “Ulan pezevengin adamı” dedi “Sen benim anama küfrettin o kadar, unuttum mu sandın” Peki madem niye o zaman küsmedin bana, şimdi mi aklına geldi? “Seni kullandım” dedi “Fotoğraflarıma geri dönüş almak için, yoksa gözümde bittin olm sen”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amatör fotoğrafçı, profesyonel pragmatist.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek vaktim yoktu, bir sonraki gün için sözleşmiştik Cansu’yla. Lanet olsun, bulamadım fotoğraf makinesini ödünç verme nezaketini gösterecek kimse. Mecburen Kodak C613’üm ile gittim. Makineyi görünce şaşırdı Cansu. “Şimdi şöyle Cansucuğum” dedim “Ben artık bohem bir yaşam tarzı benimsemeye karar verdim. Öyle profesyonel makineler, pahalı objektifler bozar bohem adamı. Bence gerçek amatör fotoğrafçılık ruhu budur”. Bu sefer yemedi tabi, anladı foyamı. Zaten araştırmış, Mehmet Turgut’un arkadaş listesinde olmadığımı görmüş, sonra mesaj atmış Mehmet Turgut’a, böyle böyle demiş. Bunun üzerine Mehmet Turgut bana biraz sövmüş ve Cansu’ya modellik teklif etmiş. Rastlantıya bakın bugüne o da, hatta oradan geliyormuş şimdi, sadece yüzüme karşı yalancı olduğumu söylemek için uğramış yanıma. “Peki Cansu, sana yalan söyledim, üzgünüm. Sadece bir sorum var, lütfen yaşadıklarımızın hatrına cevap verirken dürüst ol, Mehmet Turgut’a çektirdiğin fotoğraflar herhangi bir çıplaklık içeriyor muydu” Kolları karın hizasında birleşmiş, gözlerini küçümser bir ifadeyle kısmış, göz bebekleri intikam ateşiyle harlanan bir bakışla kafasını evet babında hafifçe yukarı kaldırıp indirdi. Yüzümde piç bir gülümseme belirdi, "O zaman sorun yok" dedim "Amacıma ulaştım ben".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Turgut’un Deviantart sayfasında yeni eklenen fotolara bakarken tatlı bir zafer ezgisi çınlıyordu kulaklarımda. Olaylar tasarladığımdan farklı gelişse de hedefime başarıyla ulaşmıştım. Kafamdaki 35 mm çapındaki şişlik olmasa daha iyi olurdu gerçi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-3586353672617959477?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/3586353672617959477/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=3586353672617959477' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/3586353672617959477'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/3586353672617959477'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/11/peynir.html' title='Peynir'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-9082588241066743524</id><published>2009-10-19T17:06:00.017+03:00</published><updated>2009-11-20T20:43:28.859+02:00</updated><title type='text'>Herşey Ankara İçin</title><content type='html'>Ben dahil yaklaşık kırk-elli kişi güneşin bize o günlüğüne veda ettiği alacakaranlık vakti Geçit Ekmek'in önünde sıraya girmiş bekliyorduk. Bedava ürün, kavga, kaza vb. Türk insanını bir çember şeklinde etrafında toplatıp olaya müdahele etmeden izleyen bir güruh oluşmasına sebebiyet veren türde bir hadise vuku bulmuyordu Geçit Ekmek'te. Her zamanki gibi un ve unlu mamulleri satıyorlardı fakat alışılagelmişin dışında olan Geçit Ekmek'in kurumsal yapısı değil ürün talep eden müşteri miktarıydı. Bu yalnızca Geçit Ekmek'e has bir durum değildi; civardaki, şehirdeki, hatta tüm ülkedeki fırınlarda benzer manzaralara rastlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yegane sebebi onbir ayın sultanı Ramazan'da olmamızdı. Evet, kimisi Allah rızası, kimisi mahalle baskısı, kimisiyse göt korkusundan orucunu tutuyor ve evine iftar için sıcak pide götürmek amacıyla fırınların önünde kuyruk oluşturuyordu. Bu insanların çoğu pidesini birkaç saat önceden alabilir, pide hariç bir unlu mamulu pekala tüketebilir, ya da hiç sıraya girmeden soğuk pidesini alıp evine gidebilirdi zira fırında her daim soğuk pide bulunuyor ama ben ve benim gibi maceraperestler sıcak pide uğruna minimum 30 dakika sıra bekliyordu. Diğerlerini bilemem ama ben pideye bayılırım, keşke oniki ay pide çıksa, hep pide yerim. Ama sıcaklığı pek de umrumda değildir. Eğer acelem varsa gider soğuk pidemi alır, afiyetle yer, zerre de üzülmem. "O zaman ne sikime derman sıraya giriyorsun yarrrram" dediğinizi duyar gibiyim içten içe bir Münir Özkul kadar sevimli fakat özgür düşünce platformunu bulunca iki lafından biri küfür olan bastırılmış duyguların insanı sevgili okurlarım ve hemen sorunuzu cevaplıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malumuzun ramazan ayında geçiyor hikayemiz ve ben niyetliyim. Bu yıl Ağustos ayına denk geldiği için adama koyuyor oruç ister istemez. Sıcaklık, uzun gün süresinin üstüne kafa meşgul edecek iş güç olmaması iyice zorluyor bünyeyi. En zoru da psikolojik dayanıklılığın iyice azaldığı iftar öncesi oluyor. Artık aç karın, susuz vücut değil yaşlı bir kadın gibi yavaş ilerleyen saatler oluyor baş düşmanınız. Sürekli başka şeyler düşünmeye çalışsam da dağıtamıyordum bir türlü kafamı, beynimde yankılanan seslerle boğuşuyordum düşünce alemimde. Beynimde yankılanan ses "Bu gece barda gönlüm hovarda" melodisi eşliğinde "Cami imamı/Ebenin amı/Okusana hadi ezanı/Lalalalaylalalay" dediği için ben de sıcak pide sırasına atıyordum kendimi. Böylece din adamlarına, eksen eğikliğine ve dünyanın kendi etrafındaki hareketine değil de Geçit Ekmek yönetimi ve çalışanlarına söverek öbür dünyada daha az bronzlaşmayı umuyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı sıraya girip sıcak pidemi almış, evimin yolunu tutmuş ve orucumu açmıştım. O ana kadar herşey normaldi. Ta ki ananem o soruyu sorana kadar, "Namaza gidecek misin bugün". Pidemin en sevdiğim bölümü olan kenarı boğazımda düğümlendi bir an. Hayır dedim. Evladım bugün git dedi. Neden anane dedim, nesi var bugünün. Kadir gecesi dedi. Az önce yuttuğum pide kenarı midemde düğümlendi bu sefer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadir gecesi öyle mübarek bir gecedir ki herkesin içindeki &lt;a href="http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/MU939640GG676_250.jpg" target="_blank"&gt;küçük mümin&lt;/a&gt; ortaya çıkar. Müslümanlar camileri doldurduğu gibi bazı ateist, deist ya da ikisinden biriymiş ayağına yatıp karı-kız düşürmeye çalışan dallamalar bile ibadet ederler. Bunun sebebi günün anlam ve öneminden ziyade dinimizce Kadir Gecesi'nin bin geceden daha hayırlı olması, yani o gün yapılan ibadetlerde bol bol bonus kazanılmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, görev çağırıyordu. O gece namaza gidecektim, kaçışı yok. Yemekten sonra abdest almak için tuvalete girdim. Tam musluğu açarken kafama bir şey takıldı, önce ağıza mı su alıyorduk yoksa buruna mı? İşi sağlama almak için yüksek bilgi mecrası internete danışmaya karar verdim. Google'a girip "Nasıl abdest alınır bedava video izle" diye arama yaptım. Oldukça ufak bir oğlan çocuğunun model olarak kullanıldığı bir video sayesinde doğru sırayı öğrendim. Abdest almadan önce birkaç ibretlik video -yılan bebek falan filan- izleyerek imanımı sağlamlaştırdım. Lavaboya attım kendimi, üç ağzımdan su aldım, üç burnumdan -okuru sıkmamak adına buraları makaslıyorum- ve sıra kafamın dörtte birini mesh etmeye geldi. Tam kafamı mesh edecekken mesh sözcüğünün ne kadar klas bir kelime olduğunu fark ettim. Bunun üzerine kafamın dörtte birini değil tamamını mesh ettim, kesmedi. Yüzümü mesh ettim, koltuk altlarımı, kollarımı, dizlerimi derken şimdi burada sizlerle paylaşamayacağım bir bölgemi şevkle mesh ederken gusül abdesti almamı gerektirecek talihsiz bir olay yaşandı. Zamanım kısıtlı olduğu için yıldırım hızıyla duşumu alıp abdestimi tamamladım, overlok maceramdan hiçbir ders çıkarmadığımı anladım ve caminin yolunu tuttum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkenden evden çıkmama rağmen ancak ayakkabılık arkasında bir yer bulabildim. İmamı görmeye pek meraklı olmadığım için üzülmedim ama yoğun ayak kokusu biraz moralimi bozdu. Cami imamı Kadir gecesi, imanın şartları ve camimizin yenilenmesi gereken ışıklarından bahsederken bense Yaradan'la hesaplaşıyordum. Hayır, cenabet değildim. Herkes camiyi tıka basa doldurmuştu, saflar gemici düğümü gibi sıktı, daha namaza başlamadan milletin orasına burasına değiyordum. Hayır, fordçu da değildim. Benim ne işim var burada diye düşündüm. Hayır, ateist, deist ya da ikisinden biriymiş ayağına yatıp karı-kız kaldırmaya çalışan dallama hiç değildim. Yalnızca, namaz kılmayı bilmiyordum. Her yıl benzer travmalar geçiriyor, "Bu sefer öğreneceğim lan" diyerek camiden eve emin adımlarla dönüyor ama bugün yarın diye diye başka bir namazı daha buluyordum. Ufaklıkken anlayışla karşılıyordu herkes, hatta çoğu kişiye sevimli bile geliyordu. Ben ise masumiyet çağını kapatalı uzun zaman olmuştu. Sanki herkes beni yargılıyordu bakışlarıyla, taşıdığım korkunç sırrı hepsi gazetelerden, ana haber bültenlerinden takip ediyordu. Gözlerimi kaçırıyordum cemaattekilerden. Raflara dizilmiş kösele ayakkabılar bile "cık cık cık" diyor gibi geliyordu bana. Biraz rahatlamak için cemaatteki ufak çocukları gözlemlemeye karar verdim. Keza onlar biliyordu çektiğim çileyi, aynı korkunun esiriydik. 10 metre sağımdaki çocuk topluluğuna bir göz attım kendimi aklamak amacıyla. Zaten ben büyüklerin arasında kendimi misafir gibi hissediyordum. Çocuk ruhlu bir delikanlıydım ben, mağara adamı kılıklı bir Sezercik. Suratlarındaki ifadeyi seçemiyordum kalabalıktan dolayı. Birdirbir oynar gibi cemaattekilerin sırtlarından zıplayarak çocuk topluluğunun yanına geçtim. Fakat gözlerinde korkuyu ararken gülümseme, hatta kopuşla karşılaştım. Çocuklar kikiki  kokoko gülüyordu. Sonra gördüm ki içlerinden bir tane çocuk, almış eline cep telefonunu, dizlerinin üzerine koymuş, bi şekilde internete bağlanıyor. Dedim vayarlısla kablonun olmadığı yerde internete nasıl bağlanıyorsun. Çocuk dedi ki "Vodafone". Peki bana bunu biraz açıklar mısınız dedim, nasıl oluyor. Dedi ki sadece bir modem vasıtasıyla internete girip işlerimi halledebiliyorum dedi. Kafama yattı, yani hoşuma gitti. Sonra baktım namaz başlamak üzere, içimdeki Tugay Kerimoğlu'nu susturup "Olm cami burası, kapatın şunu, Youtube zaten yasaklı site, çarpılacaksınız" diyerek beklentilerimi uzaktan yakından karşılamadıkları için korkuttum 3Götlekleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Namaz başladı. Gözüme namazında niyazında birini kestirip hareketlerini birebir taklit etmeye koyuldum. Adamın sadece sırtını görmeme rağmen yüzünden nur fışkırdığını, imanla, Allah sevgisiyle dolup taştığını hayal ediyordum. Camide namazı en kusuruz kılan oydu bana göre. Hareketleri az buçuk kaptıktan sonra dualara el attım. İlk rekat son birkaç kelimesi hariç bildiğim Sübhaneke, ortasını velveleye getirerek tamamladığım Fatiha ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde sözlüye kalkan her öğrencinin kalbinde kısalığıyla taht kurmuş Kevser surelerini okudum. Sonraki rekat biraz daha freestyle takılıp Türkçe dua etmeye başladım. Birkaç rekat sonra şükredecek, dileyecek şey kalmadı, sağdan soldan duyduğum mırıltıları taklit etmeye çalıştım. Selam verirken sağımdaki çocuklarla senkronize hareket ettiğimizi görmemle onların da beni takip ettiğini anladım. Foyamın ortaya çıkmaması için kendime başka bir hedef seçtim ve her iki rekatta bir hedef değiştirerek devam ettim namaza. Kolay değil, teravih namazı tam 33 rekat, baya sürüyor, benim de kafa dağılmaya başladı doğal olarak. Aklım bir sonraki gün oynanacak maçlara gitti. Finlandiya'da geçen yılın şampiyonu Inter Turku evinde küme düşmemeye oynayan KuPS Kuopio'yu ağırlayacaktı. Her Türk bahissever gibi benim de isminden dolayı Inter Turku'ya karşı sempatim vardı. Yüreğim banko 1 diyordu ama oran çok düşüktü, 1.10. Adamlar utanmasa banko maçlara 0.90 oran verip toplam oranı düşürtecekti. Nefret ediyordum İddaa'nın oranlarından. Halbuki eskiden ne güzel Bwin'den oynuyorduk cillop oranlarla. Değişik bahis türleri de vardı orada, boşluk doldurmayla, İddaa bayiye gitmeyle de uğraşmıyorduk. Ama sonra yasaklandı yabancı bahis siteleri. Diğer yasaklı siteler gibi DNS ayarıyla giriliyordu ama yasaktan dolayı Türk banka hesaplarını kabul etmedikleri için sadece oradaki oranlara bakıp kaderimize sövüyorduk. Zaten öğrenci adamız, 1 YTL'lik oynuyoruz, onla da çorba parası çıkartabilmek için fantastik kuponlar yapıyor, bir tane bile futbolcusunu bilmediğimiz takımlardan medet umuyorduk İddaa'nın merhametsiz oranları yüzünden. İki maçtan yatınca tutturmuş kadar seviniyorduk. Birşeyler yapmalıydım artık, daha nereye kadar gidecekti bu iş böyle? Bwin'in açılması için dua ettim, İddaa'nın daha insancıl oranlar vermesi için, Inter Turku'nın rahat bir galibiyet alması için. Kafama o haftaki fikstürü getirip para basmayı düşündüğüm tüm takımlara kondisyon, kolektif uyum, hakem şansı, taraftar desteği ve etkili hücum varyasyonları diledim. Rakip takımlara ise sakatlık, kırmızı kart, ceza sahasına yakın bölgelerde pas hatası, direkten top dönme, kalecinin kovalaşması gibi "bad"dualar okudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyice kaptırmışım kendimi, bir baktım namaz bitmiş, cami boşalmış, ben hala dua ediyordum. İmam ise beni uzaktan izliyordu. Pek sık gelmesem de diğer camilerdeki gibi bu camide de iyi imam-kötü imam dinamiğinin geçerli olduğunu varsaydım. O ana kadar beni tekmelemediği için iyi imam olduğuna kanaat getirdim. Namazımı bitirip kalktım ayağa, imam yanımda bitti. Sağ eliyle tuttu omzundan, bana hadisler, ayetler okumaya başladı. Çok duygulanmıştı imam, herkesin namazı bir görev gibi görmesi, mesai biter bitmez tüymesi onu oldukça üzüyordu belli ki. Beni de dışarıdan bakınca bir gönül müslümanı zannetmiş ve içindeki coşkuyu paylaşmaya karar vermişti. Kötü imam tarafından falakaya yatırılsam acıtmazdı bu kadar. Napacağımı bilemiyordum, iyi imamın gözleri mutluluktan yaşlanırken ben "Evet abi, haklısın abi, zaten önemli olan niyet" demekle yetiniyordum. Yaman bir çelişkinin tam ortasındaydım. Yanımda böylesine hoş bir insan varken benim kafamda hala soru işaretleri cirit atıyordu. Acaba inancımı mı kaybetmiştim? Kendi kendimi sorgulamaya başladım. Aklımın, gönlümün, ruhumun sesine kulak verdim ve şuna kanaat getirdim. Aslında inancımı kaybetmemiştim. Hala emindim inandıklarımdan, sadece biraz kafam karışmıştı. O, hala kalbimin içinde bir hamur gibi duruyordu. İhtiyacım olan onu şekillendirecek usta ellerdi. Norveçli balıkçıklarınki gibi pürüzsüz olmalarına da gerek yoktu, ne yaptıkları bilmeleri kafiydi. Hakikata ulaşmama yardım edebilirdi iyi imam, nefes almak için yürek okşayan sözlerine ara verdiği bir anı fırsat belleyip lafa girdim. "Hocam" dedim "Var şu mümin kardeşinin bir derdi, umarım bulabilirsin çaresini". O içten sesiyle dinliyorum evladım dedi. İlk başta ağzımı açtım ama ses çıkmadı. Belki de hayatımı kökten etkileyecek bir konuşmaya başlamadan önce olağan şeylerdi bunlar. İmamın şefkat dolu gözlerine bakınca güç geldi dilime. "Şimdi hocam" dedim, "Inter Turku - KuPS Kuopio maçına 1 oynamayı düşünüyorum ama oranı çok düşük, sizce üst biter mi". Hoca gözlerimin içinde baktı, omzumu bıraktı, derin bir iç çekti, az sonra döneceğini söyleyip yanımdan uzaklaştı. Adama çok ayıp etmiştim, kim bilir belki de hüngür hüngür ağlıyordu şu anda. Şimdi kaçıp gitsem hiç olmayacaktı, hak ettiğim fırçayı yemek için beklediğim olduğum yerde. Elinde kızılcık sopasıyla dönmesini beklerken kağıtlarla geldi, hepsini yere serip incelemeye başladı. Sırtımda soğuk terler dinlenme tesisinde yıkanan otobüslerin camlarındaki gibi aşağı iniyordu. İmam belli bir süre düşünüp taşındıktan sonra açtı ağzını, yumdu gözünü: "Inter Turku evinde güçlü bir ekip ama son on iç saha maçının yedisi alt bitmiş. Eğer misafir takım gol bulursa maç üst olur, sistem kuponlarına konabilir"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Halka Sesleniş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Okurlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğiniz üzere siteye uzun süredir yazı eklemiyordum. Sizler de doğal olarak bu konudan şikayetçisiniz. İnanın ben de en az sizin kadar öyleyim. Özellikle son yazıma gelen iki yorum beni derinden etkiledi. İlki libido isimli okurumdan gelen bir veryansın idi. Senden özür diliyorum libido, biliyorum severek okuyorsun yazılarımı ve emin ol bundan sonra daha sık yazmak için elimden geleni yapacağım. Ve bir yorum daha geldi, ama ne yazık ki ona karşı aynı dileklerde bulunamayacağım. Adsız olduğu kadar da terbiyesiz arkadaşım, ben bu blogta hiçbir okuruma laf söyletmem. Yok bir elin parmağı kadarlarmış, yok MİK okumayı bırakacaklarmış, kimsin sen cevap ver. Adam olsan oraya adını yazardın zaten, default isimlerin ardına sığınmazdın. Bak, bizi burada tüm dünya okuyor, terbiyeni takın yoksa ananın amını sikerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece o ikisi de değil, yazılarımı takip eden neredeyse herkesten benzer tepkiler aldım son bir ayda. Hatta sağda solda "Zaten götü büyüktü, şimdi de parmak büyütüyor" dendiğini bile duydum. Şu blogu az buçuk takip edenler kimseden gizlim saklım olmadığını, tüm kirli çamaşırlarımı sanki OMO beyazlığını göstermek istercesine sergilediğimi bilir. Ve yine size karşı dürüst olacağım. Siteye eskisi kadar sık yazmamamın sebebi şu sıralar fazla gülememem. Gerek okuduğum kitaplar, yazılar, karikatürler olsun, gerek izlediğim diziler, filmler neredeyse hiç gülmüyorum. Sakın yanlış anlamayın, depresif ibne modunda değilim, gayet memnunum hayatımın gidişatından, sevdiklerimle sohbet ederken veyahut kalitesiz TV programı izlerken o iğrenç gülüşümle çevreme rahatsızlık vermeye devam ediyorum fakat önceden hazırlanmış şeylere pek gülemez oldum son birkaç aydır. Bu sorunu çözmek için dünyanın en güzel gülen insanının belediye başkanlığını yaptığı Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne başvurdum. Sağolsunlar çok yardımcı oldular, doğalgazlı evde oturmama rağmen birkaç torba kömür, yakında esrarengiz bir şekilde imara açılacak ormanlık bir arazi ve iki adet Ankaragücü kale arkası kombinesi vererek içinde bulunduğum sıkıntılı durumu atlatmamda büyük rol oynadılar. Şimdi İ. Melih Gökçek gibi bir bebek masumiyetiyle gülebiliyorum. Sitenin sağ alt tarafında kendisinin çıkması da hürmetimin bir göstergesidir. Sağlıcaklı kalın sevgili MİK okurları, Gökçek'e emanet olun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geyik bir yana dediğim gibi komik olma çabası güden şeylere pek gülemiyorum bir süredir ve sizlerin de yazılarımı okurken benzer duygular hissetmenizden korkuyordum açıkçası. Her yazıda üstüne koymaya çalışan ama ne kadar başarılı olduğu büyük bir muamma olan bendenizin istediği son şey herhangi bir yazımı bitse artık gari nidalarıyla okumanız ya da ortada bırakmanızdır. O yüzden bu sefer araya biraz süre koydum, farklı bir iş çıkartmaya çalıştım, yazıyı gereksiz detaylardan arındırdım ve o güzel yüzlerinizde küçük de olsa bir tebessüm bırakmaya çalıştım. Umarım amacıma ulaşmışımdır. Ve yeniden, Gökçek'e emanet olun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-9082588241066743524?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/9082588241066743524/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=9082588241066743524' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/9082588241066743524'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/9082588241066743524'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/10/hersey-ankara-icin.html' title='Herşey Ankara İçin'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-5888917075103119318</id><published>2009-09-12T14:17:00.018+03:00</published><updated>2009-09-19T00:19:24.783+03:00</updated><title type='text'>Ne Demek Alt Tarafı İki Dikiş!!!</title><content type='html'>Kahvaltıda şiirlerimin üzerine salça sürüp yiyordum. Canım sıkıldığında başarısız roman denemelerimden top yapıp terasta dribling üstüne dribling atıyordum. Tuvaletimi yaptıktan sonra kıçımı makalelerimle siliyordum. Hangi akla hizmet bilinmez zamanında varımı yoğumu A4 kağıda yatırmış ve ne yazık ki o kağıtlara ektiklerim bana yol su elektrik olarak geri dönmemişti. Aylar, yıllar geçmişti ama bir türlü dikiş tutturamayan amatör yazar sıfatından kurtulamamıştım. Yazdıklarımın dünya üzerindeki yegane etkisi ağaç sayısındaki azalmaydı. Param da tükenmek üzereydi, bırakın yeni kağıt almayı top yapıp çıplak ayaklarımla tekmelediğim, pis yerlerde süründürdüğüm kağıtları tost makinesine sokup karnımı ancak doyuruyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bohem yaşayacağım ayağına insanlıktan çıkmıştım, ufukta da edebi bir başarı görünmüyordu. En vahimiyse kağıtla karışık sıçmaktan basur olmamdı. Oturamıyordum bile. Ayakta yazmaya çalışıyordum bir boka benzemeyen yazılarımı. Aynanın karşına geçip uzun uzun kendime baktım. Bu muydu yani kendimi beş yıl önce gördüğüm yer? Duvara kağıt dayayıp küfür üzerinden ucuz mizah yapmaya çalışan bir zavallı. Aynaya yumruk atmaya yeltendim ama son anda elim kanar diye tırsıp vazgeçtim. Gittim yastığa saldırdım, sikip attım yastığı, paramparça ettim, tüm hıncımı ondan çıkardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdeki bütün tekstil ürünlerini tahrip ettikten sonra temiz kafayla düşündüm. Gittiğim yol, yol değildi. Bir değişime ihtiyacım vardı, yıllar yılı yazar olacağım diye kendimi şartlandırmıştım ama artık bakkala veresiye bile yazdıramaz hale gelmiştim. Kabullenmeliydim bazı gerçekleri. Aksi takdirde açlık ya da yoğun selülöz tüketimi sonucu mide spazmından genç yaşta gözlerimi bir daha açmamak üzere kapayacaktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah ilk işim bakkala gidip normal insanlar gibi gazeteyle ekmek almak oldu. Önce karnımı doyurdum sonra gazetenin geri kalanıyla herhangi bir renk farkı olmamasına rağmen sarı sayfalar adı verilen bölümü açtım. Çok iş vardı ama hiçbiri benim aradığım fırsat değildi. Ben hayatımı değiştirecek, geçimimi sağlamasının yanı sıra sosyal avantajlar da sağlacak bir iş arıyordum ama ilandakiler "yemek artı yol"dan fazlasını vaat etmiyordu. Tek tek inceledim tüm ilanları, haklarında kendilerinden on kat uzun analizler yaptım. Kelime seçimlerinden işverenin karakter tahlillerini çıkardım. İçinde 31 geçen bütün telefon numaralarını aradım ama bir tane bile kendime uygun iş bulamadım. Tam ümidimi kesecekken ışıl ışıl parlayan o ilanı gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer benim gibi kelimelerle haşır neşir olan, onlara dik dik bakıp “Ne ayaksın lan sen” diyebilen bir adamsanız anlarsınız şimdi söyleyeceklerimi. Bazı kelimeler vardır ki anlamları çok geniştir, sonuna üç nokta koydun mu olur hayat felsefesi. Bazı kelimeler vardır ki içeriği güzeldir ama kendisi çirkin, ya da tam tersi. Ve bazı kelimeler vardır ki, nasıl söylesem 90-60-90’dır onlar, ay yüzlüdür, candır, canandır. Sürekli söyleyesi, yazası, okuyası gelir insanın anlamını bilmese bile. İşte ben de öyle bir kelimeye vuruldum ilanları incelerken:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OVERLOKÇU ARANIYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aman Allahım bu ne zerafet, bu ne efsun! Sayfalarca overlok yazasım geldi onu görür görmez. Elle, daktiloyla, bilgisayarla, kanımla hatta. Örnek cümlelerde kullanmak istedim. Akrostiş şiirler yazmaya yeltendim. Ama yapamadım sevgili okurlar, benim gibi odun bir yazarın ellerinde harcanmayacak asalette bir kelimeydi overlok. Ona hayran hayran baktım sadece, belki bir gün usta bir yazar olurum da hakkını vere vere kullanabilirim diye hayaller kurdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben overlokçu olmalıydım, yıllardır içinden çıkamadığım kimlik bunalımına ilaç gibi gelecekti bu meslek. İnsanlar beni Overlokçu Bengisu diye tanıyacaktı. İlkokul çağındaki bir öğrenci kendini yeterince ifade edecek kapasiteye sahip değildir. İşte bu yüzden okulun ilk günü öğretmenleri ebeveynlerinin mesleğini sorar, oradan bir sonuca gitmeye çalışır. Bizimkiler emekliydi, olabilecek en dandik meslek. Öğretmen olsalar hocalar bana kıyak geçerdi, babam imam olsa Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni keza. Serbest mesleğin bile kendine has bir albenisi vardı. Genelde ayakçılığa tekabul etse de serbest meslek her şey olabilirdi, düşününce Dünyayı Kurtaran Adam bile serbest meslek sahibiydi, o derece açıktı ucu. Ama emeklide yoktu o, sıkıcı bir hayat geçirmiş ve şimdi daha da sıkıcı bir hayata devam ediyorlar demekti yalnızca. Gençliğim emekli çocuğu olmanın verdiği eziklikle geçti. Ama şimdi elime kaçırmamam gereken bir fırsat geçmişti. Doğmamış çocuklarım “Benim babam overlokçu hocam” diyerek sınıfın en havalı elemanları olabilir, öğretmenlerin gözüne rahatça girebilir, her sabah Andımız’ı mikrofondan okuyabilirdi. O kadar ileriye gitmeye de gerek yok, şöyle iki üç ortama aksam, overlokçuluğumu karıya kıza beyan etsem her gece bafi, her gece pompa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakalıma takılan ekmek kırıntılarını tamamen reklam amacı güden Pazar ekiyle sildikten sonra ilandaki numarayı aradım. Müstakbel işverenimle konuştum. İş tecrübem olup olmadığını sordu. Efendim dedim, benim bebekken söylediğim ilk kelime overlok idi, inanmazsanız anneme sorun. Gezici overlokçuluk yapacağımı, iş saatlerinin uzun olduğunu, altından kalkıp kalkamayacağımı sordu bu sefer. Emin Bey dedim, siz ne diyorsunuz Allah aşkına, ben overlok için soyunurum, hatta götümü bile veririm. Başka soru sormadan işe aldı beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün gece gözüme uyku girmedi, hayallerimin gerçek olmasına saatler varken nasıl uyuyabilirdim ki? Daha şimdiden akacağım ortamları, yiyeceğim hatunları düşünmekten kendimi alamıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Merhaba, adım Bengisu, overlokçuyum. Tabi neden olmasın. Yalnız anal seks yapmıyorum, büyük günah diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kalktığımda sağ elime baktım bir süre. Elveda kadim dostum. Yalnız gecelerimin yareni, en ihtiyaç duyduğum anlarda hep yanımdaydım, ama artık ayrılmamız gerekiyor. Bir overlokçu olarak sağ elimle takılamam bu saatten sonra. Unut beni, seni mutlu edecek biri elbette karşına çıkacaktır. Otogardaki iki sevgili gibi duygusal dakikalar geçirdik sağ elimle, kulağıma fısıldadı, gitme dedi, beni bırakma. Benim adıma sevinmesi gerekirken bu dediği laf mıydı şimdi? Sağ elimin kancığın teki olduğunu anladım o an. İğrendim sağ elimden, kavgada söylenmeyecek küfürler ettim, ağlaya ağlaya uzaklaştı. Zerre üzülmedim, hak etmişti orospu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah trafiğine, otobüsün içinde metrekare başına düşen 27 insana aldırmadan gittim işyerine. Kapının önündeydim. Bir adım uzaktaydı hayallerim ama bekliyordum olduğum yerde. Dürüst olmak gerekirse heyecanlıydım, ya yüzüme gözüme bulaştırırsam korkusu yaşıyordum. Acaba meslek adının hakkını verebilecek miydim? Hayır, hayır, bunlar eski Bengisu’nun besleyeceği türden duygulardı. Yeni Bengisu Cem Uzan’dan bile daha sikici bir adamdı. Yapabilirdim, Orta Doğu ve Balkanlar’ın en sağlam overlokçusu olabilirdim, yeter ki isteyeyim. Göğsüme bir yumruk salladım ve “İstiyorum amına koyayım” diye haykırdım, sokaktaki herkes bana baktı, kafamı eğip girdim içeri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşverenin yanına gidip detayları konuştum, el sıkıştık ve beni ortağımla tanıştırdı. Şimdi eminim benden ortağım hakkında uzun uzun şeyler yazmamı, hikayeden kopup sizleri sıkmamı bekliyorsunuz ama yanıldınız sevgili okurlar. O an aklımdaki tek şey overloktu, geri kalanı zerre sikimde değildi. Ha yine de illa ben kafamda bir karakter canlandıracağım diyorsanız orası başka. Ortağım tipik bir yarrak kafalıydı. Ben önyargılarıyla yaşayan bir adamımdır, bundan kelli tanımadığım herkes gözümde potansiyel bir yarrak kafalıdır. Bu adam da sezilerimi boşa çıkaracak türden birine benzemiyordu. Standart bir yarrak kafalının taşıması gereken bütün fiziksel özelliklere sahipti. Patron bize kullanacağımız taşıtı gösterdi. Dışarıdan bakınca tipik bir minibüs gibi görünen bu araç benim gözümde bambaşka bir şeydi, ona lafı fazla uzatmadan Overlokmobil diyordum. Ortağım direksiyona geçti, ben ise arkaya. İşte karşımdaydı o müthiş alet, üstün Alman mühendisliğinin ürünü, teknoloji harikası, dünyanın en kudretli elektronik cihazı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Overlok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turist Ömer için kompüter neyse benim için de overlok oydu. İlk görüşte aşık oldum ona, parmaklarımı birbirine overloklamamak için zor tuttum kendimi. Ben makineyle yakın temastayken patron ortağıma nerelere gideceğini anlattı ve çıktık yollara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokak sokak geziyorduk, çok duygulandım. 3G falan hikaye, overlok halkın ayağına gelmişti. 70 milyon bu hizmetten faydanabilecekti artık, overlok değmemiş ev kalmayacaktı. Minibüsün dışına yerleştirilmiş hoparlörlerden sürekli aynı ses kaydını çalıyordu ortağım, bayık sesli kadın overlok der demez kulaklarımda bir orgazm peydahlanıyor, bir sonraki overlok deyişine kadar başka hiçbir şey duyamıyordum. Beklediğimin çok altındaydı ilgi, yarım saattir yolda olmamıza rağmen siftah bile yapmamıştık. Normal karşılamak lazım, halkımız henüz hazır değildi overloğa, belli bir sindirme süresi tanımak gerekiyordu. Bayık sesli kadının da suçu vardı biraz, içinde overlok kelimesi geçmesine rağmen hiç de dikkat çekici değildi anonsları. Patronumun pintiliği yüzündendi hepsi. Parayı basıp Seda Sayan’a yaptırması gerekiyordu o anonsu. “Overrrrlok” diye inlemeliydi canım memleketimin sokakları. İş başa düşmüştü. Ortağımdan aracı durdurmasını istedim. Minibüsün üstüne çıktım ve avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. “Ovevvlok” diye bağıra çağıra götümü yırtmama rağmen beni takan yoktu, ilgi çekmek amacıyla tişörtümü çıkarttım. Üzerimde atlet, bir yandan avaz avaz bağırıyor, öte yandan sağ elimle tişörtümü pervane gibi sallıyordum. Sonunda pencereden bakan kadının biri tepki verdi, indi aşağı. Minibüsün üzerinden artistik bir takla atarak kadının yanına zıpladım. Halısıyla gelmişti teyze. İlk başta anlam veremesem de jeton sonradan düştü. Kendi çapında bir kırmızı halı merasimi yapmak istemişti. Kendisine teşekkür edip nasıl yardımcı olabileceğimi sordum. Taramalı tüfek gibi konuşmaya başladı, ne dediğini anlayamadım bir türlü. Yaprak dolmadan çıkıp kabak dolması kıvamına geçmiş boğuk parmaklarıyla halının püsküllerini gösterdi. Çürümüş hayvan leşinden farksızdı püsküller. Nefes almak için sustu. Bir süre bakıştık. Ne kadar istersin diye sordu. Dehşete düştüm, oldukça yaşlı bir kadından ahlaksız teklif almıştım. Tamam gururum biraz okşandı ama düşünmesi bile yaklaşık bir ay boyunca ereksiyon geçirmemem için yeterliydi. Ben çıtır ararken yaklaşık 20 yıl önce sabunluk olarak anılan, şimdiyse kelimelerin kıyafetsiz kaldığı kadının teki beni bulmuştu. Ama teyzeye de hak verdim, sonuçta o da bir kadındı ve içten içe overlokçu bir erkek arzuluyordu. Maalesef hayat ona yeterince cömert davranmamıştı. Genç yaşta hiç de karizmatik bir mesleğe sahip olmayan adamın tekiyle zorla evlendirilmiş; sevgiden, anlayıştan, ihtişamdan kısacası overloktan yoksun acı, çile ve gözyaşı dolu bir hayat geçirmişti. Büyük ihtimalle de kirli halı püsküllerini iğrenç hayatını anlatmak için bir metafor olarak kullanmıştı. Kadının ellerinden tuttum, uzun uzun açıklamalarda bulundum. Eğer başka şartlar altında karşılaşsak teklifini düşünebileceğimi anlattım, ama yine de hayattan ümidini kesmemesini, kendine uygun bir overlokçu bulabileceğini söyledim. Sonradan anladım ki yalnızca püsküllerden bahsediyormuş. İlk başta rahatladım, sonra acı acı güldüm. Overlokçuya gidip halı püskülü vermek, bir ortopedistten sırta bardak çekmesini istemekten beterdi. Kadına acıdım, fazla üstüne gitmedim. Belli ki günde minimum altı saat Cennet Mahallesi'ne maruz kalmaktan beyin ölümü gerçekleşmişti zavallıda. Bize o muhitten iş çıkmayacaktı, minibüsün arkasına atlayıp ortağımdan başka bir mahalleye gitmesini istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortağıma Nişantaşı, Etiler gibi ortamlara sürmesini emretsem de kabul etmedi, patron kızar dedi. Ben size demiştim bu adam yarrak kafalı diye, gördünüz haklı çıktım. İşte, tipik bir otorite yakalası daha diye geçirdim içimden. Sırf ortağımın korkaklığı yüzünden pörsümüş mahalle karıları arasında çürütüyordum altın yıllarımı. Overlokmobil ile İstiklal Caddesi’nden bir tur geçsek sikimde döl kalmazdı şerefsizim. Unvanımın ekmeğini mesai sırasında yiyemeyecektim, bunu anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık mesaim bitsin de ortamlara akayım havasındaydım. Şöyle yavaştan başlamak en mantıklısıydı, ilkin tekstil atölyelerinde çalışan kızları kaldırıp daha sonra kampüslere, oradan ise plazalara yükselmeyi planlıyordum. Overlokmobil’in arka tarafında dudak alışkanlığı broşür çiğnerken ortağım minibüsü durdurdu. Müşteri vardı herhalde. Oflaya puflaya indim aşağı, kadının biri paspasıyla karşıladı beni. “Ne var teyze” dedim. Metresine ne kadar istediğimi sordu. Fiyat listesine bakmamla beynimden vurulmuşa döndüm. Metre başı 5 YTL yazıyordu, patron delirmiş olmalıydı. Overlok gibi bir hizmet nasıl 5 YTL’den sunulurdu? Benim gibi halkçı, BİMperver bir insan için bile çok düşük bir fiyattı. Overlokçuluk müessesine bir hakaretti bu, hayır izin veremezdim overloğun ayaklar altına alınmasına. Kadına 50 YTL dedim, çıngar çıkardı. Mahalledeki tüm komşuları toplayıp teker teker metre başına 50 YTL istediğimi, soyguncu olduğumu iddia etti. Ulan yıllar yılı bu halk ezildi, hor görüldü, kandırıldı gıkları çıkmadı; şurada ömürleri boyu alamayacakları bir hizmet sunuyoruz verdikleri tepkiye bak diye geçirdim içimden. Amerika'da Umutsuz Ev Kadınları varken bizdekiler Beyinsiz Ev Kadınıydı. Aradaki seksapalite farkına girmiyorum bile. Tiksindim ev kadınlarından, hepsinden. Ama en çok kendini sendika lideri sanan kadından tiksindim. Asabımı bozduğu, uzmanlığımı küçük gördüğü yetmezmiş gibi arkasında onlarca ev kadını, üzerime üzerime yürüyordu. “Alt tarafı iki dikiş atıcan dünyanın parasını istiyon be” demesiyle sinirlerime hakim olamadım, itiverdim kadını, yere yığıldı. Bir kadına, çoluk çocuk, hatta torun sahibi bir kadına şiddet uygulamıştım. Resmen bir canavara dönüşmüştüm. Büyük güç büyük sorumluluk getiriyormuş hakikaten. Kendime çeki düzen verip bir overlokçuya yakışır şekilde hareket etmeliydim. Hemen teyzenin yanına gittim, özür dileyip ayağa kaldırmak için elimi uzattım. Tam elimi tutacakken az önce yaptığı terbiyesizlik yeniden aklıma geldi, koydum karnına tekmeyi. Baktım yerde savunmasız yatıyor, bu fırsat kaçmaz diyerek dizlerimin üstüne çöktüm, sağdan soldan vurmaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, overloğu 50 YTL’ye layık görmediğin için, TAK!&lt;br /&gt;Bu, insanların sosyal hassasiyetini kendi çıkarların uğruna kullandığın için, ŞLAK!&lt;br /&gt;Bu da overloğa “Alt tarafı iki dikiş” dediğin için, DAAKKŞŞİNYAAA!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime geldiğimde kadın çoktan yumruk manyağı olmuştu, benim de ellerim kana bulanmıştı. Mahalle sakinleri irileşmiş gözbebekleriyle bana bakıyordu. Herhangi bir tepki vermemelerinin yegane sebebi benden ölümüne korkmalarıydı. Bir ay önce otobüste parmak arası terlikle çorap giyen bir adam görmüştüm. Altıma sıçacaktım az kalsın, gülmekten değil korkudan. Eğer bir insan parmak arası terlik ve çorap kombinasyonuyla sokağa çıkabiliyorsa her şeyi yapabilirdi. Seri katliam, yeni bir toplu yıkım silahı, biyolojik tehdit, kısacası her şeyi. Eminim mahalle sakinleri benzer şeyler hissediyordu şu an bana karşı, ve daha da eminim ki birisi çoktan polisi aramıştı. Kelimenin tam anlamıyla yarrağı yan basmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minibüse atladım, ortağıma gaza basmasını söyledim. Oralı bile olmadı. Yalvardım, yakardım, genç yaşıma, overlokçuluğuma dem vurdum ama tek yaptığı kollarını kavuşturup beklemekti. Belli ki suç ortağım olmak istemiyordu. Aşağı indim, mahalle sakinlerine eğer çenelerini kapalı tutarlarsa ömür boyu bedava overlok servisi sunacağımı söyledim. Sanki başka bir frekansta konuşuyormuşum gibi kimse dediklerime cevap vermiyordu. Acaba Cem Uzan napardı bu durumda? Kerizin tekini bulup overloğu dünyanın parasına satardı herhalde. Fakat benim o tarz bir iş yapacak ne meziyet ne de zamanım vardı. Çakallık değil pratik çözüm üretmem gerekiyordu. Beynim mavi ekran vermişti. Güvenli mod bile açılmıyordu. Anakartım yanmıştı. Son çare minibüsün arka tarafına geçip avazım çıktığı kadar bağırarak “Overlokmobil, İLERİ” komutunu verdim. Bir sikim olmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah bizim pinti patron!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerde kanlar içinde yatan kadını gördükçe yüreğim parçalanıyordu. O benim eserimdi. Bir nevi natürmort. Tek farkı meyveler kasede değil, yere dökülmüş. Ha bir de resmedilen meyve değil insandı. Bir an önce oradan uzaklaşmak, bu talihsiz badireyi unutmak istiyordum. Mapushane köşelerinde bolca vaktim olacaktı unutmak için. Hepsi onun yüzündendi. İbne overlok, sıçtın ağzıma. Yumruk salladım demir gövdesine bir tane, parmaklarım acıdı, üfleyerek acıyı gidermeye çalıştım. İyice sinirlendim, enlemesine kaldırıp yere fırlattım devirlerine kodumunun aletini, parçalara ayrıldı. Derken minibüs hareket etti. Gazı kökledi ortağım. Etrafımızda polis falan da yoktu, anlam veremedim, şimdi mi aklına gelmişti kaçmak? “O lanet aletten kurtuldun sonunda” dedi. Kıskançlık sezdim sesinde. “Merak etme” dedi “Birlikte hepsini atlatacağız”. Planını anlattı, sakin bir sahil kasabasına kaçacak, olay unutulana kadar orada bekleyecek, sonra da hayatlarımıza kaldığımız yerden devam edecektik. Tek çözüm format sanırken güncel bir sistem geri yükleme noktası gibi yetişmişti imdadıma. Sarıldım ona, en içten şekilde.  Daha önce bir kaç kez yarrak kafalı damgası vurduğum için sinirlendim kendime. “Kral adammışsın abi” dedim. Elini dizime koydu. Garipsedim. Baktım dikiz aynasından sürekli beni kesiyor, iyice kıllandım. Çadırı kurduğunu fark edince anladım ne dolaplar döndüğünü. Demek ki overlokçu sadece "kadınlara" has bir fantezi değildi. İşemem gerektiğini söyledim. Tenha bir yerde durdurdu arabayı. Çabuk olmamı tembih etti. Ağaçların arkasına geçip kaçtım oradan arkama bile bakmadan; teknolojiden, insanlardan, overloktan uzak diyarlara...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: Uzun süredir bahsettiğim sürpriz elimde olmayan sebeplerden dolayı yattı. Galeyana getirdiğim tüm okurlarımdan özür dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT 2: Evet, iyice seviyesizleştim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-5888917075103119318?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/5888917075103119318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=5888917075103119318' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5888917075103119318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5888917075103119318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/09/ne-demek-alt-taraf-iki-dikis.html' title='Ne Demek Alt Tarafı İki Dikiş!!!'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-8534478581960014080</id><published>2009-08-01T20:15:00.051+03:00</published><updated>2009-11-27T10:58:24.835+02:00</updated><title type='text'>Bugüne Kadar Yazdığım En Uzun Yazı</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Okul bahçesinde oturuyordum. Sanki hava yeterince bunaltıcı değilmiş gibi sıcak nefesini üzerime üzerime üflüyordu rüzgar. Benimle birlikte bu iç karartan avluda bekleyenlerin aksine bütünlemelere girmiyordum, okulla alakamı aylar önce kesmiştim. Kestim derken kağıt üzerinde hala İstanbul Üniversitesi öğrencisiydim, ama ne derslere katılıyordum ne de sınavlara giriyordum. Evet kalacaktım, zerre de sikimde değildi. Gelecek yıl ÖSS’ye girecek ve hayatıma bir lanet gibi çöken katsayı farkı kalktığından istediğim bölümü yazacaktım. Okulla olan resmi bağlantımı koparmamıştım zira öğrenciliğin getirdiği avantajlardan mahrum kalmak istemiyordum. 2010 Akbil’ini alır almaz sildirecektim kaydımı. Şimdiyse sağlık karnesi için öğrenci belgesi çıkartmam gerekiyordu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Bizim okulda öğrenci belgesi çıkartmak kabız olmaya benzer. Yavaştır, sabır ister, ıkınırsınız, tek gayeniz bir hafta önce yediğiniz köfteyi vücunuzdan dışarı atmaktır ama gelin de bunu boşaltım sisteminize anlatın. Mesaisinin son dakikalarındaki bir memur şımarıklığıyla gayet doğal olan isteğinizi reddeder. Görevini yerine getirmez. Pek sevmediğim bir kelime olsa da kullanmak zorundayım, “trip” atar. Tuvalette gazeteleri bitirir, bulmaca ekininin tamamını çözersiniz ama bir gram bile dışkı yoktur klozette. Birkaç gün sonra geçer kabız, güle güle sıçarsınız.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Her türlü bürokratik engeli aşıp birkaç gün bekledikten sonra öğrenci belgemi almak için gelmiştim okula. Ne ders için ne de ortam. O belgeye ihtiyacım vardı. Yalnız bir şeyi hesaba katmamışım. Öğle molası. Aslında öğle molasını hesaba katmıştım, ama memurların bir saatlik molaya onbeş dakika erken çıkıp yetmişbeş dakikalık molaya modifiye ettiklerini unutmuştum. 12:00-13:00 arası kapalıydı öğrenci işleri -en azından kapıda öyle yazıyordu- ve ben enayi gibi 11:48’de okula gelmiştim. 72 dakika vardı öğrenci belgeme ulaşmama. Tanıdık var mı diye bahçede iki tur attım. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Kimse yoktu ve 69 dakika kalmıştı öğrenci işlerinin açılmasına. Çantamdan bir mizah dergisi çıkardım. Diğer mizah dergileri gibi omurgasızdı o da. Yeni çalıştırılan arabada henüz soğumamış klima etkisi yapan yaz meltemi dergimi sıradaki dansa kaldırmak için ısrar ediyordu. Ama izin vermiyordum, dergimi havalanırken izlemek değil okumak istiyordum. Dans teklifini reddettiğim için sinirlenmişti rüzgar bana, acısını dergimi okumamı engelleyerek çıkarıyordu. Sayfa çevirmek için yumruk atmam gerekiyordu. Dergi bir yelken gibi açılıyor, iki elimle sıkı sıkı tutuyordum kanatlanmaması için. Zorluyordu rüzgar, artık öncelikli amacım içindekileri okumak değil elimde tutmaktı dergiyi. Direnmeme rağmen terli parmaklarımdan kaydı gitti, uzaklara doğru yol almaya başladı. Rüzgar istediğine kavuşmuştu en sonunda, dergimle tango yapıyordu. Ne danstı o! Buenos Aires’te bile bu kadar güzel tango yapılmıyordu, rüzgar belli ki işinde ustaydı. Dergimi belinden tutmuş kimi zaman döndürüyor, kimi zaman ise yere yatırıyordu. Bir adım bile kaçırmamıştı, acemi dergimin tecrübesizliğini engin bilgisiyle kapatıyordu, kusursuz bir koreografi sergileniyordu okul bahçesinde. Amerikan Güzeli’ndeki torba halt etmişti. Ben dergimi kovalıyordum, o ise bir yandan dans ederken öte yandan ani manevralarla sıyrılıyordu benden. Rüzgar çevikti, ve bir matador kadar sakin. Dergiye yaklaşmamı bekliyor ve hamlemi yapar yapmaz kavalyesini öbür tarafa çekiyordu. Ben de gittikçe sinirleniyordum. Tüm okula rezil olsam bile umursamıyordum, zaten bir daha gelmeyecektim bu boktan müesseseye. 1,5 YTL bayıldığım mecmuaydı benim için önemli olan, gerisi tefarruattı. Deli danalar gibi koşuyordum, kelebek gibi uçuyor ama bir türlü arı gibi sokamıyordum. Her başarısız deneme beni daha da hırslandırıyor, yerden her kalkışımda daha sert hamleler yapıyordum. Bir ara ortam o kadar hareketlendi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ki dergimin figürleri kolbastıya döndü. Uzun bir münakaşanın ardından yakaladım tüm sayfaları, çantama tıkıştırdım. Kızgındım dergime, neyi düğü belirsiz bir hava akımını bana tercih etmişti. Bendim onun sahibi! Gazete bayi, dağıtım şirketinin kendisine verdiği yetkiye dayanarak bizi okur-dergi ilan etmişti. Aile içi meseleleri toplum önünde tartışmak istemiyordum, eve gidince ağzının payını verecektim ona. Ama tek suçlu o değildi, gökyüzüne doğru işaret parmağımı kaldırıp intikam için and içtim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Yorulmuştum, bütün enerjimi okul bahçesinde zilli dergimle köşe kapmaca oynayarak harcamıştım. Bir bankın ahşap ve tırtıklı kollarına bıraktım kendimi. Kalp atışlarım normal hızına döndükten sonra çantamdan rüzgarın istese de elimden alamayacağı ağırlık ve kütleye sahip PSP’mi çıkardım. Kendisi portatif bir oyun konsolu olsa da %95 evde oynuyordum. Misal, otobüste oynadığım zaman tüm gözler üzerime çevriliyor, çocuklar etrafımda toplanıyor, daha sonra da o çocuklardan birinin ebeveyni elimdeki “zımbırtı”nın ne kadar olduğunu soruyordu. Piyasa fiyatının dörtte birini söylememe rağmen “Oha oyuncağa o kadar para verilir mi” diyor ya da der gibi bakıyor ve çocuğunu benden uzaklaştırıyordu. Halbuki vasat özelliklere sahip bir cep telefonuyla aynı fiyattaydı PSP. Ama o ebeveynin gözünde elimdeki teknoloji harikasının çelik çomaktan farkı yoktu. Fakat çocuk biliyordu o “zımbırtı”nın bin çelik çomağa bedel olduğunu. “Ben de istiyom” diye ağlamaya başlıyordu. Benim yüzümden aile dramı yaşansın istemiyordum. Aile dramını geçtim, masumiyetinin son demlerini yaşayan gencecik bir fidanın hayallerini paramparça etmek istemiyordum. O yüzden toplu taşıma araçlarında açmıyordum PSP’mi. Şu an etrafımda çocuk da aile de yoktu. 47 dakika vardı öğrenci işlerinin açılmasına ve PSP zamanıydı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;PSP son derece güçlü bir alet. Teknik açıdan Playstation 2’ye denk diyebilirim, ebatlarını orantılarsak elbette. Üç boyutlu oyunlar, sağlam grafikler, gerçekçi kontroller, bunlar beni açmıyordu artık. Oyunların gerçekçi olmasından bıkmıştım, gerçekse oynamanın ne anlamı vardı zaten, yaşardım. Lumines oynuyordum, Tetris benzeri bir oyun, ama bağımlılık yapan cinsinden. Kaç kere reklam arasında oynamaya başlayıp da Telegol’ün geri kalanını kaçırmıştım. Menüden oyunu seçerken O’nu gördüm. Arkadaşımın arkadaşı. Tanımıyordum, hatta ismini bile bilmiyordum. Tek bildiğim karşı banktaki kızın bizim sınıftaki Murat’ın arkadaşı olduğuydu. Öyle çok da sıkı fıkı değillerdi, karşılaşınca selamlaşıyorlar, formalite icabı hal hatır soruyorlardı, o kadar. Acaba yanına gitmeli miydim, Murat’ı referans olarak kullanarak yepyeni bir arkadaşlığa, dostluğa, belki de aşka yelken açmalı mıydım? Kız tek başına oturuyor ve sıkılmış görünüyordu. Belki beyaz atlı prensini bekliyordu, belki de incir çekirdiğine doldurmayacak bir mevzudan dolayı surat asıyordu. Bilemiyordum, fazla da güzel değildi zaten. Yani ne güzel ne çirkin, yolda gördüğünüzde üzerinizde bir etki bırakmaz. Ne “Off hatuna bak” , ne de “Iyyyy ne iğrenç karı” dersiniz. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Ama buydu beni ona çeken, güzel ve çirkin olmaması. Güzel olsa bana bakmazdı zaten, çoktan başkasına varırdı, varmasa bile götü yaklaşık 10 metre havada olurdu. Çirkin olsa, uzun uzun anlatmama gerek yok, midem kalkardı. Hayatın toz pembe değil de bok sarısı olduğunu öğrendiğimden beri göz kamaştıran kızlara karşı derin duygular besleyemiyordum, çünkü biliyordum aşkımın bumerang gibi geri döneceğini. Tanrım, çok ortalamaydı, tam benim kalemim. Saçları dağınık, arkadan bir lastikle toplamıştı ama sağdan soldan fırlıyordu kırık saç telleri. Ağır makyaj yapmamıştı, yanağındaki sivilceleri uzaktan seçebiliyordum. Yine de ince, uzun, asil bir yüzü vardı. Şişman değildi, zayıftı, ama sıfır beden de sayılmazdı. Vucüt hatları çok belirgin olmasa da tahta gibi düz değildi. Nispeten uzundu. Fiyakalı giyinmemişti, ama en azından rükuş değildi. Bazı kızlar gibi festivali andırmıyordu kılık kıyafeti, şıklığın sadelikten geçtiğinin farkında gibi duruyordu. Gözümü alamıyordum ondan, sıradanlığı büyülemişti beni. O kadar ulaşılabilir duruyordu ki, bir merhaba kadar yakınımda. Yine de emin olamıyordum, ikilemdeydim. Kalbimin sesini dinlemem gerekiyordu, sordum kalbime, ne yapmalıydım sence? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;“Siktir et amına kodumunun karısını, oyununa bak”&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Kalbim o kadar çok hançer darbesi almıştı ki insiyatif hakkını beynime bırakmıştı. O artık haddini bilip vücudumdaki kan dolaşımıyla ilgileniyordu yalnızca. Tam kızın yanına gidecek gibi oluyor ama beynim aklıma olumsuz şeyler getiriyordu. Ben bir aşk tablosu hayal etmek isterken, kızın beni az önce amansızca dergi sayfası kovalarken görmüş olma ihtimalini düşünüyordum. İçimdeki ses kimi zaman “O kız yolludur olm” diyor, kimi zamansa “Oyunda rekor kırmak üzeresin sakın kapatma” diye tembihliyordu. Güvenmiyordum beynime, taraflı yayın yapıyordu. İn kalk, in kalk, oyundan da zevk alamıyordum ki. Bir gözüm PSP ekranında diğeri ise kızdaydı, ama bana doğru döndüğü an iki gözüm de PSP ekranındaydı. Bekliyordu orada, hadi git, konuş, ne kaybederdin ki? Kaybedecek bir şeyim yoktu, en kötü ihtimal kız yüz vermez ben de oyunuma geri dönerdim. Hiçbir şey kaybetmeyecek olsam da korkuyordum. Dergim gibi ona sahip olduğumu zannedip elimden uçup gitmesine tanıklık etmek, otobüsteki çocuk gibi PSP’nin renkli ekranına vurulup daha sonra da asla o oyunları oynayamayacağım gerçeğini zorla kabullenmek istemiyordum. Şu düşündüklerime bakın hele, Balkanlardan gelen bir sıcak hava dalgası ve gördüğü her oyuncağı isteyen sulugöz bir bebe ile neleri bağdaştırıyordum. Tehlike çanları çalıyordu, tırlatmama ramak kalmıştı. Elbette her düşünce insanı gibi er ya da geç kafayı yiyeceğimi biliyordum ama henüz çok gençtim, keçileri kaçırmak için kafadan 20 yılım vardı önümde.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Davetiye falan mı bekliyordum yoksa, kızın gelip benimle konuşacak hali yoktu, filmlerde bile olmuyordu o tarz şeyler. PSP benimdi, istediğim zaman oynayabilirdim. Kararımı verdim, tanışacaktım. PSP’yi kapattım, çantama koydum, kafamı kaldırdım ve kaderime ana avrat düz gittim. Kız yoktu yerinde, gitmişti. Üzerinde kesik izlerimin bulunduğu boş bir banktan fazlası yoktu karşımda.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Gerizekalı beynim benim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Çantamı açtım, PSP’yi çıkardım, menüye girdim, Lumines’ı seçtim ve yeni bir oyun başlattım. Az önceki rekorluk performansımı bir hiç uğruna yarıda bırakmış, harcadığım emeği skor tablosuna yansıtamamıştım. 26 dakika içinde Lumines’da rekor kırmak, gidip öğrenci belgemi almak, sonra da eve dönmek istiyordum. Azimli bir şekilde oyunumu oynarken bir ses duydum: “Aaa, Lumines mı o”, hiç heyecanlanmayın, erkek sesiydi. Belki de kalın sesli bir kızdır ümidiyle kafamı çevirsem de hayallerim birkaç saniye sürdü. Erkekti, kalın sesli bir erkek. “Evet, Lumines” dedim. Bir şey daha dedi ama dinlemiyordum, aklım hala kaçan kızdaydı. “Afedersin duyamadım” dedim, “Şey demiştim, merhaba ben VIZZZZ”. Vızzzz dememişti elbette, ama öyle duymuştum. Cümlenin en önemli öğesinde kulağıma yakın irtifada bayağı gürültücü bir haşerat geçmişti. Adama aynı cümleyi otuz kez söyleterek sinirini bozmak istemediğimden “Benimki de Bengisu” dedim “tanıştığımıza memnun oldum”. Lumines’ın ne kadar iyi bir oyun olduğu hakkında keyifli bir sohbet ettikten sonra diğer oyunlara geçtik. PSP’ye çıkmış neredeyse her oyun hakkında bilgisi vardı. Son model cep telefonlarından birine dünyanın parasını saydıktan sonra “Ya ben telefona nasıl dosya atıldığını bilmiyorum, al kablosu bu, rica etsem güzel mp3 oyun video yükleyebilir misin” diyen tiplerden değildi. Elindeki makinenin hakkını veriyordu. O da çıkardı PSP’sini, karşılıklı Tekken oynadık, birkaç el Burnout attık. Ama bunların hiçbiri ölçü değildi, er meydanına davet ettim onu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Mehmet, ülkemizde en çok kullanılan isimmiş. Tam sayı vermek gerekirse &lt;span style=""&gt;2,096,486.&lt;/span&gt; İkinci sırada Ali var, bu ikisini Mustafa takip ediyormuş. Fakat istatistikten öteye gidemiyordu bu bilgiler, ülkemizde Mehmet/Ali/Mustafa olmayan milyonlarca erkek vardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;En yakındaki Playstation kafeye gidip kozlarımızı paylaştık. İyi oynuyordu ama her defasında yeniyordum. Olabilecek en iyi rakip tipiydi. Acemilerle oynarken birkaç maçtan sonra fark atmaktan sıkılıyordu insan, fark yiyen de mızıkçılık yapıp gidiyordu zaten. İyi oynayıp yenilen birisiyle oynamak her Playstation’cının hayalidir, ben dahil. Son dakika golleri, uzatmaya giden maçlar, penaltılar, hepsinin ortak noktası kazananın benim olmamdı. Heyecan ve zafer, işte PES bu. Üstelik her maç yenilen arkadaşım bir kez bile kolunun bozuk olduğunu iddia etmedi, topun sürekli önüme düştüğünü öne sürmedi ve kendi defans hattına küfürler yağdırmadı. Bir beyefendi gibi kabul etti yenilgisini, oynamaya devam etti. O, gördüğüm en centilmen PES'ciydi, keşke adını bilseydim de üçüncü tekil zamir kullanmak zorunda kalmasaydım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Ben en çok Onur tanıyordum. Sırf lise arkadaşım beş tane Onur vardı. Bunların üçü aynı grupta takılıyordu. İsim karışıklığını önlemek için birine Erdoğan -göbek adı-, diğerine Işık -soyadı-, öbürküne ise OEÇ -adı, göbek adı ve soyadının baş harfleri- diyorduk.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;İsimsiz adam çetin bir geyikçi çıkmıştı. Sınırları yoktu, bilgi birikimi yüksek, hayalgücü ondan da yüksekti. En önemlisi geniş düşünüyordu. Başkası konuşurken lafı bölmüyor, sırası gelince dolu dolu konuşuyordu. 20 yaşında olmamıza rağmen 40 yıllık dost gibi muhabbet ediyorduk . Hiçbir espri kahkahasız, hiçbir soru cevapsız kalmıyordu. Böyle adamlar zor bulunuyordu artık, insanların çoğu içmeden bırakın geyik yapmayı iki cümleyi ard arda getiremez hale gelmişti.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Cenk nasıl? Kallavi isim, Karındeşen Cenk. Çocuğum olsa adını Cenk koyardım. Evet, Cenk olabilirdi adı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Müzikten açılmıştı konu. “Queens Of The Stone Age” dedim, “Songs For The Deaf” dedi. “No One Knows” dedim, “Do It Again” dedi. ”God Is In The Radio” dedim, “Another Love Song” dedi. Son iki haftadır Queens Of The Stone Age’in Songs For The Deaf albümünü aralıksız dinliyordum ve en sevdiğim şarkılar No One Knows, Do It Again, God Is In The Radio ve Another Love Song idi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;En mantıklısı Can demekti. Can, Türkiye’deki en yaygın 33. isim. Neden diğer otuziki isimden birini değil de Can’ı seçtiğimi soranlar olabilir, hemen cevaplayayım. Can&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;seksenli yılların ortalarından itibaren isimlik hüveyetini bir nebze kaybedip yardımcı isim görevini üstlenmektedir. Bakın etrafınıza, bir sürü ......can var. Ahmetcan, Mehmetcan, Hasancan, Cafercan ve daha niceleri. Oradan tutardı belki.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Telegol’ün yalnızca bir futbol programı değil hayat felsefesi olduğu konusunda hemfikirdik. Gerçek Kesit’in sona ermesi ikimizi de derinden üzmüştü. Gurbetçi kanallarında yayınlanan reklamlar ve yarışma programları gülme krizine girmemizi sağlıyordu. Bu programlardan yola çıkarak gurbetçilerde zeka geriliği olduğuna, ya da bir takım iç veya dış mihrakların gurbetçileri gerizekalı yapmaya çalıştıklarına dair iki adet komplo teorisi ürettik. Yabancı programlara geçiş yaptık. Family Guy gelmiş geçmiş en iyi çizgi filmdi. It’s Always Sunny In Philadelphia’dan daha komik bir televizyon dizisi çekilmesi imkansız gibi görünüyordu. Arrested Development hakkı en çok yenmiş programların başındaydı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Bazı isimler var ki sahiplerine bir takım avantajlar getiriyor. Çocukken bizim mahallede Muhammet diye bir çocuk vardı mesela. Elemanla sürekli alay eder, döverlerdi, insan insana bunu yapar mı dedirtirlerdi benim gibi bilinçli çocuklara. Muhammet çok çekti bizim mahallenin serserilerinden ama bir kere bile adına küfredilmedi. Kendisine sürekli küfredilirdi ama asla isminin geçtiği bir cümlede küfür kullanılmadı. Çünkü peygamberimizin ismiydi, kimsenin götü yemiyordu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Burcu Esmersoy çok abartılıyordu, keza Adriana Lima. Onlara gelene kadar daha ne güzeller vardı, say say bitmez. Burcu Esmersoy yerine Nazlı Öztarhan mesela; Adriana Lima yerine Elisha Cuthbert. İlk akıllarımıza gelen bunlardı. Banu Güven eski güzelliğini kaybetse zekasıyla gönüllerimizdeki yerini koruyordu. Demet Akalın’dan hoşlananları bir türlü anlayamıyorduk, yolda görsem tırsacağım türden bir kadındı. Makyajlı, makyajsız fark yapmaz, her iki türlü de ürkütücüydü. Peki ya Asi’yi oynayan kıza ne demeliydi? Tuba bilmemne. Ben bu kadar boş bakan bir insan evladı daha görmemiştim hayatımda ve herkes o kızın çok güzel, özellikle gözlerinin olağanüstü olduğunu iddia ediyordu. Evet gözleri olağanüstüydü, olağanüstü sıkıcı. Teessüf ettik onları, gözlerine gözlük ellerine sözlük gerektiğine kanaat getirdik. İnsanoğlu zevksizdi, tek kelimeyle zevksiz.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Aynı şekilde Sevgican ismi de bazı avantajlar getiriyor bence. Yani düşünün, içimizden kimin gönlü razı olur Sevgican isimli birine küfretmeye? Ben yapamam sevgili okurlar, dilim varmaz. Öyle bir şey yazacağıma parmaklarımı tek tek kırarım daha iyi. Şahsına hakareti geçtim kendisini öven küfürlü özdeyiş bile edilemez Sevgican’a. “O laflar boy boy, s.ksin seni Sevgican kovboy” bakınız yazamadım. Maksat İçimde Kalmasın tarihinde ilk defa sansür kullanmak zorunda kaldım, umarım aynı zamanda son defa olur. Kimse kuramaz o cümleyi. Hayır efendim olmaz, en başta konsepte aykırı. Benim tanıdığım Sevgican dünyalar tatlısı biri olduğundan böyle düşünüyor da olabilirim, bilemiyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Aradığım adam karşımda olabilirdi. Bence hayatta güvendiğimiz insanlar hariç pek fazla şeye sahip değiliz. Maddiyatın tamamı geçici; bugün var, yarın yok. Ailem yanımdaydı, ama dostlarım şehirdışında. Kader yine ağlarını örmüştü ve üniversite sınavı sonrası dost bellediğim, kızım olsa veririm dediğim iki adamdan biri İsmail Mersin’de, ötekisi Koray Elazığ’da, ben ise İstanbul’daydım. Yanlış anlamayın, burada arkadaşlarım var ama dost apayrı bir şey. Zor bulunur, zor zamanlarda hep yanınızdadır ve çok zor harcanır. Aşklar biter, arkadaşlıklar yalan olur ama dostluklar olağanüstü durumlar hariç mezara kadar gider. Aynı coğrafi bölgede yaşadığım bir kankam olacaktı artık sanırım. Tamam belki karar vermek için erkendi ama o potansiyeli görmüştüm. İlk görüşte aşka inanmıyordum, ilk görüşte dostluk, neden olmasın diye düşündüm. Müstakbel dostumun adını da bilsem fena olmazdı hani.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Bu arada kötü haberlerim var Sevgican. Nasıl söylesem bilemiyorum, en iyisi kopyala yapıştır yapayım:&lt;/p&gt;  &lt;p style="font-style: italic;" class="MsoNoSpacing"&gt;Sevgican kelimesi Türkiye'de en çok kullanılan &lt;b style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;2.472&lt;/b&gt; ad arasında yer almayacak kadar nadir bir isim ve yaygınlık oranı 30.000'de 1'den az. Bu durumda da Sevgican adının yaygınlık oranının Türkiye'nin resmi nüfus sayımı sonuçları ve günlük ortalama nüfus artış hızına orantılarsak ülkemizde &lt;b&gt;2.174&lt;/b&gt;'den az kişinin isminin Sevgican olduğu ve Sevgican isimli kişi sayısının her yıl taş çatlasa &lt;b&gt;36&lt;/b&gt; kişi arttığı tahmini yapılabilir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Sitenin yalancısıyım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Sohbetin tadını çıkaramaz hale gelmiştim. Çok derine inmiştik, ismini soramazdım artık ona. Kendi ağzından çıkması gerekiyordu, öğleden beri 183 kere abi, 97 kere kanka, 71 kere hacı, 53 kere ortak, 39 kere usta ve 17 kere adamım demiştim. Kullandığım zamir ve gizli öznenin haddi hesabı yoktu. Adını söylesene be adam, azıcık ben-merkezci olsana. Bencil insanları hiç sevmem. İnsan dediğin hafiften uyuz olacak kendine, şaka kaldırabilecek, haddini bilecek, başına gelenlerin hep başkalarının suçu olmadığını kabullenebilecek. Gönüllerimizi hoş ettiğim adam tam belirttiğim türden biriydi. Bir kusurun olsun be abi, hadi kadı kızının bile kusuru vardı. Hayır, hayır hep komik hikayeler anlatıyor ama ismini itinayla gizliyordu. Ne olgunluktu bu, Fuzuli misin sen, nedir bu erdem?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Ülkemizde yaklaşık &lt;b&gt;2,174&lt;/b&gt; kişinin isminin Satılmış olduğu tahmin ediliyormuş. Demek ki çocuğuna Satılmış gibi bir isim koyacak yaklaşık 2.174 duyarsız aile var Türkiye’de. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;İki heteroseksüel erkeğin paylaşabileceği her şeyi yapmış ve akşamı bulmuştuk. Çabucak geçmişti zaman. Evli evine köylü köyüne giderken anonim ortağım bir öneride bulundu. Akşam kendilerinde kalmamdı teklifi, reddedemeyeceğim türdendi. Tereddütsüz kabul ettim. Hala okulun etrafındaydık, biraz daha takıldıktan sonra arkadaşımın evine geçecektik. Banklardan birine oturmuş, gelen gideni gözlemliyor ve alay ediyorduk onlarla. Herkesin bir kusuru vardı, biz de dahil. Alay küçümseme değil vakit geçirme aracıydı bizim için. Hava karardıkça etraftaki Rus bayan sayısı arttı, okul Laleli’deydi, iki durak sonra Aksaray. Daha fazla açıklama yapmama gerek yok sanırım. Yavaştan sıvışma vakti yaklaşıyordu. “Abi kalkalım” dedim. Pek istekli durmuyordu. “Yoksa karıya mı gitçen len” diye seviyesi pek yüksek olmasa da komik bir espri yaptım. Güldü, acı acı güldü, “Çok daha fazlası” der gibi güldü. “Senden bir ricam var abi” dedi, dinlediğimi söyledim. Bir kız varmış, ondan bahsetti. Lanet olsun, işte korktuğum buydu. Tanıştığımızdan beri hiç karı-kız mevzusu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;açılmamış -ünlüler sayılmaz- aynı sıkıcı muhabbeti 2349829. kez yapmak zorunda kalmamıştım. O kadar çok “kızların hoşlandığı erkek tipi” hakkında konuşmuştum ki o tarz bir konu açıldı mı midem bulanıyordu artık. Kızlar piçlerden hoşlanıyormuş, ibne olmak lazımmış, puşt olmak gerekmiş, parasız adama kimse bakmazmış, arkan olacakmış, arabasız mümkün değilmiş. Biz iyi adamlarmışız, kızlar “sadece iyi” adamlara bakmıyormuş. Hep aynı laflar. Sanki kızlar “Ah çok orospu çocuğu bir sevgilim olsa keşke” diye hayaller kuruyormuş gibi. Züğürt tesellisiydi bunlar, bal gibi de kıskanıyorduk o erkekleri, arkalarından küfretmekten fazlası gelmiyordu elimizden. Onları “tu kaka” göstererek kendimizi aklıyorduk. Bu tarz panallerde kaç kere yumruğumu masaya vurup “Yarrak kafalı olmayı reddediyorum” diye bağırmıştım, ah kaç kere. Soylu serzenişler değil zavallı haykırışlardı bunlar. Madem kızlardan yana şansım yoktu, onlardan bahsederek zaman harcamamaktı en iyisi. Bu ismini vermek istemeyen kişiyle tanıştıktan sonra sabahki travmayı tamamen unutmuştum, eğer arkadaşın arkadaşı olan kız olayını da sayarsanız travmalar. Tek arzum sevdiklerimle hoşça vakit geçirmekti, gerisi hikaye.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Kızın adını sordum, bilmediğini söyledi. Ne demek bilmiyordu. Tanıyıp tanımadığını sordum, tanımadığını söyledi. Ne demek tanımıyordu. Nasıl hakkında hiçbir şey bilmediği birine aşık olduğunu sordum. “Sanki sen hiç tanımadığın bir kıza aşık olmadın mı” dedi. Hayatımın belirli bir döneminde -lise yılları- benzer ilişkiler yaşadığımı, iki çift laf etmediğim kızlara delicesine aşık olduğumu, ama artık platonik duygular besleyemeyecek kadar önyargılı düşündüğümü anlattım. “Doğru diyorsun” dedi “ama gönül ferman dinlemiyor”. Kıza açılmasını söyledim, hak verdi, ama bir sorun vardı. Bana anlattığına göre kızlarla konuşurken çok heyecanlanıyor, doğru dürüst cümle kuramıyordu. Kızda son derece embesil bir izlenim bırakmaktan korkuyordu anlayacağınız. Bilirdim o duyguyu, ama aşmıştım artık. Herhangi bir beklentimin olmadığı insanlarla konuşurken çok rahattım, nasılsa bir halt olmayacağını biliyordum çünkü. “Aslında bana yardım edebilirsin” dedi, “Nasıl yani” dedim, “Sen kızla konuşsana”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;“Ben Birleşmiş Milletler barış elçisi miyim amına koyayım” diye çıkıştım. Şu aşk meşk mevzularında üçüncü şahısları aracı olarak kullananları bir türlü anlayamam. Aşk iki kişilik bir oyundur benim kitabımda. Israr etti, “Hadi kanka, yardım et kardeşine” dedi. Ben mutlu değildim bari o olsun diye düşündüm, “Peki konuşurum”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Ayağa kalktı, kolumdan çekti, “Hadi gidiyoruz usta” dedi. Nereye gidiyorduk gecenin bu vakti? Kıza gidiyormuşuz. Yanlış anlamayın, karıya değil, "kıza". İlginçtir adını bile bilmiyor ama nerede oturduğunu biliyordu kızın. Okulun hemen arkasındaki kız yurdunun önüne geldik. O yurdun önünden sayısız defa geçmiştim, kız kesmek için falan değil. Hazırlık binası ile edebiyat fakültesi arasındaydı yurt, hazırlık okurken yemekhaneye gitmek için kullanıyorduk o istikameti. Kocaman bir bahçesi vardı, girişte yoğun güvenlik önlemleri. Turnike, güvenlik görevlileri, kimlik kontrolu, metal dedektörü. Bahçede K9 köpekleri ve ellerinde 45lik taramalı Colt tüfek  bulunan muhafızlar sistemli bir şekilde dolaşıyordu. İçeride yedi adet kule vardı ve her birinin tepesinde birer keskin nişancı nöbet tutuyordu. Tel örgüler dikilmişti binanın dört bir tarafına, üç-dört metre yüksekliğinde, elektrik yüklü. Bir banka kadar güvenliydi. Saat onbiri geçmiş, yurda girişler kapatılmıştı. Ne yapabilirdik ki, girişler açık olsa bile giremezdik zaten, kız yurduydu orası, erkekler için 51. bölge.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;İsmi meçhul dostumun bir planı vardı. Arka tarafa geçtik, çantasından bir sprey çıkardı, tel örgülere sıktı. Birkaç dakika bekledikten sonra gaz sıktığı yere pek de sert olmayan bir tekme attı ve parçalandı tel örgü. Rahatça geçebileceğimiz bir delik açılmıştı, şöyle bir içeri baktım. Avluda sürüyle gardiyan vardı, o an aklıma dank etti ne kadar tehlikeli ve saçma bir iş yaptığımız. Caydım, yol yakınken dönmek istedim. Arkadaşım kabul etmedi. Başımıza gelebileceklerden bahsettim, çok hassas bir mekandaydık, kız yurdu. Gazete başlıklarını süsleyebilirdik, "Kız yurduna gizlice giren sapık öğrenciler terör estirdi". Hapse bile atılabilirdik, hayır hayır değmezdi. Kızla başka zaman konuşamaz mıydı, kaçıyor muydu?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;“Ama seni yakalayamazlar” dedi. “Yarrramı yakalayamazlar” dedim. Bugüne kadar hiç gizli operasyonda bulunmamıştım, tecrübem sıfır olduğu gibi pek de soğukkanlı biri sayılmazdım. 14 yıllık öğrencilik hayatımda adam akıllı kopya bile çekmemiştim. Yoğun güvenlik önlemlerini göz önünde bulundurursak anında enselenirdim. Boşuna tırstığımı söyledi. İtiraz ettim, nesi boşunaydı efendim. Eğer sicilime işlenirse hayatım kayardı. Hapishane köşelerinde kim bilir neler yaparlardı bana, benim gibi körpe bir çocuğu çiğ çiğ yerlerdi o alçak tavanlı koğuşlarda. “Ne hapsi be abi” dedi. Ona izlediğim hapishane dizilerinden bahsettim, duş sahnelerini birer birer tüm detaylarıyla anlattım. Güldü geçti. Hala şaka yaptığımı sanıyordu, haneye tecavüz çok ciddi bir suçtu, özellike hane kız yurduysa. “Kimse seni yakalayamaz” dedi, “çünkü zeki adamsın”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;        &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Yakışıklı mıydım? Hayır.&lt;br /&gt;Karizmatik miydim? Hayır.&lt;br /&gt;Güçlü müydüm? Kesinlikle hayır.&lt;br /&gt;Zeki miydim? Sapına kadar!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Eleman haklıydı, zeki adamdım vesselam. Beni yakalayan güvenlik görevlilerine öyle bir yalan söylerdim ki ne istesem yaparlardı, ne istesem. Ama bastırılmış homoseksüel dürtülerim olmadığından sadece beni görmemiş gibi davranmalarını isterdim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;“Hadi bir aksilik oldu yakalandın diyelim” dedi “Sen ne yazılar yazdın abi, senin gibi bir değeri hapse atabilir mi bu ülke”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Evet yazmıştım, ne muhteşem yazılardı onlar. Modern Türk yazınına yepyeni bir soluk getirmiştim. Eğer hala Türk mizah camiasında kendime yer edinemediysem benim değil onların kaybıydı. Ne anlardı onlar yazıdan! Ancak balon doldururlardı, bir bilemediniz iki cümle. Hayatları boyunca çizdikleri bütün karikatürler benim bir yazıma denk olamazdı. Hayır, onlar çoluk çocuk güldürürken ben sanat yapıyordum. Götürdüğüm yazıları okumuyorlardı bile, çok uzun diyorlardı. Gülüyordum onlara sadece, ha ha ha. Karikatürlerine değil sığlıklarına gülüyordum. Uzunmuş, alt tarafı altı sayfa. Onlara uzun gelirdi tabi, balon dolduruyordu onlar! Ufacık balonlar. Çünkü onların aklı ancak kısa cümlelere yetiyordu. Bir sonraki amatör gününde aynen şöyle diyecektim: “Buyrun efendim, istediğiniz türden bir çalışma getirdim bu hafta. Kısa fakat çok derin bir yazı. Her karakter hakkında sayfalarca analiz yapılabilir. Bir mizah eseri olmasına rağmen toplumumuzun sosyokültürel yapısına dair kapsamlı saptamalar ve sert eleştirilerle dolu. İlk cümle suratınıza tokat gibi çarpıyor, ikinci cümlede biraz toplarlanıyorsunuz ve BOM! Üçüncü cümlede patlıyor bomba, şoke oluyorsunuz. Okuru ters köşeye yatırıyor, bir yandan karnınız ağrıyana kadar gülerken öte yandan hala ne olduğunu idrak edemiyorsunuz. Muazzam bir final. Evet efendim, üç cümlelik bir yazı. 29 kelime, sizin standartlarınıza göre biraz uzun ama mazur görün lütfen. Eğer okuyacak vaktiniz yoksa buyrun alın bu CD’yi. Yazının Kenan Işık tarafından seslendirilmiş versiyonu var içinde. Hem Audio CD hem de MP3 formatı mevcut, ister 5+1 müzik setinizde dinleyin, ister iPod’unuza yükleyip işte, sokakta, arabada, size kalmış. Ses kaydının sonunda Kenan Işık telefon numaramı ve e-posta adresimi veriyor, oradan ulaşabilirsiniz bana. Şimdiden çok teşekkür ederim efendim, Tanrı sizinle olsun” Sonra bir de utanmadan bu ülkede kimse okumuyor ayağına yatıyorlardı. Ulan sen aydın olacaksın üç dört sayfa okumaya üşeniyordun, halk napsın? Dergilerinde yayınlardıkları yazılar da bir boka benzeseydi bari. İstisnalar hariç bağıntısız, amaçsız, anlamsız paragraflar silsilesiydi alayı. O tarz başarısız yazıları kaleme alan dingillerle aynı meslek grubuna mensup olmaktan dahi utanıyordum. Onlar mizah yazarıysa ben başka bir şeydim; bir edebiyatçı, bir filozof, Türk mizahının duayeni. Gün gelecek çok ünlü bir yazar olacaktım ve beni geri çeviren bütün dergiler şapkalarını önüne koyup “Biz ne yaptık” diyecekti. Ama çok geç olacaktı, benim yazılarım ülkedeki okuma oranını arttıracak, önce Avrupa sonra da tüm dünya dillerine çevrilecek, herkes benim kitaplarımı okuyarak kah gülecek, kah düşünecekti. Fakat dergiciler ağlayacaktı, benim gibi bir yeteneği kaçırdıkları için hüngür hüngür ağlayacaktı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Süperzeka beynim benim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;O yurda girecek ve dostuma yardım edecektim, dostlar böyle günler içindi. Sevdiğim birinin üstün yeteneklerime ihtiyacı vardı. Arkadaşımla helalleşip teldeki delikten içeri girdim. Gardiyanların vardiya değişimi yaptığı andan faydalanıp hızlıca arka kapıya gittim. Yerden bulduğum bir saç tokasıyla kilidi açtım. İçerideydim, etrafta lazer sensorları, kamera sistemleri, ısıya duyarlı alarmlar olabilirdi, dikkatli olmam gerekiyordu. Duvarlara sürüne sürüne ilerliyordum, bir yılan gibi. Solid Snake’dim ben, gizlilikti en büyük silahım. Ama yazının başlarında bahsettiğim gibi gerçekçi oyunlar sarmıyordu artık beni. Metal Gear Solid oynadıysam tek sebebi senaryosuydu. Ben daha çok Serious Sam, Painkiller, Left 4 Dead gibi RAM yarattı demeyip düşmanları onar onar öldürdüğüm oyunlardan hoşlanıyordum. Çünkü kanımda vardı bu dürtü. Ben Osmanlı çocuğuydum, bir aklınıza getirin tarihi figürlerimizi: Sırtında top mermisi taşıyan asker, cepheye mermi götüren yaşlı kadın, Battal Gazi, Malkoçoğlu, Medyum Memiş. Bunlardı bizim kahramanlarımız, Anadolu’nun bağrından kopup gelmişlerdi benim gibi. Hayır, biz sinsi batılılar gibi değildik, hiç ajan yoktu tarihimizde. Böl-parçala-yönet taktiğini kullanıyordu onlar, bizler ise Allah ne verdiyse dalıyorduk. Hem zaten duvarda sürte sürte güzelim tişörtüm mundar olmuştu. Koridorlarda bir yiğit gibi kimseden korkmadan, göğsümü gere gere yürüyordum artık. Gölgelerde saklanmıyordum, gölgelere tükürüyordum sadece. Hodri meydan!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Arkamdan biri bağırdı. “Gel buraya” dedim, zerre korkmuyordum ondan. Öyle bir bahane bulacaktım ki gıkını çıkartamayacaktı. Çünkü ben zekiydim, dünyanın en zeki adamı, vücudumdaki bütün kıvrımlar beynimdeydi. Bekçi bana doğru yaklaşırken düşündüm. Büyük ihtimalle okumamış, cahil bir adamdı. Benim dehamın dergi editörleri bile farkına varamazken ilkokul terk birinden anlamasını beklemek biraz hayalperestlikti. O bekçinin karşısına Dostoyevski’yi getirin, bahsetsin suçlu psikolojisinden, bir insanı suç işlemeye iten unsurlardan, dinler miydi bekçi? Hayır. “Onu bunu geç Dosto, nasıl verdim eline dün tavlada” derdi. Tavlaymış, hah! Satranç oyna bari, cahil adam. Hayır anca tavla oynarsın, bir şans oyununda kazanınca atarsın havanı. Onu da zar tuta tuta kazandın zaten tüm kahve biliyor. Nasıl zar tutsun Dostoyevski, adamın elleri yazmaktan nasır tutmuş. Dünya edebiyatına adını altın harflerle yazdırmış adamın koltukaltına tavla tahtası sıkıştırır bizim bekçi, budur onun insanlığa mirası. Sizi zavallılar, ufak zaferlerinizin tadını çıkarın, çünkü gereksiz hayatlarınız sona erdikten sonra mezar taşınızdan başka bir iz bırakamayacaksınız bu dünyada. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Zekama güvenim sonsuzdu ama bekçinin kapasitesi hakkında ciddi endişelerim vardı. Dahiliğin onda dokuzu kaçmaktı ve onda birlik şaft kayma riskini göze alamazdım. Tamamlamam gereken bir görev vardı, ....... bana güveniyordu. Başladım koşmaya. Bacaklarım uzundu, bir çitanınkiler gibi. Benim bir adımım bekçinin iki adımına denkti, kısa sürede fark attım. Arkamdan bağırıyordu “Gaçma amuğaa goduğğğuuummmnnnn”, acaba normalde de sesi böyle miydi yoksa nefes nefese kaldığından mı böyle çıkıyordu diye düşündüm koşarken. Bu şartlarda bekçinin bana yetişmesi olası değildi, fiziksel üstünlük bendeydi. Ama o atletik, uzun, sütunumsu bacakların üstünde kıllı ve yağlı bir göbek, onun da üzerinde her koştuğumda hoplamaya başlayan iki adet yüzde yüz doğal göğüs vardı. Bir dakika içinde nefesim tükendi, dalağım ha patladı ha patlayacaktı. Koşarak alt edemezdim rakibimi. Köşeyi döner dönmez yere attım kendimi, uzandım bir bariyer edasıyla. Beni görmeyip takılan bekçi yere yığıldı. Hemen üzerine çıktım, sağ bileğinden kırdım, sırtına yapıştırıp etkisiz hale getirdim. Tek yapmam gereken onu güvenli bir yere kelepçelemekti. Ama adamın üzerinde kelepçe yoktu, kelepçeleri nerede sakladığını sordum “Bizde gelepçe yok abey” dedi. Belindeki tabancayı gördüm. Silahı elime aldım. Adama ateş etmeyecektim elbette, o bir emir kuluydu, ekmek derdindeydi. Sadece kabzasıyla vurup bayıltacaktım. Silahı ters çevirip indirdim boynuna. Bayılmadı, çığlık attı yalnızca, yeniden vurdum. Yeniden, yeniden, yeniden. Bayılmıyordu, sanırım yanlış noktaya vuruyordum, kafasına vurmaya başladım. Darbelerim etkili olsun diye keline nişan alıyordum. Canı yanıyordu sadece, hala bilinci yerindeydi. Ensesine vurdum, omuzlarına, sırtına, beline, hatta taşşaklarına. Bayılmıyordu adam, Hollywood filmleri yalan söylemişti yine. Adama vurmaktan kolum yorulmuştu ama o hala uyanıktı. Sanki altımda bekçi Hüseyin Efendi değil de Mike Tyson vardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Baktım bekçinin nakavt olmaya niyeti yok, bir odaya kilitleyeyim dedim. Bayılmasa da amı götü kaybetmişti, ayağa bile kalkamıyordu. Sol omzuna girip malzeme odasına götürdüm, ücra bir köşeye oturtup yerden bulduğum başka bir saç tokasıyla kilitledim kapıyı. Michael Scofield elime su dökemezdi. Bina içi güvenliği çökertmiştim, şimdi tek yapmam gereken hedefe ulaşmaktı. Kızın hangi odada bulunduğunu bilmiyordum, telefonuma “adsız” diye kayıtlı dostumu arayıp sormalıydım, bildiğini pek sanmıyordum gerçi ama AVEA içi bedava dakikalarım vardı, sorun değildi. Aradım, telefonu birkaç kez meşgul tonu verip kapandı. Garipti, her AVEA abonesi gibi bu tarz olaylara alışıktım, garipliklere katlanıyordum çünkü hesaplıydı. İsmini, cismini bilmediğim bir kızı nasıl bulacaktım koskoca yurtta? Düşünmeliydim, normal beyinlerin çözebileceği bir problem değildi bu, beni ise birazcık zorlardı. Saksıyı çalıştırma vaktiydi, kuytu bir köşeye gidip düşünen adam pozuna büründüm. Sağ elim çenemdeyken arkamdan biri dürttü. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;AYNASIZLAR, enselemişlerdi beni, duruşmadaki savunmamı planlamaya başlamıştım bile. Arkamı dönmemle basılmadığımı, başıma tüm bunları açan adamın beni dürttüğünü anladım. Ne işi vardı burada? Mevcudiyeti büyük tehlike teşkil ediyordu. Benim gibi bir ajan değildi o, sıradan bir sivildi. İkimizi her an yakalatabilir, tüm operasyonu berbat edebilirdi. Ama içinde bulunduğum şartlar altında onu azarlamak benim profesyonelleğimdeki birinin yapmayacağı bir hataydı, soğukkanlılığımdan taviz vermeden iletişime geçtim.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;              &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Beni mi aradın?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Evet ama telefonun meşguldeydi.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Arkadaşla konuşuyordum ya. Pek kastırmadı değil mi güvenlik?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Çocuk oyuncağıydı.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Senin adın Tomas bunlar sana komas, koçum benim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Yenge hangi odada biliyor musun abi?&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir üst katta, gel göstereyim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Kıllanmıştım, hatunun kızlık soyadını dahi sorsam söylerdi ama ismini bilmiyordu. Buraya nasıl geldiği ise başlı başına bir muammaydı. Ama ona güvenmekten başka çarem yoktu şu anda. Kızı tanımlamasını istedim, fiziksel olarak. “Hani bu sabah kestiğin bir kız vardı hatırlıyor musun” dedi. Demek aynı kıza göz koymuştuk. Kıza kaçamak bakışlar atarken yakalamıştı beni; dostunu yanında tut, düşmanını daha yakınında felsefesini benimsediği için benimle tanışmış, sonradan sıkı bir ikili olmuştuk. Benim için sorun teşkil ediyordu muydu bu durum, diye sordu, kesinlikle hayır dedim. O kızı çoktan unutmuştum bile, dünya ahiret bacımdı bu saatten sonra. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Odanın önüne gelmiştim, en zor bölümdeydi sıra. Güvenlik görevlilerini sivri zekamı kullanarak alt edebilir, çakallığımla her türlü ortamdan sıvışabilirdim ama kızların arasına girdim mi yapabileceğim pek bir şey yoktu. Türk kızları her tipsiz erkeğe potansiyel tecavüzcü muamelesi yapıyordu ve ne yazık ki benim Orlando Bloom’la uzaktan yakından alakam yoktu. Saç sakal birbirine karıştığında hafiften Colin Farrell’a benziyordum ama bu yeterli değildi. İçeride Allah muhafaza linç bile edilebilirdim. Hayatımı tehlikeye atmadan önce bir şeyi öğrenmem gerekiyordu:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;                &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;-Abi, sana bir şey sormam gerek.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sor aslanım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ya kusura bakma ama senin adını unuttum ben, neydi?&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fark etmiştim bir kere bile ismimi kullanmamandan zaten.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Kafam biraz dağınıktı da, neyse sonunda çıkardım ağzımdan baklayı.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bengisu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Efendim?&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hayır, hayır. Benim adım Bengisu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Bengisu’nun Türkiye'de en çok kullanılan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1991.&lt;/span&gt; isim olduğunu biliyor muydunuz? Ülkemizde yaklaşık her &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;29,448&lt;/span&gt; kişiden birinin adı Bengisu ve ismin yaygınlık oranı binde 0.03.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Kulaklarıma inanamıyordum, bu bir mucizeydi. Hayallerim gerçek olmuştu, yeryüzündeki tek erkek Bengisu’nun ben olmadığımı öğrenmiştim nihayetinde. Eğer gizlilik gerektiren bir görevde olmasak zafer şarkıları söyler, sevinç çığlıkları, mutluluk taklaları atardım. Öteki Bengisu fazla sevinmemem gerektiğini söyledi. Ben sevinmeyecektim de kim sevinecekti? Yıllardır süren ezikliğim tarihe karışmıştı. Artık kız ismine sahip olduğumu söyleyen herkese göğsümü gere gere itiraz edebilecektim. İsimler sözlüğünde Bengisu’nun hem erkek hem kız ismi olduğu yazmasına rağmen basım hatası yapıldığına ben bile inanmaya başlamışken gerçek tüm aydınlığıyla ortaya çıkmıştı. “Yanılıyorsun” dedi “Dünyadaki tek erkek Bengisu sensin”. Nasıl olurdu bu, adamın sakalları vardı. Hormonal bir bozukluk muydu yoksa? Peki ya aşık olduğu kız? Öteki Bengisu lezbiyen miydi? Bu iddialarımı duyar duymaz gülmeye başladı, öyle bir şey değil dedi. Yoksa, yoksa uzaylı mıydı? “Yine yanıldın. Ben senim”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;O bendi, ben oydum. Kafam iyice karışmıştı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;“Ben gerçek değilim, bilinçaltının yarattığı bir karakterim” Bütün o diyaloglar kafamdan dışarı çıkmamıştı, yapay zekaya karşı PES oynamıştım, rehberime kendi telefonumu kaydetmiştim, kız yurduna tek başıma girmiştim. Kendi mahsulum hayali arkadaşımın adını bilmediğim için gergin dakikalar geçirmiştim hatta.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Şizofren beynim benim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Bilinçaltıma sinirliydim, neden böyle dalavere yapmış, arkamdan oyunlar oynamıştı? “Sebebi basit” dedi “aksi takdirde senden bir bok olacağı yoktu”. Bilinçaltım kalbimi kırıyordu, böyle bir yorumu hakedecek ne yapmıştım ki ben? “Daha ne yapacaksın ulan” dedi “1,5 liralık dergi için kendini tüm okula rezil rüsvan etmeyi biliyorsun, sikik bir oyunda rekor kıracağım diye saatlerini harcıyorsun, ama gidip bir kıza merhaba bile diyemiyorsun. Ben de insanım lan; sevmek, sevilmek, sevişmek benim de hakkım anasını satayım” Adam gibi söyleseydin ya bilinçaltı, gider konuşurdum kızla. “Hayır konuşmazdın” dedi, haklıydı. Ne kadar sağlam bir geyikçiysem o kadar da fos bir flörtgendim. Tanımadığım bir kızla ıssız bir adaya düşmeden konuşmam pek olası değildi. Beynimin beni tuzağa düşürmekten başka çaresi kalmamış, kankalık müessesini kullanarak aşk ortamlarına sokmuştu. O kızı uzun süredir bilinçaltımda kesiyordum, yurda girip çıkarken görmüştüm kaç defa. Bütün parçalar yerine oturuyordu, biri hariç. Kızın hangi odada kaldığını nereden biliyordum? Bu bilgi tamamen sallamaydı, her türlü permütasyon hesabını yapsam bile hata payı inanılmaz yüksekti.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;                                &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İçime doğdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ne demek içime doğdu, sırf içine doğdu diye girmem o odaya.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bazen en iyisi hislerine kulak vermektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Hislerime sıçayım.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki tamam, hisleri salla. Aşka inanmıyor musun peki?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Yoo inanıyorum.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Güzel.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Aşkın adamı en savunmasız halinde yakalayıp götünden kan alan bir şey olduğuna inanıyorum.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saçmalamayı keser misin lütfen.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Asıl sen saçmalama, bu romantik-komedi numaralarını yutmam ben.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Öyle mi, inanmıyorsun peki, tamam. O zaman bana açıklar mısın, yüksek güvenlik önlemleri alınan bir binaya elini kolunu sallayarak nasıl girdin?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu olm? Bu komplekse sızabilmek için kıvrak zekamla tilki kurnazlığımı...&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bırak lan bu ayakları, iyi ki bir iltifat ettik götün tavan yaptı hemen. Dahi mahi değilsin amına koyayım. Normalde bu yurdun önünden bile zor geçersin sen.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Kırıcı konuşuyorsun.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şimdi geyik sırası değil. Bir mucize gerçekleşti, sıra ikincisinde. Kaderinde yazıldığı için şu an buradasın, kaçamazsın alınyazından. Sonuna kadar geldin, hadi güven bana, içeride kız.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;Romantik beynim benim,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;İçeri girmeden önceki son direktifleri veriyordu bana:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;                                        &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tamam, kendine güven.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Peki.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sakın kızdan gözlerini kaçırma.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Anlaşıldı.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saçını düzelt.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Düzelttim.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Keşke daha düzgün bir şey giyseydin gelmeden.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Üzerimde en sevdiğim tişört var, &lt;a href="http://images.victoryrecords.com/products/VT352-TS.jpg" target="_blank"&gt;Between The Buried And Me tişörtüm.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Evet sorun da bu zaten, "senin" en sevdiğin tişört.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ne demeye çalışıyorsun?&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Demek istiyorum ki bu tişört senden başka kimseye hiçbir şey ifade etmiyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Bu tişörtten Türkiye’de sadece bende var, tamam mı? Üstelik sakın bana bu baskı kötü deme.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hayır, gayet güzel baskısı, logo da başarılı. Hatta The Silent Circus gelmiş geçmiş en efsane albümlerden biri.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Yani.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fakat sence o kız Between The Buried And Me nedir biliyor mudur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Hiç sanmıyorum.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki bu binada kalan herhangi biri biliyor mudur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Kesinlikle hayır.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki bu şehirde bilen kız var mıdır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Adını duymuş birkaç tane olabilir, ama dinleyeni yoktur muhtemelen.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Olsun, yine de en sevdiğim tişörttü ve kendime güvenimi ikiyle çarpıyordu. Başladığım işi bitirmeliydim. Ne maceraydı ama, acaba içerideki kız biliyor muydu onunla tanışabilmek için neler yaptığımı? Ben bile birkaç dakika öncesine kadar farkında değildim gerçi. Ne hikaye, bir destan adeta. Nasıl tanıştığımızı soranlara uzun uzun anlatacaktım olanları, inanmasalar bile umrumda değildi, şu an tarih yazıyordum. Kapıyı sessizce açıp içeri girdim. Karanlık bir odaydı, yalnızca pencerenin birinden hafif bir ay ışığı hüzmesi sızıyordu içeri. O da müstakbel sevgilimin üzerineydi. Ne hikaye, romandan aşağı kalır yanı yok. Yanına gittim, ne de tatlı uyuyordu, uyandırmaya kıyamıyordum ama yapmalıydım. Benden başka kimsenin göremediği Bengisu’nun dediği gibi kaçamazdım kaderimden. Hafifçe dürttüm, tepki vermedi. Biraz daha sert dürttüm, kafasını öbür tarafa çevirdi. Bu sefer şiddetli dürttüm, hatta salladım ve uyandı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Ah o gözler, ilk defa bu derece yakından görüyordum onları. Kanlı ve çapak dolu olmalarına rağmen ay ışığını mükemmel yansıtıyorlardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Kız gözlerini açtıktan sonra biraz affalladı ve beni tanımlar tanımlamaz çığlık atmaya başladı. Sapık diye bağırıyor ve kendini benden uzaklaştırıyordu, elinde yastık tüm gücüyle vuruyordu desem yalan olur. Bunların hiçbirini yapmadı, normalde insanlar uyandırıldıklarında&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;-özellikle gecenin bir yarısı- huysuz davranırken o tam zıttını yapıyordu. Çünkü farkındaydı karşısındakinin Colin Farrell’ı andıran potansiyel bir tecavüzcü değil hayatının aşkı olduğunun. Beni bekliyordu yıllardır ve sonunda gelmiştim. Yatağın üstüne bağdaş kurdu, yanına oturdum. Konuşmuyorduk, hayır açıklama yapmamıza gerek yoktu. Koluma girmişti, ne sıcaklık, ne mutluluk. O kadar uzun süre geçmişti ki koluma bir kız girmeyeli. Adını sormamın zamanı gelmişti, içimden bir ses Alev diyordu. Ne güzel bir isim, Alev. İddialı ve bir o kadar da doğal. Bengi”su” ve Alev, çelişkili iki isim, muazzam bir dilemma, yin ile yang, doğanın vazgeçilmez iki unsuru. İsmini sordum, ağzını açtı benim ve diğer Bengisu’nun yavuklusu :“Benim adım VIZZZZ”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Orospu çocuğu beynim benim,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Yine yapmıştı yapacağını! Alay ediyordu benimle, karşımdaki kız öteki Bengisu kadar gerçekti. Nasıl kanmıştım bu maskaralığa, eminim katıla katıla gülüyordu şu an bana, yüzyılın işletmesine imza atmıştı. Diğer bütün organlarıma anlatacaktı beni nasıl tongaya düşürdüğünü. Böbreklerim o kadar çok gülecekti ki muhtelemen bir hafta ishal olacaktım. Kızı ittim, nasılsa gerçek değildi, acımazdı canı. Kafamı duvara vurmaya başladım, sağdan sağdan vuruyordum. Gelecek yıl ÖSS’ye gireceğimden matematiksel işlemleri yapan sol lob bana lazımdı. Ölen beyin hücrelerimin geri dönmeyeceğini biliyordum, sikime kadar yolları var, istemiyordum artık onları. Bağırıyordum, bilincimin altına üstüne küfürler saydırıyor ve sert bir şekilde kafamın sağ tarafını duvara çarpıyordum. Yalandı hepsi, yurtta falan değildim, büyük ihtimalle şu an bizim apartmanın boşluğunda çığlıklar atıyordum. Az önce gece bekçisini değil de komşulardan birini takoz cep telefonuyla pataklayıp asansöre koymuştum. Maceram karman çorman bir dizi halüsinasyondan ibaretti.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;“Napıyorsun” diyordu Alev. Adı Alev değildi belki de, hatta hayalgücümün ürünü olduğu için istediğim adı koyabilirdim ona. Hayriye diyebilirdim mesela ironik bir şekilde, ya da Galatasaray'ın bu sezon renklerine bağladığı Fildişi Sahilli sağ kanat oyuncusu Abdul Kader Keita. Buldum, buldum, onun adı bundan sonra Bengisu olacaktı. Kız ismiydi nasılsa. Kolumdan çekiyordu ama tenim kandırıyordu beni. Beş duyuma da inanmıyordum artık, hepsi benimle taşşak geçmek için ellerinden geleni ardına koymuyordu. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Hayal gördüğümün farkında olsam da bulunduğum ortamdan kurtulamamıştım, şov daha yeni başlıyordu. Diğer kızlar uyandı ve çığlık atmaya başladılar. Sapık, sapık diye bağırıyorlardı. Bazıları ağlıyordu, hayatlarının en korkunç gecesiydi. Oraya ait olan en son şeydim, uçakta açık cep telefonu, apartmanda köpek, AKP kabininde bıyıksız milletvekili, kız yurdunda erkek, üstelik yakışıklı olmayan bir erkek, pek de zeki sayılmayan bir erkek. Kızların çoğu makyajsız olduklarından zombi gibi görünüyordu. Gözlerinin altında bir değil dörder çizgi vardı. Nefes alamayan ciltleri pörsümüş, yanakları Ege kıyılarından bile daha girintili çıkıntılı hale gelmişti. Alev onlar gibi değildi ama. Sabahki halinden farkı yoktu, hala sivilceliydi, saçları dağınıktı. Üzerime üzerime gelen kızlar korku filmini andırıyordu, hani zombilerin şehri ele geçirdiği filmler. Ya da Left 4 Dead. Onar onar geliyorlardı. Ne yazık ki bölüm başında silah almayı unutmuştum. Makyajsız,  pijamalı, parmakarası terlik giymiş kızlar, gülle gibi kocaman çantalarını üzerime fırlatıyorlardı. Odanın içindeki kız sayısı gittikçe artıyordu. Yurt mevcudunun yarısı bir odaya doluşmuş beni dövüyordu. Yere yatırmışlardı beni, uzun ve ojesiz tırnaklarıyla tırmalıyorlardı vücudumu. Emindim bu olay bittikten sonra üzerimde bir tane bile çizik izi olmayacağından. Karşılık vermiyordum o yüzden, yaslanmış eşeğin sudan gelmesini bekliyordum. Arka taraftaki kızlardan birinin “Aaa yoksa o Colin Farrell mı” dediğini duydum. Arkadaşının “Hayır, tecavüzcünün teki” demesiyle makyaj çantasını kafama fırlatması bir oldu. Cani diye bağırıyordu kimi, kimi polisi arayın diyordu. Bazıları patlamış mısır almış, Cuma gecesi linçinin tadını çıkartıyordu.  Ellerinde meşalelerle dolaşan tipler bile görüyordum. Alev, Hayriye, Abdul Kader Keita ya da 3. Bengisu ise diğerlerini durdurma gayretindeydi. Azgın kalabalığa karşı tek başına korumaya çalışıyordu beni. O bana aşıktı, evet bilinçaltı karakterim bana aşıktı, ne kadar da şanslı bir adamdım ben. Etraf bulanıyor, gözlerim kapanıyordu. Bunun ne demek olduğunu biliyorsunuz. Evet, bir kabusun daha sonuna geldik sevgili okurlar. Yayında ve yapımda emeği geçen herkes adına sizlere teşekkür eder ve mutlu birer haftasonu dileriz.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Beyinsiz beynim benim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Gözlerimi gökyüzüne karşı açtım. Takımyıldızlar çocuk kitaplarındaki birleştirilmeyi bekleyen noktalar gibi dizilmişti, Küçük Ayı, Herkül, Büyük Ayı, Hasan Mezarcı ve diğerleri. Hepsi bana bakıyordu sanki. Hayatımda ilk kez açık havada uyumuştum, güzel bir duyguydu, daha sık yapmalıydım. Bir banka uzanmıştım ama yumuşak bir şey vardı kafamın arkasında. Çantamdır heralde diye düşündüm. Ama tutulmuş boynumu hafifçe sola çevirince yanıldığımı fark ettim. İki kişinin gölgesi düşüyordu yere, birisinin dizindeydim, o biri Alev’di. Yurdun bahçesinde oturuyorduk. Uyandığımın farkına varır varmaz çok sevindi, nasıl hissettiğimi sordu. Hareket edemiyordum, bir patlıcan kadar morarmıştım, rüzgar bile acıtıyordu vücudumu, bedenimde kıldan çok çürük vardı. Sağ eliyle okşadı yüzümü. Titriyordu eli, kemikleri seçiliyordu ve bembeyazdı. Pijamasının üstüne ince bir süveter giymiş ve belli ki saatlerdir dışarıda bekliyordu. Donmak üzereydi garibim ama şikayetçi değildi. Tipik kızlar iki dakika soğuğa maruz kalınca Azer Bülbül gibi titremeye başlar ve sanki dünyanın klimasını ben ayarlıyormuşum gibi trip üstüne trip -bu kelimeyi hala sevmiyorum- atardı. Alev o kızlardan değildi, belki de Alev kız bile değildi. O kadar çok şey gelmişti ki başıma son 24 saatte, doğmakta olan güneşe dahi güvenemiyordum. Fakat içinde bulunduğum fiziksel hal -eşeğin sudan gelmesi, hatta damacana doldurması- soğuk havaya rağmen Alev’in sıcaklığı, en önemlisi de bana bakış şekli yaşadıklarımının bütünüyle halüsinasyon olmadığının göstergesiydi. Sanırım yanılmıştım, Alev gerçekti, öteki Bengisu hariç her şey gerçekti. Tamam yurttaki güvenlik önlemleri, kuleler, K-9 köpekleri, keskin nişancılar da hayalgücümün ürünüydü, ama onların haricinde her şey yüzde yüz gerçekti.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Olan biteni psikolojik dengesi bozulmamış birinden öğrenmeliydim. Alev’den yaşananları kısaca anlatmasını istedim. Söylediğine göre yurttaki kızlar tarafından bokum çıkana kadar dövülmüştüm, son anda kurtarmıştı beni. Yalvar yakar kızları polis çağırmamaya ikna etmişti. Kimse beni yurdun içinde istemiyordu, o yüzden dışarıda bekliyorduk. Tek başıma sokakta yatmama razı olmamıştı, kucağında uyuyakalmıştım. Ah Alev, bu kadar zahmete gireceğini bilsem sabahleyin okul bahçesinde konuşmaz mıydım seninle. Ama zerre şikayetçi durmuyordu, hatta bilincimin yerine gelmesi onu oldukça sevindirmiş, uzun ve zorlu bekleyişini bir anda unutturuvermişti. Bir ev kadını gibi verilen görevi kabullenmiş,  kayıtsız şartsız yerine getirmiş ve ancak bir annenin evladına gösterebileceği kalibredeki şefkatle dizlerine yatmama izin vermişti. Saat beşti, yani beş buçuk saattir başımda bekliyor demekti bu. Gözlerinden anladığım kadarıyla bir damla bile uyku girmemişti. Biricik Alevim benim, ben kendi yaptıklarımla övünürken, o beni çoktan geçmişti. Hala Alev dediğime bakmayın, ismini bilmiyordum. Adını&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;sordum, Alev dedi. Şüphelerim geri dönmüştü, beynim nerede duracağını bilmiyordu, sakız gibi uzatmıştı şakayı.  Herşeyin bir sınırı vardı, o ana kadar yaptıklarının hepsini bir yere kadar anlayışla karşılasam da bu bardağı taşıran son damlaydı. Tam kafama okkalı bir yumruk geçirecekken Alev güldü “Tüm gece bana Alev deyip durdun, nerden estiyse artık. Gerçek adım Arzu”. Alev kadar olmasa da güzel isimdi Arzu, tutku vardı içinde. R içermesi telaffuz ederken biraz zorluk çıkartacaktı ama olsun, yine de hoş isimdi.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-8534478581960014080?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/8534478581960014080/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=8534478581960014080' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8534478581960014080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8534478581960014080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/08/bugune-kadar-yazdgm-en-uzun-yaz.html' title='Bugüne Kadar Yazdığım En Uzun Yazı'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-7796087246954140111</id><published>2009-07-26T18:06:00.030+03:00</published><updated>2009-07-27T14:36:24.589+03:00</updated><title type='text'>Hayır, İşletme Okumuyorum</title><content type='html'>At/avrat/silah, Metin/Ali/Feyyaz, iyi/kötü/çirkin, 3/4/5 Pisagor üçgeni, MFÖ, Nescafe üçü bir arada... Daha birçok mükemmel üçlü sayabilirim. At/avrat/silah tamamen bana ters bir üçlü olsa da toplumun belirli bir kesmi için hayat felsefesi teşkil etmesini anlayabilirim mesela. Atın yoksa avratlar bakmaz, silahın yoksa atını ve avradını koruyamazsın, avradın yoksa silah ve atla bir takım ihtiyaçlarını gideremezsin. Tamam bazıları at ile giderebilir ama tasvip ettiğim bir yöntem değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda saydığım üçlülerin ortak noktası birbirlerini tamamlayan olgulardan oluşmaları. Ben de bir üçlünün parçasıyım. Ben, Alp ve Batu. Alp grubun yakışıklısı, eğer yabanileşmediysek Alp’in sayesindedir. Kızlarla aramızdaki yegane köprüdür kendisi. Beni zaten biliyorsunuz, grubun beyniyim. Aslında pek zeki sayılmam ama diğer alanlarda tamamen vasıfsız olduğumdan bana zeki diyorlar. Bir de tayfanın diğer iki üyesinin aksine az buçuk okumuşluğum ve yazmışlığım vardır. Kaldırım filozofu, abaza edebiyatı. Ne kıraathane, ne de Starbucks, iki arada bir deredeki sevgili yazarınız. Batu ise çetenin neşe kaynağı. En bunalım halinizde bile sizi kahkahalara boğabilir Batu, çok matrak çocuktur. Matrak dediysem Cem Yılmaz, Ata Demirer gibi değil, farkında olmadan espri yapar. Bazen sakarlık, çoğu zaman mallık, istemdışı komedi ustasıdır. Alp olmasa insanlıktan çıkarız, ben olmasam kültür-sanat yoksunu oluruz, Batu olmasa gülmek nedir unuturuz, hepimiz tripodun birer ayağıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Alp son zamanlarda bir garip davranıyor. Bir baraj gölü kadar durgun, henüz sinirlenmemiş Yalçın Küçük kadar sessiz. Tamam hepimizin kötü zamanları olabilir ama benim tanıdığım Alp hiçbir şeyi kafaya takmaz. Rahatlıkla Kaygısızlar ailesinde kendine yer edinebilecek kapasiteye sahiptir. Alp hayatını ( )’a -anladınız siz- adamış bir adamdır. Kendisiyle arkadaşlık edecekseniz şu tarz diyaloglarla alışmanız gerekiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Selamın aleyküm.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Aleyküm selam.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Abi geçen Funda’yla beraber film izliyorduk bizde. Filmin ortasında elini pantolonuma soktu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamını anlatmaya gerek yok. Zaten çok meraklı değilim Alp’in seks maceralarına ama kaçışı yok, illa anlatır. Alp ile buluşmadan önce beynime sistem geri dönüş noktası alırım. Uçkur günlüklerini anlattıktan sonra sistem geri yüklemesi yaparım, böylece hafızamda gereksiz yer kaplanmamış olur. Adam depresyonda olsa bile tek postada düzelir. Yakışıklı çocuk, işini de biliyor, bir elinde cımbız bir elinde ayna çok da sikinde dünya. Ama şu an gün batımındaki bir gölge kadar silik. Onu böyle görmeye hiç alışık değilim ve dürüst olmak gerekirse korkuyorum. Sekse olan düşkünlüğü göz önüne alındığından zührevi bir hastalığa yakalanma ihtimali pek de düşük değil Alp'in. Derdini soruyoruz, yok bir şeyim diyor ağzı, anlat anlat bitmez diyor gözleri. Batu formda olmasına rağmen bırakın gülme krizine girmeyi sırıtmıyor bile, borsa haberlerini sunan zombileşmiş spikerler gibi yorgun mizacı. Zaman herşeyin ilacı diye avutuyoruz kendimizi ama bir hafta geçmesine rağmen Alp’de bir düzelme yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava gavur amı gibi yanıyor. Suratımdaki ter damlalarına balıklama dalıyor sinekler. Adeta jakuzi keyfi çekiyorlar bedenimde. Kendime tokat ata ata öldürüyorum omurgasız ibneleri, terime sinek kanı bulaşıyor. Tadına bakıyorum, zafer tadı var ter-sinek kanı karışımında, biraz da tuzlu. Batu’yla beraberim, parkın birinde oturuyoruz. Bakkaldan gazete, gazoz aldık. İşe yaramaz haftasonu ekini Batu’ya verdim, asıl gazeteye ben bakıyorum. Asıl gazete de işe yaramaz aslında, ama olsun gündemden kopmamak lazım. Gazeteyi okurken yüksek oktavdan bir hasiktir çekiyorum. Batu ne gördüğümü soruyor, hemen gazeteyi eline tutuşturup gösterdiğim haberi okumasını istiyorum. “Aman Allahım” diyor Batu “İnanmıyorum, Cem Garipoğlu Mars’ta görüntülenmiş”. “Hayır Batu, o değil bir altındaki habere bak” diyorum. Okumaya başlıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:times new roman;font-size:130%;"  &gt;&lt;br /&gt;HANİ DÜZMEZDİ!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Beykoz’da yaşayan Hüseyin Düzmez (53), genç yaştaki oğlanlara tecavüz ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Hüseyin Düzmez’in kurbanlarından A.M.’nin şikayeti üzerine harekete geçen emniyet ekipleri yaptıkları soruşturma sonucu Hüseyin Düzmez’i suçlu buldu. 21 Ağustos’da hakim karşısına çıkacak Hüseyin Düzmez’in 8 ila 22 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması bekleniyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batu gülüyor. Komik bir şey mi var diye soruyorum. “Daha nolsun abi, A.M. puhahaha” diyor ve kahkaha tufanına kaldığı yerden devam ediyor. “Mal herif, A.M. dediği Alp Maraz” diyorum. “Eeeee” diyor. “Bizim Alp” diyorum, “Siktir lan taşak geçme” diyor. Ve Alp'in soyadının Naraz olduğunu söylüyor ama istihbarat kaynağı Batu olduğundan pek ciddiye almıyorum. Yani siz olsanız ampülü Ediz Hun'un icat ettiğini zanneden birine güvenebilir miydiniz? Aynen, ben de aklın yolunu seçiyorum. Seslerin yükseldiği, el kol hareketlerinin hafiften coştuğu, eski defterlerin açılıp Batu'nun itinayla göt edildiği bir oturumdan sonra Batu tayfamızdaki hiyerarşiye istemeyerek de olsa boyun eğiyor ve Alp'in soyadı konusunda yanıldığını kabul ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat yoğun ısrarlarıma rağmen hala Alp'in tecavüze uğradığına inanmıyor, onu işlettiğimi zannediyor. Aslında haksız da sayılmaz zira Batu’nun saftirik kişiliğinden faydalanarak sayısız defa işlettik fakat bu sefer şaka yapmıyorum. “Hayır, hayır. Siz yine beni kandırmaya çalışıyorsunuz, ama yemem artık o numaraları.” Az önce kendime attığım tokatlardan biraz daha şiddetlisini Batu’ya yapıştırıyorum, “Burada kankamız tecavüze uğramış sen hala işletme sanıyorsun”. Gazetedeki resmi gösteriyorum, mozaiklenmiş bir vesikalık, altında “Hüseyin Düzmez tarafından cinsel istismara uğrayan A.M.” yazıyor. Resimdekinin Alp olduğunu iddia ederken 50 metre ileriden yaklaşan Alp’i görüyoruz. Gazeteyi saklıyorum ve Batu’ya az önce okuduğu haberi unutmasını, Alp’e hiçbir şey çaktırmamasını, her zamanki gibi davranmasını tembihliyorum. Batu dert etmemem gerektiğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alp yanımıza geliyor. “Naber lan ibne” diyor Batu, ama cümle tam biterken kırdığı potun farkına varıp kafasını eğiyor. 13 saniyelik sessizliğin ardından Batu’ya kısa ama sert bir fırça bakışı atıyorum ve “Nasılsın abi” diyorum Alp’e. Yine midesinden konuşuyor. Oturalım, muhabbet edelim diyorum ama kendisinin bile emin olmadığı bir bahane uyduruyor. Bak gazoz aldık diyorum “Yaaa abiii, benim şey var, şeetmem lazım, şeyden önce” diye geveliyor. Batu “Kancıklık yapma Alp” diyor, Alp’den izin alıp Batuyla başbaşa kalıyorum. “Sen gerizekalı mısın” diyorum, “cidden sende zeka geriliği var”. Abi ya sen demedin mi her zamanki gibi davran diye itiraz ediyor. Aramızda şiddetli bir tartışma patlak veriyor, şiddeti azalır azalmaz Alp’in uzaklaştığını görüyorum. Adımları paytak paytak, ters ilişkiye girdiğine dair bir gösterge daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen Batu’yla olağanüstü hal toplantısı yapıyoruz. Son derece hassas bir konu ve nasıl davranmamız gerektiğine dair en ufak bir fikrimiz bile yok. Batu hala inanmıyor, belki de inanmak istemiyor. “Bir erkeğin başına gelebilecek en kötü şey” diyorum, haklı olduğumu söylüyor .“Yani haklısın abi. Şu Hüseyin Düzmez’in tipine bak, yaşlı başlı adam, götündeki kıllar ağırmış. Eli yüzü düzgün biri olsa bi yere kadar”. Hiç gülecek halim yok ama Batu yine de Batuluğunu yapıyor. İzlememiz gereken strateji hakkında derin derin düşünüyoruz. Eğer çok üstüne gidersek onu kendimizden uzaklaştırabiliriz, fakat kayıtsız kalmamız da mümkün değil. Batu olaya inanmamakta ısrarcı, gel benimle diyorum. Bizim eve gidip MSN’e giriyoruz. Alp’in iletisinde “Herşeyin aq” yazıyor. “Bak Batu, bir insan iletisine ‘herşeyin aq’ yazıyorsa ya inanılmaz tırttır ya da dibe vurmuştur. Alp’i çocukluğundan beri tanıyoruz, sence hangi şık akla daha yatkın” dememle Batu ağlamaya başlıyor. Hıçkırarak bir şeyler anlatmaya çalışıyor,sakinleştiriyorum, sarılıyoruz ve her şeyin düzeleceğine dair söz veriyorum. Daha önce Audrey Bitoni’nin ağladığı omuzda şimdi Batu ağlıyor. Birazcık hüzünlendikten sonra asıl mevzuya dönüyorum. “Güçlü olmalıyız Batu, Alp’in bize her zamankinden fazla ihtiyacı var”. Gözyaşlarını siliyor, kendine çeki düzen verip ne yapmamız gerektiğini soruyor. “Bize sadece bir kişi yardım edebilir” diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Soru&lt;/span&gt;:  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sayın Hocam, bizim bir arkadaşla ilgili sorumuz. Kendisi gayet yakışıklı, düzenli bir seks hayatı var ve bize söylediğine göre penisi 19 santim. Uzun yıllardır tanırız ve gayet mutlu, hayat dolu bir adamdır. Fakat geçen gün gazetede yaşlı bir adam tarafından tecavüze uğradığını okuduk ve o günden beri morali çok bozuk. Bizim olaydan haberdar olduğumuzu bilmiyor, ama o olduğundan eminiz. Endişelenmeye başladık, acaba kendisini düzeltmek için ne yapmalıyız? &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;RUMUZ&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;: Beykoz Boys_89&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cevap&lt;/span&gt;: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ula bir siz eksiktiniz! Adınız Beykoz’un oğlanları, ama ben size diyorum Beykoz’un soytarıları(!) Bugüne kadar binlerce saçma soru aldım ama sen saçması sizinkisi. Kimisi dedi kız arkadaşımla ilişkiye girerken prezervatif yerine deney tüpü kullandım, hamile kalır mı; kimi dedi erkek arkadaşım kulak deliğime boşaldı, kulak zarım delinmiş midir. Hepsine amenna dedik, cevap verdik, maksat halkımıza hizmet olsun dedik ama artık burama kadar geldi. İşiniz gücünüz yok mu evladım sizin, kafayı böyle şeylere neden yoruyorsunuz? Siz kiminle ediyorsunuz alay, işkembeden atmışsınız bir olay, Haydar Hoca kanar mı kolay kolay, dünya gezegen uydusu ay! Hadi yavrum şinanay şinanay, inşaat sahasından geçiyorsun, aman yürürken dikkat et, kafana düşmesin kalay (bir maden çeşidi).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir dakika, Haydar Dümen bizimle dalga mı geçti” diyor Batu. Bazen keşke Batu kadar saf olabilsem diye geçiriyorum içimden. “Yanlış yaptık Batu, hem de çok büyük yanlış. Haydar Dümen kim ki ona güvenerek iş yapıyoruz. Haydar Dümen medyanın şişirdiği bir balon, o ne anlar cinsellikten, psikolojiden, tecavüzden. Adam yazısını yazar, parasına bakar. Kendisinden şifa umup da dalga geçtikleri çok mu umrunda sanki herifin. Alp’in çektiği ısdırabı bilen biri lazım bize, o azabı tatmış biri, Alp'in bulunduğu cehennemden geçmiş biri”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benimle görüşmeyi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim İpekciğim” diyorum. İpek tanıdığım en güzel kızlardan biri. Aslında ondan daha güzel kızlar tanıyorum ama götleri kalkık olduğundan İpek hepsinden güzel geliyor bana. Telefonda sesimin çok gergin geldiğini söyleyip önemli bir şey olup olmadığını soruyor. Yakın bir arkadaşımın tecavüze uğradığını söylüyorum. Elimi tutuyor, gözbebekleri büyüyor, gözleri sulanıyor ve çok üzüldüğünü söylüyor. Gerçekten hakikatlı kız İpek. Konuşamıyorum, burnumdan derin derin nefes alıyorum sadece. Burnumda sümük biriktiği için “hmmmffsss, hmmmmmfffffssss” sesleri geliyor. Nefes verirken sol burun deliğimden katı bir sümük parçası fırlıyor, ani bir iç çekişle ait olduğu yere iade ediyorum. Duygu ve mukus yüklü sessizliği o bozuyor, “Arkadaşının adı ne”, Alp diyorum. Şaşırıyor, malumunuz alışılagelmiş bir vaka değil. Yeterince sustuğuma karar verip derdimi anlatıyorum. “Alp gerçekten çok kötü durumda İpek. Ona yardımcı olmak istiyorum ama neler hissettiğini bilemiyorum. Belki sen bizi aydınlatabilirsin”. Nasıl yani diyor. “Yani sen güzel bir kızsın ve eminim yolda laf atanlar, otobüste değdirenler oluyordur”. Aynı şey değil diyor, “Ya İpek ha taciz ha tecavüz hasta etme adamı” diye çıkışıyorum. Tırsıyor, özür diliyor, yardımcı olmak için elinden geleni yapacağını söylüyor. Teşekkür ediyorum. Tecavüze uğradığını nereden bildiğimi soruyor, çantamdan gazeteyi çıkartıp ilgili haberin bulunduğu sayfayı gösteriyorum. “Oha ya” diyor “Cem Garipoğlu Mars’a kaçmış”. Bir alttaki haberi okumasını rica ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İpek de çare olmadı. Batu ile kara kara düşünüyoruz. Yok mudur koskoca memlekette bu tarz mağdurlara yardımcı olan bir mecra? Terapi grubu ya da o tarz bir şey. “Merhaba benim adım Alp ve götten sikildim” dedikten sonra milletin alkış patlattığı toplantılar. Yok, yok, yok. Sadece düşkünler evi var o da şiddet görmüş kadınlara hizmet veriyor. Ülkemizde ırzına geçilmiş erkekler arası sosyal dayanışma sıfır. Alp’in hali hala içler acısı. Elimize yüzümüze bulaştırmamak için fazla üstüne gitmiyoruz çocuğun, kesinlikle profesyonel yardıma ihtiyacımız var, ama profesyonel yardıma yetecek paramız yok. Kimseye de anlatamıyoruz derdimizi. Annesine babasına söylesek utancından evi terk eder, keza arkadaş çevresine anlatırsak insan içine çıkamaz. Şu an yapabileceğimiz tek şey araştırma. İnternette tecavüze uğrayan erkekler diye aratıyoruz, “Bunu mu demek istediniz, tecavüze uğrayan kadınlar” diyor Google, o bile anlamıyor halimizden. Biraz daha araştırma yapıyoruz sanal ağda, tecavüzle alakalı psikolojik bilgilere ulaşmaya çalışırken tek bulabildiğimiz pornografik paylaşım yapılan forumlardaki başlıklar oluyor: “50lik dede 18lik çıtıra dayıyor (tecavüz) ***Killa_Cenk*** farkıyla”, “Coşkun halt etmiş, asıl tecavüzcü budur”,“Meraklısına kilisede tecavüz filmi -rahip zenci-” vb...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Nereye gidiyoruz abi?&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sürpriz Alpciğim, sürpriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Bari gözümdeki bandı çıkarsan.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sürpriz bozulur Alpciğim, sürpriz bozulur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediye otobüsündeyiz, herkes bize bakıyor. Hep filmlerden özenip yapmak istediğim şeylerden biridir şu bant muhabbeti, ama toplu taşıma aracında hiç de hayal ettiğim gibi olmuyor. Müslüman mahallesinde işporta salyangoz tezgahı kurmuş gibi hissediyorum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Vardık mı?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Az kaldı Alpim. Ha gayret.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir otobüs, bir metro ve bir minibüsten sonra hedefe ulaşıyoruz. Minibüsten iniyoruz, gökdelene doğru ilerliyoruz. Ah gökdelenler, modern çağın çınar ağaçları. Metropol insanları güneşin haddini aştığı günlerde devasa gölgelerinde uzanıp nefes alıyorlar. Fakat betimleme ve sosyal tespit yapmanın zamanı değil, halletmem gereken önemli işler var. Bir kolumda Alp, metal dedektöründen geçiyoruz. Asansöre girip 7. kata çıkıyoruz. Stüdyoya girmeden önce Alp’in gözbandını çıkartıyorum. Nerede olduğumuzu soruyor. “Şimdi Alp” diyorum “Son günlerde epey keyifsizdin. Batuyla sana bir güzellik yapalım dedik. Hani şu çöpçatanlık programları var ya, onlardan birine yazdırdım seni. Stüdyoya girip gerekli belgeleri imzalayacağız. Sağlam hatun düşüreceksin abi, güven bana”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alp’i makyaj odasına alıyorlar. Dikkat ettiyseniz televizyona çıkan kimsenin saçı dağınık değildir, yüzü pürüzsüzdür, tıpkı vesikalık gibi. Çünkü makyaj odasında bir nevi “photoshop”lanırsınız. Ama yüzünüzün layer layer işlenmesi de yetmez. Stüdyo ışıklandırmaları, kamera açıları, işi ne tarafa bakmanız gerektiğine dair bilgi vermek olan görevliler bile vardır televizyon kanallarında. Kadın, erkek farketmez. Televizyonda herkes kusursuz görünmelidir. Alp zaten yakışıklı çocuk, fazla uzun sürmez diye düşünüyorum ama yanılmışım. Bir cerrah dikkatiyle kaşları alınıyor, ressam edasıyla yanaklarına fondoten sürülüyor, saçları sürekli taranmaktan yarısı dökülüyor. Bir buçuk saatlik operasyondan sonra Alp yetmiş milyonun karşısına çıkmaya hazır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyircilere bakıyoruz, alayı yaşlı teyzeler. “Doğru programa geldiğimizden emin misin” diye soruyor Alp. “Şöyle Alp” diyorum “Heralde seyirciler abazalık yapmasın diye damsız almıyoruz demişler. Bizim kadınları bilirsin zaten, tüm gün evde oturmaktan bulanıyorlar, çok meraklılar bu tarz şeylere. Merak etme sen, 10 numara hatunlar olacak yarışmada”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alp’in eline bir maske tutuştuyorlar. Maske dediğim bildiğiniz karton parçası, arkadan lastikle bağlamışlar. Maskeye ne gerek vardı diyor Alp. “Yarışmanın formatı böyle, kızlar seni göremeyecek, onları tatlı dilinle tavlamak zorundasın. Ama sen herşeyin üstesinden gelirsin koçum, yüzümü kara çıkartma benim” diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzgünüm Alp, gerçekten çok üzgünüm. Böyle olsun istemezdim ama başka çarem yoktu. Senin balmumu gibi erimene tanıklık edemezdim. Keşke bu kadar ileri gitmem gerekmesiydi, ama emin ol senin için en iyisi neyse onu yapıyorum. Zamanı gelince bana teşekkür edeceksin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...teşekkür edeceksin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bayanlar baylar, Melahat Yıldız’la Yıldızlar Geçidi başlıyor”. Stüdyoda bir alkış kopuyor ve Melahat Yıldız sahneye dalıyor. “Evvvveet hanımlar, bir Yıldızlar Geçidi’ne daha hoşgeldiniz”. Teyzeler ayakta, bileziklerin ardına saklanmış tombul ellerini dağlıyorlar. “Yine dopdolu bir programla karşınızdayız”. Bir alkış daha, acaba Melahat Yıldız formalite dışı bir cümle kurduğunda napacaklar, gerçekten de çok merak ediyorum. Melahat Yıldız bir estetik cerrahi tahtası. Suratına o kadar çok botox yapılmış ki cildi deriden ziyaden plastik gibi duruyor. Burnunun trigonometrik değeri mükemmel. Bir havuzu doldurabilecek kadar silikon enjekte edilmiş göğüslerini geniş dekolteli bir tuvaletle sergiliyor. Kendi ekseni etrafında 360 derece dönüp seyircilere nasıl göründüğünü soruyor ve tahmin edin noluyor? Evet bildiniz, “koccaman” bir alkış. Normalde “Ben güzel miyim” diye soran ve olumsuz yanıt kabul etmeyen kadınlardan narsist tutumları dolayısıyla nefret ederim, ama Melahat Yıldız’a hak verebiliyorum. O kadar ameliyat geçirmek her yiğidin harcı değil, emeğinin karşılığını almak istiyor kadın, anlayışla karşılamak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi sizlerden koccaman alkış istiyorum” diyor Melahat Yıldız, sanki demese alkışlamayacaklarmış gibi. “Huzurlarınızda Türk Popu’nun yükselen değeri Abdurrahmancan”. Abdurrahmancan playback şarkısını söylerken teyzeler kopuyor. Şarkı canlı söylense pogo yaparlardı heralde. Şarkı bitiyor, seyircilerle alay edercesine “Ağzına sağlık” diyor Melahat Yıldız. Abdurrahmancan son albümü hakkında konuşurken Alp heyecandan tir tir titriyor. Masaj yapıyorum, sakinleşmesi gerektiğini söylüyorum. “Bak sana bir taktik. Bir kitapta okumuştum, sahne heyecanını yenmenin yolu seyircilerin tamamımın çıplak olduğunu düşünmekmiş”. Alp seyircilere şöyle bir bakıyor ve midesi ağzına geliyor. Yanımıza Bluetooth kulaklı bir eleman gelip Alp’i götürüyor. Artık tek başınasın Alp, ama dualarım hep seninle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sıradaki konuğum çok talihsiz bir delikanlı. Çocuk denecek yaşta sapık bir adam tarafından, nasıl desem, cinsel istismara maruz kalan A.M. şimdi stüdyomuzda”. Tabii A.M. başka bir odada olduğundan bunları duymuyor. Hemen seyircilerden biri çığırmaya başlıyor. “Ablamıza hemen bir mikrofon verin” diyor Melahat Yıldız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın anlatıyor. Artık erkeklere de rahat yokmuş, insanlar delirmiş, kıyamet yaklaşıyormuş, öbür dünyada herkes cezasını çekecekmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekranı ikiye bölüyorlar, bir tarafta ilahi adaletten bahseden teyze, öteki tarafta karton kafa A.M. Eminim o kartonun arkasından “Noluyor amına koyayım” diyen bir bakış atıyordur Alp. Baktılar teyze susmaya niyetli değil, mikrofonu elinden alıyorlar ve Melahat Yıldız konuşmaya başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-A.M. beni duyabilir musun?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Hmm, evet ama bana A.M. demenize gerek yok&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ne diyelim o zaman ablacım?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Alp.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Gerçekten de çok cesursun Alp.&lt;br /&gt;ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK&lt;br /&gt;-İstersen maskeni de çıkart&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Formata aykırı sanıyordum&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Sana kalmış, istersen kalsın.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Zor nefes alıyorum, en iyisi çıkartayım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ne kadar da yakışıklıymışsın.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Teşekkür ederim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Şimdi neler oldu anlatır mısın?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-İşte bir arkadaş getirdi beni buraya.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ona da bir alkış alalım&lt;br /&gt;ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK&lt;br /&gt;-Eminim senin için çok zor olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Yoo, hayır. Sadece sürpriz oldu o kadar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Sürpriz derken.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Son ana kadar farkında değildim olayın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Yani hiç şüphelenmedin öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Evet.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-İşte görün hanımlar. Allah bilir hap falan vermişlerdir zavallı çocuğa, ruhu bile duymamıştır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Yo, yo gözlerimi bağladı sadece.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ay inanmıyorum, resmen canilik.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Ya cidden abartıyorsunuz, o kadar da önemli bir şey değil. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ne demek önemli değil Alp, insanlık dışı yaptıkları.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Biz eski arkadaşız, böyle şeylerin lafı olmaz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir yaşıma daha girdim” diyor Melahat Yıldız “Acaba psikoloğumuz Muhsin Özdoğan’ın yorumu ne?”. “Hastamızda belirgin şekilde şizofreni var. Bu tarz vakalarda sıkça görülür. Bilinçaltında inkar ederler travmayı. Unutmaya ya da başka bir kılıfa sokmaya çalışırlar. Belli ki genç Alp yaşananların bir oyun olduğuna kendini inandırmış, acil psikolojik destek alması gerek” diyor psikolog. “Başımıza taş yağacak” diyor seyirci teyze. “Bana da çocukken amcam tecavüz etmişti” diyor Abdurrahmancan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neler oluyor burada anasını satayım” diyor Alp, ama anlamanız için dudak okumayı bilmeniz gerek zira mikrofonu kapalı. “Allahtan acil şifalar diliyoruz sevgili Alp’e. Reklamlardan sonra çok önemli bir dosyayla karşınızda olacağız. Cem Garipoğlu Mars’ta mı? Astronomi uzmanımız ve NASA yetkilileriyle canlı bağlantılar kuracağız. Sakın bizden ayrılmayın”. Hemen Alp’in bulunduğu odaya gidiyorum. Dumura uğramış, boş boş sağa sola bakıyor garibim. Farkında değil olanların. Bilinçaltının derinliklerinde bir trajedi yatıyor. Herşey normale dönecek Alp. Kolay olmayacak elbette, ilaçlar, seanslar, hipnoterapi, şok tedavisi belki de. Ama sana söz veriyorum hep beraber atlatacağız bunları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Abi noldu az önce ya, bi bok anlamadım.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Alp, bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Neyi abi?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Alp, -sağ elimle omzunu sıkıyorum- hayır yapamayacağım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Delirtme adamı be olm, söyle mevzu nedir?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Alp, az önce katıldığın çöpçatanlık yarışması değildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Hadi canım, inanmam.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Seni kadın programına getirdim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Orasın anladık heralde, ama neden?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Alp, sen te, sana, seni, şey, hayır, hayır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alp’e sarılıp hüngür hüngür ağlıyorum. Kafamı kaldırıp gözlerine bakıyor ve bir anne şefkatiyle “Alpim benim” diyorum. Kafasını iki elimle sarıp göğsüme bastırıyorum. “Abi iyi misin” diyor, korku kokuyor nefesi. Zavallı Alp, hiçbir şeyin farkında değil garibim, kafayı sıyırmış. Kendisi mevzuya fransız kaldığından iki kişilik gözyaşı döküyorum. Olayı fantastik bir sona bağlayarak örtbas edebilirim ama o benim dostum, gerçeği bilmesi gerekiyor. Güçlü olmalıyım, Alp’in bana ihtiyacı var. Gözyaşlarını sil, dik dur, derin nefes al -diyaframdan- ve bir çırpıda anlat olan biteni. Lanet olsun yapamıyorum, daha cümleye başlamadan diyaframdaki nefesim gaz şeklinde anüsümden çıkıyor, kurallı başladığım cümle o kadar devrikleşiyor ki yüklem kayboluyor, sesim titremekten boğazım ağrıyor. Yapamıyorum, bir türlü toparlayamıyorum kendimi. Ağzım yerine belgelerle konuşmaktan başka çarem yok. Çantamdan gazeteyi çıkartıyorum. “Şu Cem Garipoğlu haberinin altındaki habere bak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keçileri iyice kaçırdı zavallı, ağlanacak haline gülüyor, hem de sitcom efektleri gibi bağıra çağıra. Beyin-mimik koordinasyonunu kaybetmiş belli ki, neye nasıl tepki vereceğini bilemiyor. “Bu haber sana hiçbir şey anımsatmıyor mu Alp” diyorum. Kurbanın adı soyadının baş harfleriyle ilgili bir espri yapıyor. “O sensin Alp” diyorum “A.M. sensin”. “Hayır, sensin amcık” diyor ve yeniden basıyor kahkahayı. Bu seferki sitcomlarda çok komik bir şey olduğunda atılanlardan; uzun, yüksek sesli, arada ıslık falan da var.  Omuzlarından tutup silkeliyorum “A.M. sensin Alp Maraz, Hüseyin Düzmez sana tecavüz etti, o yüzden televizyona çıkardım seni, yardımcı olabileceklerini düşündüm”. İki haftadır yüzüne bakmadığı kahkahaları bol kepçeden atıyor Alp, gülmekten gözünden yaş geliyor. Acaba Manisa mı daha uygun, Bakırköy mü diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yalnız takdir ettim, sağlam plan yapmışsınız.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Ne planı Alp, ne planı. İşletme falan yok, söylediklerimin tamamı gerçek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Olm burada A.M. yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-Tamam işte, Alp Maraz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Benim soyadım Naraz.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-................&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimliğine bakıyorum, harbiden de Naraz’mış. Neden iki haftadır ruh gibi gezdiğini soruyorum. “Kanka hiç sorma ya” diyor “Erken boşalma durumları oldu da çok canım sıkıldı”. Tüm çabalarım boşunaymış meğer, kendi kuyruğunu kovalayan köpek hesabı. “Valla abi özür dilerim, yetmiş milyona ifşa edildin kusuruma bakma, bilmiyordum”. “Takma kafana ya” diyor Alp “Hem ilgiye ihtiyacım var ayağına sürüyle kız düşürürüm, iyi oldu”. İşte, tripodun kırık ayağı tamir edildi, ıssız adam gitti yerine geyiksever dostum Alp geldi. Hala erken boşalma problemi yaşayıp yaşamadığını soruyorum, maalesef evet diyor. “Hiç üzülme Alpciğim, sorununun çözümünü biliyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Soru&lt;/span&gt;: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sevgili Haydar Hocam, ben 20 yaşında gayet yakışıklı, tüm kızların peşinden koştuğu her hafta başka bir kadınla birlikte olan, yatakta da performansı gayet yüksek bir gencim. Yalnız bir sorunum var, iki haftadır erken boşalıyorum, sizce bunu engellemek için ne yapmalıyım?&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Rumuz&lt;/span&gt;: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Beyaz Kobra&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cevap&lt;/span&gt;: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Gel bakalım beykoz kobra, bakıyorum da beyaz engerek oluvermişsin. E be köftehor, sen her hafta başka kızla birlikte olursan başına gelecek budur. Evladım, sen git oku, çalış, evine para getir, vatana millete hayırlı ol. Gördüğün her gülü koparma, çünkü çiçek dalında güzeldir. Hem üstelik kobra isyan ediyor, ben de hayvanım sonuçta diyor, bu kadar üzerime yüklenme diyor. Baktı sen uslanacak gibi değilsin, işini erkenden bitiriyor. Cinsel organlar böyledir işte, sahipleriyle oyun oynarlar. Benden sana bir fıkra. Temel ile Fadime evlenmişler. Fadime’nin annesi Temel’e bir soru soracağını, eğer doğru cevaplarsa yazlığında kalmalarına izin vereceğini söylemiş. Temel peki demiş, kaynana sormuş soruyu. “Benim vajinam nerede” Temel önünde demiş, kaynana kaldırmış eteği, bilemedin arkamda demiş. Bir hafta sonra yine aynı soruyu sormuş, Temel arkanda demiş, kaynana kaldırmış eteği, bilemedin önümde demiş. Bu olaydan birkaç gün sonra da Fadime Temel’e “Temel, havalar çok sıcak, hadi tatile çıkalım” demiş, Temel de yapıştırmış cevabı: “Ananın damı yerinde durmuyor ki çıkalım”&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-7796087246954140111?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/7796087246954140111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=7796087246954140111' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/7796087246954140111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/7796087246954140111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/07/nukleer-savas-baslg.html' title='Hayır, İşletme Okumuyorum'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-5460030923294144641</id><published>2009-07-13T13:41:00.041+03:00</published><updated>2009-07-16T22:29:11.921+03:00</updated><title type='text'>Göte Gel</title><content type='html'>Amerika Birleşik Devletleri başkanı Barack Obama, isminin aksine, son derece terbiyeli bir insan. Şöyle diyeyim, ben tanımadığım insanlar üzerinden bir takım şeyleri savunmayı sevmem. Belki Barack Obama özel hayatında çok ibne puşt biridir, bilemeyiz. Sadece dünya kamuoyunda bıraktığı izlenim efendi, sakin, aklı başında biri gibi. Özellikle siyaset alanında bu tarz bir imajla başarılı olmak gerçekten de çok zor. Kendi ülkemizden örnek verelim, geçen pazar sabahı bağıran bir adam uyandırdı beni. Ama nasıl bağırıyor, avaz avaz, böbrek taşı düşürüyor sanırsınız, yok böyle bir feryat. "Ulan gene Tayyip ne sikime derman bağırıyor" diye yatağımdan kalktım, kulaklarında pek sorun olmamasına rağmen televizyonu yüksek sesle izlemekten haz alan ananemin oturduğu salona geçtim, ne göreyim sevgili okurlar? Uykumu kaçıran, beni çatallaşmış ses telleriyle sabah sabah acaba insanın soyu kargadan mı geliyor diye düşüncelere iten Recep Tayyip Erdoğan değil Deniz Baykal'mış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teorim şu, siyasi parti liderleri önlerinde mikrofon, miting meydanında binlerce voltluk ses sistemi olduğunu unuttuğu -ya da bu sistemlere güvenmediği- için bağırarak konuşuyor. Elektrik gelmemiş köydeki cami imamı gibi, Allah ne verdiyse can havliyle bağırıyorlar. Yıllar yılı sen de böğür sesin karga gibi olur, hatta o ses tellerinin hala nasıl kopmadığına hayret ediyorum. Gözlerinizi kapatın, Recep Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal'a siyası görüşlerini ele vermeyecek laflar ettirelim, misal "Ali ata bak, orasına değil lan yüzüne", "Kaya top arabanın altına kaçtı alsana, Kames olm dokuz kat dünyanın parasını verdik", "Oya'da da sağlam mal varmış hacı" gibi. Kimse aradaki farkı anlayamaz. Belirli bir yaştan sonra bütün siyasiler aynı sese sahip olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyaset böyle bir şeydir işte, altın kural mümkün olduğu kadar boş görünmek, savunduğun fikirlere -din, eşitlik, özgürlük, milliyetçilik vb- körü körüne bağlı kalmaktır. Sarıysan sarısındır, kırmızısyan kırmızı. Turuncu renkle oy toplamak imkansızdır. Siyaset, "Benim babam senin babanı döver"in yetişkinlere yönelik versiyonudur, mantık aranmaz, olmayacak işler uğruna saatlerce tartışılır. Hiçbir baba çocuğu iddiaya girdi diye başka bir babayla kavgaya tutuşmaz ama bu tartışma sürekli döner. Büyürüz bu sefer babaların yerini ideolojik simge haline gelmiş insanlar alır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasımpaşalı duruşunu bozmayan bir siyasetçi şu an başbakanlığımızı yapmakta, daha da vahimi bu gidişle ölene kadar başbakanlık görevini sürdürecek kadar destek görmektedir. Ben Kasımpaşa'ya gitsem dayak yemeyeyim diye hızlı adımlarla ilerler, en kısa sürede tüymeye çalışırım. Bugüne kadar hiç Kasımpaşa'ya gitmedim, Kasımpaşalı tanıdığım da yoktur. Fakat kaşımın kara, saçımın uzun olmasının Kasımpaşa'da dayak komasına girmeme neden olacağını bilecek kadar genel kültürüm var. Düşünün, şu yazdıklarımdan sonra meclise gidersem siki tuttum demek. Halk bunu seviyor amına koyayım, bakıyor adam milleti azarlıyor uluslararası konferansta, tam benim kafa dengim diyor, ben de olsam aynısını yapardım diyor, basıyor oyu. Ulusa Sesleniş'i izlerken kendini görüyor. Orada önünde yazılanları okuyan adam sadece nereye park yaptığını, nerede bedava kömür dağıttığını ilkokul çocuğunun bile rahatça anlayacağı bir şekilde anlatıyor. Konuşmaları kimsenin ufkunu açmıyor, sadece destekçilerinin düşündüklerini milyonuncu kez yeniden dillendiriyor. Başbakandan ziyade kahvede seçim propagandası yapan muhtar havası var: "Şunu yaptık, bunu ettik, gelecek seçim bana oy vermezsiniz namertsiniz". Aslında tüm dünyanın gözleri önünde çocuk gibi azarladığı, "din kardeşlerini" öldürdüğü için fırça attığı adamın askerlerinin başbakanlık yaptığı ülkede eğitilmesine gıkını çıkarmıyor, hatta katil damgası vurduğu ülkenin iş adamlarına uğruna dökülen şehit kanlarının hala soğumadığı vatan topraklarını satıyor, Iraktakiler "din kardeşi" değilmiş gibi yıllardır süren işgal hakkında tek kelime etmiyor ama millet sadece okey oynarken rakibinin taş çaldığını farkeden adam hırçınlığıyla diplomasi yapan tarafını görüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden nereye geldik, özetleyelim. Siyaset halka inmektir, eğer halkı cahil bırakırsan, eğitim sistemini insanları koyunlaştırmak -ya da eğitimden soğutup boş birey olmaya itmek- ve dershanelere para kazandırmak üzerine kurarsan oy alabilmek için yapabileceğin yegane şey halkın anlayacağı dilden konuşmaktır. Miting konuşmasında neredeyse her cümlenin içinde Allah'ın adı geçer, klişe ötesi tabirler kullanılır, yalnızca iki zamir vardır "biz" ve "onlar", kalıcı asla çözüm üretilmez, oy uğruna hizmet tacirliği yapılır, sürekli yan çizilir, bardağın birkaç damlalık dolu kısmından bahsedilir sadece. Halk da kendinden geçer, tezahürat yapar, babasına, dedesine göstermediği saygıyı bu detone sesli adamlara gösterir. Bakınız halkı küçük görmüyorum, halkı bu hale getirdiler diyorum. Büyük düşünür Nihat Genç'in dediği gibi, &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=mtCruYCKMkY" target="_blank"&gt;bu halkı böcekleştirdiler&lt;/a&gt;. Böcekten oy almak kolaydır, sıkıysa insandan oy alsınlar. Türkiye'de inanılmaz bir yozlaşma yaşanıyor, yanlı medya sadece işine gelen haberleri yapıp, aynı haberi sürekli ısıtıp önümüze koyarken, televizyon kanalları en ufak bir zeka kırıntısından yoksun programlarla insanları bitkisel hayata sokmaya çalışırken, eğitim sistemi düşünmemizi engellemek için elinden geleni ardına koymazken bir takım karanlık figürler memleketin anasını ağlatıyor kamera arkasında. Siyaset insanları kandırma sanatıdır, önlerine parlak bir nesne atarsın, gözleri kamaşmışken arka tarafta işini rahat rahat halledersin. Kadrolaşma, yolsuzluk, kutuplaşma, vurgun, hortum, torpil, adam kayırma, rüşvet, indiregandi adını siz koyun. Hal böyleyken bizim gibi bir türlü "gelişmekte olan" sıfatından kurtulamayan, pek de kurtulacakmış gibi durmayan ülkelerde belirli bir mevkiye gelebilmek için mal olmak, ya da mal taklidi yapmak gerekiyor. Dünyanın genelinde böyle aslında, istisnalar hariç neredeyse tüm devlet başkanları anguttur, ya da angut taklidi yaparlar. Bilime, sanata, insana, eşitliğe, barışa önem vererek alabileceğin oy maksimum %3.1 idir, ya da diğer bir deyişle üçün biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa yazı yazma özürlüyüm biliyorum, beş paragraftır anlattıklarımla başlığın alakasını irdeleyen okurlarım, feryadınızı duydum ve konuya sonunda giriş yapıyorum. Barack Obama, ne zenci olması, ne müslüman olduğu iddia edilmesi -ki pek inanmıyorum- önemli gözümde. Obama bir kar tanesi kadar beyaz olsaydı bile ayakta alkışlardım. Yazının başında dediğim gibi Obama'yı tanımam, belki de hepimizi kandırıyor, bilemem. Beni etkileyen tarafı efendi duruşuyla seçimi kazanması. Üstelik Amerika gibi aksiyon bağımlısı, "Biz dünyanın amına koyuyoruz YEEEAAAAAHHH" çığlıkları atan insanların yaşadığı, gezegenin jandarması görevini üstlenmeye çalışan bir ülkede. Barack Obama, siyasette başarılı olabilmek için illa kahve siyaseti yapmak, din, ırk, ideoloji üzerinden rant sağlamak, halkın cehaletinden faydalanmak, milleti galeyana getirmek gerekmediğini gösterdi. Kim ne derse desin, efendi gibi kampanyasını yaptı, kimseye çamur atmadı, adabıyla başkan oldu. Olayın derin kısmına girmiyorum, yok gizli tarikatlar, dünyayı yöneten konseyler falan sikimde değil. Bu adamın sıradan bir ABD vatandaşında bıraktığı imaja bakıyorum bu yorumu yaparken. Şimdi çıkıp biri bana belgelerle anlatsa, Obama böyle bir orospu çocuğudur dese tüm içtenliğimle "Anasının amını eşşekler siksin" derim, evet bunu yaparım. Bakın anasının amı demiyorum, eşşekler diyorum. Fakat şu an Obama gözümde efendiliğiyle başkan seçilmiş, imaj bakımından tüm parti liderlerine örnek olması gereken bir siyasetçi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o da bir insan sonuçta, hepimiz gibi doğanın defolu ürünlerinden. Kral adam dedik, saygılarımızı ilettik ama karizmayı fena çizdin be Barakım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SlsZn98hgzI/AAAAAAAAAEM/QxmXOMeTELw/s1600-h/obama(361).jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 275px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SlsZn98hgzI/AAAAAAAAAEM/QxmXOMeTELw/s320/obama(361).jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357904356121346866" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki Obama kurnazlık nedir pek bilmiyor. Böyle kız mı kesilir lan, çarşı iznine çıkmış er gibi. Bak Sarkozy'ye, surat ifadesi, çene-el koordinasyonu. Herif işinin piri, tam bir çakal. Bakışlarıyla yiyor kızı ama dışarıdan bakınca tablo ya da modern sanat eseri inceleyen aristokrat izlenimi bırakıyor. Adam pantolonunda prefabrik çadır kurar, kimsenin ruhu duymaz. Bu bir ustalıktır, tecrübeyle sabittir, okuyarak falan öğrenilmez, yılların birikimidir. Bu fotoğraf hakkında tezler yazılmalı, nasıl kız kesilmesine dair oturumlar, konferanslar yapılmalıdır. Kareden kızı çıkartalım, bu hadiseden habersiz birine gösterelim "Obama göte bakıyor" der. Yani başka hiçbir objeye öyle bakılmaz, bakılamaz. Usta bir pandonim sanatçısına göte bak diyin bu kadar güzel bakamaz. Sarkozy'nin ne kadar keraneci olduğunu bilmeyen bir vatandaş ise "Adam düşünüyor olm, o kadar fesat olma" der. Ama gerçekleri biliyoruz, Obama bir an gözü kaymış, Sarkozy ise her an kaymaya meyilli bir adam. Keşke yanlarında uluslararası konferanslarda on kaplan gücündeki başbakanımız olsaydı da "Siz göz zinası yapmasını bilirsiniz" diye hadlerini bildirseydi şu iki utanmaz herife. O kızın anası babası yok mu soruyorum size Obama ve Sarkozy. Birisi sizin kızınıza böyle baksa hoşunuza gider mi? Devlet başkanı olmuşsunuz ama adam olamamışsınız. Sen git Kasımpaşalı kızlardan birini böyle kes, cengaver gencin biri çıkar anında dalağını keser. Ama orası Kasımpaşa değil Avrupa, ahlaksızlık diz boyu. Meydanı boş bulmuşlar tabi, ahlak müfettişi vatandaşlar yok diye her türlü pislik kafi. Umarım en kısa sürede Avrupalı kardeşlerimizin aklı başına gelir de bizim gibi terbiyeli olabilirler. Yoksa bu tarz insanlıkdışı manzaralara tanıklık etmek zorunda kalacağız. Böyle kirli bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum. İnsan olarak görevimiz, Kasımpaşalı bilincini tüm dünyaya yaymak, gezegenimize hatta güneş sistemimize adalet, kalkınma ve partisi getirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarkozy, sözüm sana, benim Carlo Bruni gibi eşim olsun, Beyonce'un bile götüne bakmam, ne aç adammışsın arkadaş. Olanı var olmayanı var, biraz duyarlı davran şerefsiz. Obama'yı anlayabilirim, adamın karısı asfalt gibi. Siyah etten bıkmış usanmış, ama senin yaptığın tek kelimeyle ayıp Sarkozy.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama'nın pantolonuna dikkatle bakıldığında bir şişkinlik göze çarpıyor, hatta gizlemek için sol dizini kaldırmış ama lütfen yargısız infaz yapmayalım. Sonuçta adam zenci, belki sönük halidir o.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-5460030923294144641?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/5460030923294144641/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=5460030923294144641' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5460030923294144641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5460030923294144641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/07/gote-gel_5001.html' title='Göte Gel'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SlsZn98hgzI/AAAAAAAAAEM/QxmXOMeTELw/s72-c/obama(361).jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-5787643036372757096</id><published>2009-07-12T12:53:00.012+03:00</published><updated>2009-07-17T19:28:40.649+03:00</updated><title type='text'>Kaleye Geç</title><content type='html'>-Evet kanka, tıpkısının aynısı!&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Olm saçmalamayın lan, kafadan darbe mi aldınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-İlla çıkıntılık yapacaksın ha. Hadi gel sokaktan geçen birine soralım. Şu adam bilir bak.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lan dur! Tüm mahalleye rezil edeceksin bizi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Şuna tırstım demiyor da...&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tırstığım tek şey sizin gibi gerizekalılarla muhatap olduğumu kamuoyunun duyması.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarla sinemanın önündeyiz. Boktan bir sinema. Yazın gelmesiyle vatandaşı söğüşlemeye çalışan şirketlerden. Neymiş efendim, yazlık sinemasıymış, klasik filmler gösteriliyormuş, kaçıranlar ya da yeniden seyretmek isteyenler içinmiş. Şuna önceden parasını verdiğimiz filmi yeniden gösteriyoruz, halkı da ayakta sikiyoruz desinler delikanlı gibi, başımın üstünde yerleri var. Bu haftaki “nostaljik” filmleri Geroge Clooney’in başrolünde oynadığı Avukat. Filmin afişinde sadece George Clooney var ve arkadaşlarım afişteki adamın Abdullah Gül’e benzediğini iddia ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bıyığını kessin aynı Corç Gıloney.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kıluni.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Her ne haltsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışma ne zaman hırlandı bilmiyorum ama şu an Vatan, Millet, Sakarya modunda düşüncelerimizi savunuyoruz. Boşluk böyle bir şey işte, incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular insana ölüm kalım meselesi gibi geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beyler yapmayın, göz var nizam var.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Aslında Bengisu haklı.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Allahım şükürler olsun Yarabbim!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Abdullah Gül daha genç gösteriyor.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Şükür duamı geri alıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Katılıyorum hacı, baksana çökmüş adam.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;!?!?!?!?!?!?!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Abdullah Gül kendine iyi bakmış belli. Corç Kuğuney bitmiş olm.&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lütfen ironi yaptığınızı söyleyin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-İroni ne demek lan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İroninin anlamı açıklayarak ve bir Hollywood aktörünün -özellikle yakışıklılığıyla ünlü- nasıl Çankaya Noterinden daha yaşlı gösterdiğini irdeleyerek zamanımı harcama niyetinde değilim. Tam o sırada Gürcan dalıyor aramıza. Sevgili okurlar, bu Gürcan öyle ibne öyle puşt bir adamdır ki nefretimi kelimelerle sınırlandırmak istemiyorum. “Naber gençlik" diyor her zamanki yavşaklığıyla. Hem o anki gerginliğim hem de Gürcan’a uzun süredir beslediğim garezle kendisine annesiyle seks yapmak istediğimi, aslında annesine karşı cinsel bir istek beslemediğimi, zaten düzenli bir seks hayatımın olduğunu, olmasa bile annesini iğrenç bulduğumu, normal şartlarda bin tane sikim olsa birini bile annesine vermeyeceğimi, asıl amacımın kendisine hayatı boyunca unutamayacağı bir travma yaşatmak ve mahalle esnafına “Gürcan koş ananı sikiyorlar” dedirterek yıllarca kahkahalarla güleceğimiz bir enstantane yaratmak olduğunu yalnızca iki kelimeye sığdırarak anlatıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, ağzımız bozuk fakat annelere saygımız sonsuz. Hiçbir gönül insanı -özellikle de ben- sebepsiz yere anneye sövmez ve inanın sevgili okurlar eğer hayatımda bir kez ana avrat düz gitme hakkım olsaydı, şu an kullanırdım. Neden peki? Dokuz ay karnında taşıdığı, yemeyip yedirdiği, içmeyip içirdiği, en güzel okullarda okuttuğu, vatana millete hayırlı olsun diye hiçbir fedakarlıktan kaçınmadığı evladı büyüyüp adam yerine denyo olmuş bu zavallı kadınla alıp veremediğim neydi? Gürcan’ın annesini tanımam etmem, kişisel bir mesele değil zaten, hepsi Gürcan itinin yüzünden. Size biraz Gürcan’dan bahsedeyim. Bu göt lalesi 28 yaşında olmasına rağmen bizim gibi yaşının onlar hanesi henüz 2 değerine ulaşmış, bazılarının ise birkaç ay sonra ulaşacak gençlerle takılır. Çünkü yaşıtları onu kaale bile almaz, bizimkiler de yaşça büyük ve arabası var diye adam sanırlar ama hırtonun önde gidenidir. Aramızdaki sekiz yaşlık farka rağmen bir kere bile abi demişliğim yoktur Gürcan’a. Sadece bizim gibilere musallat olsa iyi, gider liseli kız ayarlar kendine, bizden bile ufak körpecik kız çocukları. İnsanın azıcık kendine saygısı olur lan, Gürcan’ın memeli sınıfında olduğundan emin olsam da hangi türe girdiğini henüz çözebilmiş değilim. Zavallı kızcağızlar, henüz bazı şeylerin farkına varmamış, yaşlarının getirdiği kimlik bunalımı, mahalle baskısı, ÖSS stresi, adet kanamalarıyla uğraşırken bir de halk arasında “Gürcan” dediğimiz büyükbaş hayvanla muhatap olmak zorunda kalıyorlar. Çıktığı kızlara insan değil eşya gibi davranır kıro. Ha sevgili ha gömlek, fark yapmaz bizim Gürcan’a. Kanıt mı istiyorsunuz? Cep telefonuna bakın. “Bensum, “Senam”, “Mehtabım” özel isimlerde ünsüz yumuşaması olmayacağını da bilmez mal. Bir ara Gülüm adında bir kızla takılıyordu, kesin “Gülümüm” diye kaydetmiştir, yarrak kafalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa bu yüzden mi? Gürcan av alanıma izinsiz giriyor, hedef kitlemdeki kızları elimden alıyor, ben de sinirlenip 50 yaşında bir kadının arkasından ileri geri konuşuyorum. Hayır sevgili okurlar hayır, böyle basit şeylerden ötürü kimsenin annesine küfredemem, ailemin verdiği terbiyeye aykırı. Size biraz daha Gürcan’dan bahsedeyim. Gürcan’ı sürekli terslesem de bana iyi davanır, sırf çıkarları için. Çünkü bilir ki hayatı boyunca karşılacağı en nitelikli insan benim, düşünün o derece boş biri Gürcan. Sürekli dilek kipi kullanır: “Hocam bizim perdeleri taksana, benim boy yetmiyor”, “Hocam bana internetten nasıl maç izleniyor anlatsana”, “Hocam benim saati bir saat geriye alsana”, “Hocam şu cümleyi İngilizceye çevirsene, Facebook’a ileti yapacağım da”. Ağına düşürdüğü kızlara ilişkilerinin ilk ayında “Aşk Doktoru” Mehmet Coşkundeniz’in kitaplarından kopyala yapıştır mesajlar atar, romantik şövalye imajı bırakmaya çalışır. Elindeki malzeme bitince soluğu yanımda alır, “Yazar adamsın sen moruk, güzel bir mesaj ayarlasan kardeşine”. Bir, moruk sensin Gürcan. İki, seni hayatına sokan kız benim yazdıklarımı anlayacak kapasitede değildir. Üç, Mehmet Coşkundeniz kitabındaki cümlelere tav olan zihniyete kafam girsin. Bizim grupta kendisini sevmeyen tek kişi olmama rağmen hep bana yaranma gayesindedir. Bu yapay ilgi sinirlerimi alt üst eder. Arkadaşlarım kız olsa anında Gürcan’a verecekken pek sallamaz onları, varsa yoksa benim kafamı şişirir. Başımdan savarım, küfrederim, aşağılarım, mesajlarına cevap vermem yine de bırakmaz peşimi. Bu kadar da yancı bir adamdır Gürcan. “Buldum! Yazar kendini kullanılmış hissettiği, Gürcan’ı samimi bulmadığı için küfrediyor, amma zeki adamım lan” dediğinizi duyar gibiyim ama yine yanıldınız sevgili okurlar. Burada bir anneden sözediyoruz, lütfen biraz daha duyarlı olun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır Gürcan’ın bana borcu yok. Cıks, karı kız meselesi de değil. Ne?! Gürcan ve annem mi, tövbe tövbe. Sizden hayır geleceği yok, iş başa düştü yine. Kasedi biraz geri sarıyorum, geçen hafta halı saha maçı düzenledik, bu tür organizasyonları ayarlayan, maç için gerekli sayıda adam bulan genelde ben olurum. Tecrübelerimden çıkardığım dersle her maç için bir yedek eleman tutarım, sıkça karşılaşılan satış ihtimaline karşı. Ama bu sefer iki fire vermiştik, yedeği sahaya sürmemize rağmen rakip takımın bir oyuncusu eksikti. İlkokuldan arkadaşım Recep’i arayacaktım tam ama Recep’in Tsubasa’dan pek de farkı olmadığı aklıma geldi son anda. Bizim takıma adam lazım olsa arayacağım ilk adam Recep’dir fakat gücümü kötü emellere alet edip ayağının ayarı olmayan Gürcan’ı aramaya karar verdim. Gürcan kabiliyet düşmanı olmasına rağmen sürekli yüksek teknik gerektiren mevkilerde dolanan, yaptığı top kayıpları ve uzaktan çektiği gereksiz şutlarla saç baş yolduran halı saha oyuncularından biridir. Madem molozsun, diğer molozlar gibi defansif oyna, pres mres yap. Hayır olmaz, kaleciyken bile çalıma gider puşt. İki ayda bir 100 kontör alırım, her ay “Her Yöne 500 SMS” kampanyasından faydalanmak için 39’ar kontörüm gider. 39x2=78, 100-78=22. Yani iki ay içinde konuşabilmek için 22 kontorum vardır. O kıymetli kontorlerimi de Gürcan’ın borazan sesini duymak için harcayamam kimse kusuruma bakmasın. Mesaj attım onun yerine, nasılsa beleş, cevap gelmedi. Rehberime bakınca sebebini anladım, tam altı adet Gürcan kayıtlıydı listemde: Gürcan, GürcanTCELL, GürcanVodafon, Gürcan YENİ HAT , Gürcannnn ve Sübyancı. Biricik kontorlerimi harcama zamanı gelmişti, aksi takdirde halısahaya vereceğimiz para yalan olacak, daha da önemlisi milletin mızmızlanması asabımı bozacaktı. İnsanoğlu böyledir sevgili okurlar, bugün yardım için elini uzatırsın öteki gün sikmek için götünü ister. Kimse gelip “Abi çok sağol, herkesi çağırdın, ne güzel maç yaptık, aslansın, kaplansın” demez. Yok bizim takımda adam eksikti, karşı takım güçlüydü, halı saha dandik, topun havası inik, falan filan diyerek kafa sikmesini bilirler anca. Neyse, kaldığımız yerden devam edelim. İlkin en dikkat çekici isme sahip “Sübyancı”yı aradım, kapsama alanı dışında ya da telefonun kapalı olduğunu söyledi seksi sesli bayan. Sonra diğerlerini, operatöre göre değişen üç farklı ses sürekli dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyordu. “Gürcan YENİ HAT” açıldı ama telefondaki başkasıydı, kuzeni miymiş neymiş, Gürcan’dan almış hattı, altı aydır o kullanıyormuş. Bu numaranın yeni hat diye kayıtlı olması yüzümde hafif bir tebessüm bırakabilecek bir detay, ama ince esprileri takdir edecek ruh halinde değildim hiç. Altı farklı numarası olan adama ulaşamıyorduk, şaka gibi. Maç saati geldi çattı, herkes huysuzlanıyordu ve organizatör olarak bir numaralı sorumlu bendim. Kaderime razı olup Recep’i arayacakken onu gördüm, halı sahada fütursuzca dolaşan çocuk. Ne zaman gelsek buradadır o eleman, silik bir tipi, kısa boyu, azıcık da mal bir suratı vardır. Tam aradığım adaydı, kendisine durumu izah edip maç teklif ettim. Bizi kırmayıp kabul etti sağolsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden bilebilirdim o vatandaşın Lionel Messi’nin uzaktan akrabası olduğunu? Akıllara zarar top oynadı, öyle böyle değil. Büyük ihtimalle doğduktan birkaç gün sonra ailesi tarafından halı saha avlusuna bırakılmış, benim teorim bu. Sürüyle bacakarası attı, aynı adamı aynı pozisyonda üç kez geçti, hırsını alamadı yeniden geçti, aşırtma goller, “Zidane”vari 360 derecelik dönüşler, rövaşata bile çekti ama direkten döndü. Bir an direkten dönen topa yeniden rövaşata çekecek ve bunu peşpeşe 4-5 kez yapacak sandım ama Allahtan hayat bir anime değil. Güç dengesinin bulunmadığı her halı saha maçında olduğu üzere ezilen takım oyun disiplininden koptu. Total futbol anlayışını benimseyip sahaya 2-2-1 dizilişiyle çıkan takımımız, çakma Messi’yi defans yaparak durduramayacaklarını anlayınca ve topu ayağından almaya çalışırken sürekli şamaroğlanı pozisyonuna düşmekten bıkınca kolektif yapısından uzaklaşıp 0-1-4’e geçti. Bizim takımdaki herkes gol atmak için rakip ceza sahasında bekliyor, altıpastan topu auta atınca karşı takım her atakta beni üçe bir yakalıyordu. Kalede dursan kedinin fareyle oynadığı gibi bir sağa bir sola koştururlar, açılırsan yanındakine pas verir boş kaleye gol atarlar, napacağını bilemezsin. Allah düşmanımın başına vermesin -tamam belki Gürcan’a verebilir-, hayatımın en zorlu dakikalarını geçirdim ve 43-11 yenildik. Maç bitip soyunma odasına geçtiğimizde sessizlik hakimdi, ölüm sessizliği. Normalde halı saha maçlarından sonra muhabbet hırla döner, bedava çay içilir, gönüller hoş olur, ama bu seferki öyle değildi. Kazananlar bile sevinemiyordu, hepsi bilmemkaç yıllık arkadaşlarının kendi ceza sahasında defalarca aşağılanmasına tanıklık etmiş, fakat engellemek için hiçbir şey yapamamıştı. Bir bahane uydurup üstümü değiştirir değiştirmez eve döndüm. İşte o dönüş yolunda intikam için Gürcan’ın annesiyle ilgili fanteziler kurmaya başladım. Bir gecede tam 43 posta atacaktım, daha aşağısı kesmezdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinemaya dönelim, Gürcan’a hikayeyi anlattım, zaten anasına küfrettik daha da kırılmasın diye kendisini kazma olduğu için çağırmaya çalıştığım detayına girmedim, ne kadar da yufka yürekliyim. “Nerdeydin lan nerdeydin, kırk yılın başı işimiz düştü söyle nerdeydin adi herif”. Ellerim titriyor, o maçtan beri ilk defa futbol mevzusu açıldığındandır büyük ihtimal. Dört gündür bırakın maç özetlerini bağrışmalı futbol tartışma programı bile izleyemiyorum. Yuvarlak her nesne o lanet günü hatırlatıyor, evdeki halı bile gözyaşlarına boğulmama sebebiyet veriyor. Geceleri gözüme uyku girmiyor, yatmadan önce 43 fırça darbesi. Özellikle bir sahne hiç aklımdan çıkmıyor. Yanlış hatırlamıyorsam 23-6 gerideyiz. 23 gol yediğimden eminim de 6 gol attığımıza dair şüphelerim var, o rakam 4 de olabilir. Rakip takımın kalecisi eliyle topu oyuna soktu, halı sahada bulduğumuz elemanın koşu yoluna -başkasına pas verse şaşarım zaten-. Ben de yarı sahamızdaki tek oyuncu olduğumdan yaklaşık 20-30 metre açıldım. Tam topa müdahele edecekken ince bir bilek hareketiyle beni tabiri caizse “çarşıya gönderdi” gizemli futbol virtüözü. Kaleye doğru topu sürdü, kimse yoktu önünde, kale de doğal olarak boştu. O an neden profesyonel futbolda ofsayt kuralının geçerli olduğunu anladım, ama ne yazık ki imdadıma yetişecek bir yardımcı hakem yoktu halı sahada. Acımasız forvet kale çizgisinde durdu, “Hadi gel, al topu” dedi. Şimdi tanımıyorum elemanı arkası falan sağlamdır, başım belaya girmesin diye küfredemedim, “Abi ayıp yaaaaa” demekle yetindim. Topu kale çizgisine sağ ayağıyla sabitlemiş beni bekliyordu. Değişiklik için saha kenarına giden futbolcu rehavetiyle kaleye doğru yavaş adımlarla ilerledim, hala bekliyordu. Tam eğilip topu tutacakken topun yerle temasını kesmeden sürterek kalenin içine soktu -o topa sağ ayağı yerine eğilip kafasıyla vursa maç çıkışı intihar ederdim- ve Filippo Inzaghi tarzı gereksiz yere abartılı gol sevincini şeytani bir kakhahayla süsledi “Nihahahaha”. Sahadaki diğer herkes empati yapıp ne kadar utandığımın farkına vardığından ona uymadılar, rakip takımdan teselli edenler bile oldu. 20 Kasım 2005 Fenerbahçe - Schalke maçında ayağına yavaşça gelen topu ıskalayarak gol yiyen Volkan Demirel bile bu kadar küçük duruma düşmemiştir. O ana dair her detay aklıma kazınmış durumda; topun yavaş çekimde milim milim çizginin gerisine gidişi, gözümü alan dandik halı saha ışıklandırması, esrarengiz topçunun giydiği LİG marka krampon, yerdeyken ağzıma gelen yapay çim tadı, burnumun derinliklerine işleyen terli ayak, fosilleşmiş eldiven ve terbezlerimin salgıladığı utanç kokusu... Hakkın rahmetine kavuşmuş gururumun otopsi raporunda “43 yerinden bıçaklanmış” yazıyor. 20 değil, 30 değil, 2472894 hiç değil, tam 43 gol, 60 dakikada 43 gol. Ve bir o kadar da kaçırdılar, kimini çıkardım, kimini insanlık hali dışarı attılar, kimini ise fantastik gol vuruşları uğruna ziyan ettiler. Tek pas atıp kaleciyle karşı karşıya kalınca çok rahat ulaşılabilecek istatistikler bunlar. Ve bizim takım 4 forvetle -zaten takım altı kişilik- maç boyunca 11 gol bulabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk acısı peşinizi bırakmıyor mu? Kaleye geç.&lt;br /&gt;Toplum -özellikle aileniz- sizi anlamıyor mu? Kaleye geç.&lt;br /&gt;Hayattan ve hayata dair her türlü detaydan bıktınız mı mı? Kaleye geç&lt;br /&gt;Şu basurdan çektiğim kadar hayatımda başka hiçbir şeyden çekmedim mi diyorsunuz? Kaleye geç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;43 gol yemenize de gerek yok. Sadece o 24. gol bile bugüne kadar çile diye çektiklerinizi cımbız darbesine eşdeğer olduğunu anlamanıza yeter. Bir pozisyonda 10 yıl olgunlaşırsınız. Tek yapmanız gereken benzer bir maçta kaleye geçmek. Eğer ürünümüzden memnun kalmazsanız 14 gün içinde paranızı geri alabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden sinemaya dönelim, kan kusuyorum. Gürcan karaktersizlik örneği sergileyip salak ayağına yatsa da herşeyin farkında. Hayatındaki en önemli varlığa küfrediyorum ve hala “İlahi hocam, alem adamsın” diye pis pis sırıtıyor lavuk. Eğer 237 adet hattı olmasa bunların hiçbiri yaşanmayacaktı, o da biliyor. Gürcan kadar gereksiz adam zor bulunur ama eminim hepinizin etrafında Gürcan gibi gereksiz hat sarfiyatı yapan insanlar mevcuttur. Rehberde numara kirliliği yaptığı yetmiyormuş gibi bir de telekomünikasyonun belki de en önemli ilkesi olan aranan kişiye anında ulaşmak böyle densizler yüzünden sekteye uğruyor. “Olm koleksiyon mu yapıyorsun, bir hat neyine yetmiyor lan amcık” diye haykırıyorum. Sebebini anlatıyor, kızlar yüzündenmiş. Eski kız arkadaşı arasa kalp krizi geçirecek sanki sübyancı pezevenk. Prezervatif gibi işi biter bitmez çöpe atıyor kızları SİM kartıyla beraber. İşin boktan tarafı rehberimdeki altı numaradan hiçbirini Gürcan şu an kullanmıyor. Yedinci bir Gürcan ekliyorum listeme, Gürcan43. “Haydi gel arabayla gezelim” diyor, kabul etmiyorum ama arkadaşların ısrarını kıramıyorum. Günlerdir evden çıkmıyorum zaten, hiç olmazsa tek başıma değil de insan içinde sıkılayım daha iyi. Gürcan için araba bir araç değil amaçtır, belirli bir yere ulaşmak için değil zaman geçsin diye araba kullanır. “Bok atmayı biliyorsun ama geziyorsun çocuğun arabasında” demeyin lütfen, ben kötü arkadaş kurbanıyım. Ön koltuktayım, çocuklar arkaya dizilmiş. “Gürcan abi bu araba kaç basıyor“, “Gürcan abi 50 Cent aç”, “Gürcan abi drift yap”. Hay Gürcan abi siksin sizi. Saatlerimizin 15:43’ü gösterdiğini söylüyor yayık sesli DJ. Gürcan bana bakıyor, “Boşver hacı, alt tarafı maç” diyor. Bir maçtan çok daha fazlasıydı yaşananlar. Uzun betimlemelerle, üç noktayla biten cümlelerle, cümle sonu derin iç çekişlerle, pencereden dışarı boş boş bakarak karizma yapma çabalarıyla içimi alev alev yakan acıyı anlatabilirim ama Gürcan sığlığındaki birinden hissettiklerimi anlamasını beklemediğim için açıklama yapma gereği duymuyorum. Arka koltuktakiler sürekli “Gürcan abiii” ile başlayan cümleler kuruyor ama Gürcan hiçbirine tepki vermiyor. Gürcan bana “Hocam” ile başlayan cümleler kuruyor, ben de ona tepki vermiyorum. Sanırım Ömer Üründül’ün bloklar arası iletişimsizlik derken kastettiği şey bu. Kimseyi takmıyorum ve sadece pencereden dışarı boş boş bakarak karizma yapmaya çalışıyorum. Arabada sadece 50 Cent konuşuyor, dili de pabuç kadar maşallah. Gürcan gavatı basları sonuna kadar açmış, her bas girdiğinde taşşaklarım titriyor. İnsanlar yoğun bas tonundan ne zevk alıyorsa artık, girdiğim her kötü müzik çalan arabada aynı titremeyle karşılaşıyorum. The Dillinger Escape Plan’ın 43% Burnt diye çok gaz bir şarkısı vardır, çalsa da dinlesek şimdi. Onun yerine 50 Cent’ten Window Shopper’a mahkumuz. Benim ne işim var bu insanlar arasında diye derin düşüncelere dalarken bir şeyin farkına varıyorum, Aslında Gürcan’a haksızlık yapıyorum. Tamam denyonun teki, lavuklukta çığır açtı, et ve kemik israfı ama yine de kötü çocuk değil. Bugüne kadar planlı programlı bir ibneliğini görmedim, yalnızca mallığından çektim o kadar. Halı saha maçına gelmedi diye kimsenin annesine küfredilmez. “O maç farklıydı, bir halı saha dramı değil duygusal tecavüzdü”, yalana bak! Zaten standart halı saha maçlarımız 29-25 gibi fantastik  ve bir o kadar da çekişmeli skorlarla bitiyor, yirmi küsür yerine 43 yemişim ne fark yapar? Gören da Gianluigi Buffon sanacak beni. Bazı saftirik okurları kandırabilirim ama kendimi asla! Hepsi bahane bunların. Futbol bazen sadece futboldur ve o maç futbolun spor, dostluk ve kardeşlikten öte olmadığı müsabakalardan birisiydi. Ve ben kötü bir halı saha performansı hakkında psikanaliz yapabilecek kadar boş zamana sahibim. İşin aslı Gürcan gibi olmaktan korkuyorum büyüyünce, ona benzemek istemiyorum. Düşünmesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor. Kazık kadar olmuşum ve çoluk çocuğu arabamda gezdiriyorum. Yaşıtlarım evlenmiş ve ben ancak liseli kızları tavlayabiliyorum. Saygı görmek için bir alt nesille takılmak zorundayım. Yılların su gibi akmasına rağmen yerinde saymak, tren kaçtıktan sonra arkasından öküz edasıyla bakmak, altyapıda sona ermiş bir futbol kariyeri, işte Gürcan bunları simgeliyor. Ben içimdeki çocuğu yaşatmak istiyorum, Gürcan ise içindeki dallamayı öldürmüyor. Sonumun öyle olmaması için Gürcan’la arama olabildiğince mesafe koyuyor ve ondan ölesiye tiksiniyorum. Gürcan benim anti-rol modelim. 50 Cent’in lafını arkada oturan beyinsiz bölüyor: “Gürcan abi sence de Abdullah Gül, Corç Güluney’a benzemiyor mu?” Pencereden bakan adam pozunu bozuyorum ve “KILUNİ ULAN” nidasıyla arabanın öbür ucundaki arkadaşıma okkalı bir yumruk sallıyorum ama boyum yetmiyor. Tayfanın büyüğü Gürcan herhangi bir otorite sahibi olmadığından konuyu değiştirerek ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. “Ya benim bilgisayar bozulmuş, akşam bize gelip baksana bi hocam”. “Bir şartla Gürcancığım”diyorum. Şartımın ne olduğunu soruyor, “Annen evde mi?”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-5787643036372757096?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/5787643036372757096/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=5787643036372757096' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5787643036372757096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5787643036372757096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/07/kaleye-gec.html' title='Kaleye Geç'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-6096326841404072873</id><published>2009-06-23T22:45:00.026+03:00</published><updated>2009-07-01T12:33:51.046+03:00</updated><title type='text'>Mikime Kadar Yolunuz Var</title><content type='html'>Sevgili okurlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bir embesilim. Bazıları embesil doğar, ben de onlardan biriyim işte. Belki annem hamileyken çok sigara içmiştir, ya da karnına top falan çarpmıştır bilemiyorum. Sağlıklı bir çocuk hüviyetinde dünyaya gözlerimi açıp kendimi günden güne tüketmiş olma ihtimalim de var aslında ama varolan birşeyi yokedecek kapasiteye sahip olduğumu düşünmüyorum. Ya da düşünmek istemiyorum, kolaya kaçıp doğuştan diyorum, işte ben bu derece göt bir adamım sevgili okurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani düşünün bir insan hiçbir boku beğenmez, kendisi beğenmediği boklardan beter. Çok biliyormuş gibi konuşur ama sürekli kendini tekrarlar. İki eliyle bir siki doğrultamaz, sonrasında kızlara laf eder. Ezikliğini, kabul edilmemişliğini kendisinin değil de insanlığın suçu olduğunu düşünür. Ben denyoyum demez de insanlık denyo der. Senin gibi lavuğu insanlık napsın amına koyayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıftır, zaafları vardır, Ahmet Çakar gibi dobra gözükmeye çalışır ama içten içe bir deniz atı kadar ürkektir. Kolpanın önde gidenidir, iki gram gururu yoktur, delikanlılık nedir bilmez. Ve bu adam demeye dilimin varmadığı yaşam formunun saçma sapan hayalleri vardır. Sanki yeterince kişiliksiz olduğu yetmezmiş gibi yedi cihana dangalaklığını duyurmak ister. Hayır, diğerleri gibi masabaşı iş beğenmez, patron altında çalışmak istemez, her zamanki gibi kolaya kaçar. Yazarlık, öyle tüm gün mal mal otur, iki şey karala para kazan. Ne güzel dünya! Adama sorarlar bugüne kadar kaç kitap okudun, sen hangi birikimle yazıyorsun diye. O da yoktur ibnede, ne edebi ne de entellektüel birikim. Okumaz, okusa da anlamaz. Fakat ne hikmetse yazmaya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben noktalama hatalarıyla dolu uzun cümlelerden ibaret bir adamım, ve cümlelerimin tamamı düşük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıları bir halta benzemez. Gereğinden fazla uzundur, espri anlayışı küfürle sınırlıdır, hayata bakış açışı dardır, geçirdiği bir travma vardır hep ona bağlar hikayelerini. Ama yine de her hafta yazar. Tamam yazsın, lafımız yok, ama gidip de o yazıları mizah dergilerine götürmesi yok mu? Sanki adamların işi başından aşkın değilmiş gibi, ekonomik sıkıntılarla, haftada bir açılan davalarla uğraşmıyorlar gibi molozun teki amdan götten yazılarını amatör kısvesi altında götürür. Ve mizahçılar gönül insanı olduklarından “Tamam sonra okurum” derler fakat hiç geri dönmezler. O zavallı çocuğun kalbini kırmak istemezler, zaten yazdıklarından bellidir bir takım sorunları olduğu, ne kadar yeteneksiz bir yazar olduğunu söyleyerek bir de biz vurmayalım garibe diye düşünürler. Ama o yüzsüz ibne bunun farkına varmak istemez, hayalindeki mesleği gece rüyasında bile göremeyeceğini  öğrenmekten kaçınır. Gereksiz yazılarına devam eder ve her hafta o emekçileri rahatsız eder. Bir dilenci gibi yalvarır “Abi nolur bir köşe be”, “Allah sevdiğine kavuştursun, gönlünden ne koparsa, bir paragraf bile yeter”. Sonunda yiğidin biri çıkıp doğruları söyler: “Çok kötü, aşırı amatör, gerçekçi değil, bunalım liseli havalarından çık, ilk defa mı hikaye yazıyorsun, özellikle sonu hiç olmamış”. Kendisini tebrik ediyorum, ama bir şey söylemeyi unuttu “Boşuna oksijen tüketiyorsun, mümkünse intihar et”. Ancak POSTA’da “Yazılarınızı ve fotoğrafınızı yollayın yayınlayalım” köşesi başlarsa bu garibin yazdıkları vesikalık resmiyle beraber bir ihtimal yayınlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben noktalama hatalarıyla dolu uzun cümlelerden ibaret bir adamım, ve yazdıklarımın mizahi değeri sıfır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece mizah yazsa da iyi, sığ espri anlayışıyla insanların suratında bıkkınlık ifadesi bırakmakla yetinse bir yere kadar anlarım. Ama hayır yetmedi, gitti bu amınoğlu hayattan bahsetmeye başladı. İkiyüzlü kadınlara, kaybolan masumiyete, yalnızca güçlünün hayatta kalmasına,herkesin suratıyla bütünleşmiş maskelerine, çıkar üzerine kurulmuş hayatlara ve benzeri bir sürü önemli konuya önemsiz bakışlar attı. Sen kimsin tipini siktiminin! Bir boka benzemeyen ömründe kaç aşk yaşadın da kadınlar hakkında konuşuyorsun? Bugüne kadar seninle birlikte olmayı kabul edecek kadar zavallı bir kız çıktı mı karşına pezevenk? Tip yok, karizma yok, para yok, çevre yok, vücut yok, akıl yok, karakter yok, cesaret yok, kendine güven yok eee ne var olm sende? Kendisi gibi gerizekalı bir kız bulmak istemez, hep zeki ve zarif kadınlardan etkilenir. Kafası çalışan kızın kendinden 10 kat daha iyi erkeği rahatça bulacağı apaçık ortadadır, ama yine de gider reddeceği kesin kızlara göz koyar. Kızlar da takmaz tabii. Bazıları iyi niyetlidir “Arkadaş kalalım” der,kadife yüreklidir onlar, kimseyi üzmek istemezler. Büyük fedakarlık yapıp muhatab olurlar şu zavallının yüzünde bir gülümseme belirsin diye. Peki bu götveren napar, o melek gibi kızlar hakettikleri erkeklere varınca arkalarından ağza alınmayacak laflar eder, yalan dolan yazılar yazar. Elinden bir tek bu gelir zaten, yazmak! Başka bir işlevi yoktur, çünkü yarım erkektir. Bizimoğlan bozuk daktilo gibi sürekli aynı şeyleri yazar, sonra da ben neden yalnızım diye sızlanıp durur. Mutlu olabilmesi için başkasının mutsuz olması gerekir. Ancak uzun bir ilişkiden çıkmış, ilgiye ihtiyaç duyan kızlar ona bakar. Ve pragmatist puştun teki olduğu için o masum kızlardan faydalanır, normalde asla bakmayacakları bir erkekken kendini yaralı kızların hayatına bir şekilde sokmayı başarır, fakat acınası mevcudiyeti doğal olarak kısa sürer. Başkasının artıklarıyla idare etmeye çalışır, o derece cibiliyetsizdir. Annesini tanımasam orospu çocuğu derdim ama tanırım, çok iyi kadındır. O yüzden sadece orospu demekle yetiniyorum. Kadınlar hakkında hiçbir şey bilmem. Hatta şöyle düşünülebilir, beni gözetim altına alsınlar, bilim adamları rapor yazsın ve “Kadınlar nelerden etkilenmez” adı altında yayınlansın. Nesiller boyu erkeklere yardım edecek bir kaynak olur şerefsizim. Yıllardır lüzumsuzluğumla zarar verdiğim insanlığa katkı sağlamamın yegane yolu budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben noktalama hatalarıyla dolu uzun cümlelerden ibaret bir adamım, ve kızların zerre sikinde değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakeangel, ya beni çok pis işletiyorsun, ya da sende sike sürülecek akıl yok. Henüz hangisi olduğuna karar vermedim. Hani ben malım, hayatımın geri kalanında mallığımı muhafaza edeceğim de size noluyor amına koyayım? Kaybetmeye mahkum birini görmek hoşunuza mı gidiyor, “Allahtan bunun kadar beyinsiz değilim” diyerek kendinizi iyi mi hissediyorsunuz, Ajdar'ın bıraktığı boşluğu benimle mi doldurmaya çalışıyorsunuz? Şu sikindirik siteye üye olanlar bile var aranızda! Yazıları okurken harcadığınız zamana, monitör başında yorduğunuz gözlere, bilgisayarın yaktığı elektriğe yazık. Ne ayaksınız lan siz, gidin alay edecek başka bir hilkat garibesi bulun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam sevgili okurlar geçti. Şakaydı ya, ağlamanıza gerek yok. Dur, yatağımın altındaki kağıt havluyu çıkartayım. Temiz olm tırsma, heh tamam şöyle, sil gözyaşlarını. Hayat kısa sevgili okurlar, olur olmadık şeyleri kafaya takmaya değmez. Sizi sevmeyen ölsün lan, beni sevmeyenler hayatta kalabilir hadi izin veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir laf vardır “Azimle siken mermeri deler” diye. Halkımızın ne denli geniş bir hayalgücüne sahip olduğunu gösterir bu söz, ve bir o kadar da anlamlıdır. Evet sevgili okurlar, mermeri deldim en sonunda. Yok yanlış anlamayın mermerle cinsel münasebetim olmadı, mecaz anlamda. Çalıştım, çabaladım ve nihayetinde bir dergiye o ya da bu şekilde bir ayağımı attım. “Ekmek” derginin adı, çoğunuz duymamıştır zira yeni çıktı. Lütfen “OOO bilmez miyim, ben her sabah ekmek alıyorum olm ehuuhaauhuaa” tarzı insanı hayattan soğutan espriler yapmayın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bazılarınız neden daha tanınan bir dergiye girmediğimi sorabilir, ki eminim soranlar olacaktır. Gittim sevgili okurlar, yazılarımı götürdüm ve her defasında sonra bakarız, sana da mail atarız dediler. Ama bana bir kere bile mail gelmedi, tüm gün mail kutumun başında F5’e bastım ama nafile, sayısız kez gittiğim mizah dergilerinden hiç yanıt alamadım. Taaa ki yanlış hatırlamıyorsam Mart ayına kadar. İsmini vermek istemediğim bir yazar suratıma karşı az önce yazdıklarımı söyledi: “Çok kötü, aşırı amatör, gerçekçi değil, bunalım liseli havalarından çık, ilk defa mı hikaye yazıyorsun, özellikle sonu hiç olmamış”. Onun kelimeleri, okuttuğum yazı &lt;a href="http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2008/11/bir-eek-kadar-olamadm.html" target="_blank"&gt;Bir Eşek Kadar Olamadım&lt;/a&gt;, yorum sizin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samimiyetimizi kağıda dökerek para kazananların ne kadar götü kalkık olabildiğine, zekasını takdir ettiklerimizin işlerine gelmedi mi ne kadar sığ düşünebildiğine tanıklık ettim sevgili okurlar ve hırs yaptım. Kimsenin anlamadığı, anlasa da gülmediği yazılarla mizah dergilerini işgal edenleri, amatörleri eklembacaktan sayanları göt etmek, yıllar önce Kemik dergisinin kapanmasıyla yitirdiğimiz mizahi değerleri geri getirmek için bu yola baş koydum. Ama beni takan yoktu, yazılarımı okumuyorlardı bile. Gerçi okuduklarında da neler olduğunu gördük. Pes edebilirdim, vazgeçebilirdim, yaşıtlarım gibi çenemi kapatıp okuluma devam eder, hayallerimi Shift+Delete yapabilirdim. Sizlerden başka kimse inanmadı bana, mizahçılar da dahil. Çevremdekiler bana salak muamelesi yaptılar, dolaylı yoldan hangi dergi seni işe alır dedi hepsi, çoğunun da zahmet edip bir yazımı bile okumuşluğu yoktur. “Boş işler bunlar, okuluna devam et sen” ama maksat ibnelik değil mi, yılmadım. Beni köreltmekten başka işlevi olmayan okulu bırakıp kendimi okumaya, düşünmeye, yazmaya verdim. Ve sonunda insan muamelesi gördüğüm bir dergi buldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii henüz herşey yeni başladı. Heyecanımı mazur görün, daha düzenli köşem bile yok ve ettiğim laflara bakın hele.  Aslında 3 hafta önce bir yazım yayınlanmıştı ama burada açıklama yapmadım zira eski yazılarımdan biriydi. Ama bu seferki hem yeni yazı hem de Ekmek’le prensip anlaşmasına varmış bulunmaktayım. Kendime güveniyorum sevgili okurlar, sizler arkamda -o anlamda değil, amma fesatsınız lan-, çalışarak, her hafta üstüme koyarak mizah aleminde kendime hatırı sayılır bir yer edinebileceğime yürekten inanıyorum. Bana yardımcı olabilmek için yapabileceğiniz üç şey var, birincisi yorumlarınızı eksik etmemeniz. İkincisi PMİK yazıp 3131’e göndermek. Üçüncüsüyse Ekmek almanız. Ha diyebilirsiniz bizim burada yok, biraz daha araştırın. “Heryere baktım ama bulamadım abi” derseniz mail atın, yollarım size yazılarımı. “Buldum ama şu sıralar maddi sıkıntı çekiyorum” derseniz de yollarım, ama lütfen olayı abartıp “Güvenme yetime gider koyar götüne” dedirtmeyin bana. Sizi duyarlı olmaya davet ediyorum ibneler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni tanıyanlar bilir, veda etme özürlüyümdür. Sevdiğim birisiyle buluştum diyelim, dört saat takıldıysak son yarım saati otobüs durağındadır. Gitsin istemem, muhabbet devam etsin, aman sabahlar olmasın! Ama bu sefer öyle olmayacak ve klas bir lafla sizlere veda edeceğim sevgili okurlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben noktalama hatalarıyla dolu uzun cümlelerden ibaret bir adamım, ve bundan gurur duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ehemmiyeti yüksek not: Blogu kapatmamaya karar verdim, çünkü yeni başladığım için dergide kısıtlı bir yere sahibim. Siz gidip bir ressama not defterinden -hani ilkokulda kullanırdık, cebe sığar, ödev falan yazardık onlardan- sayfa koparıp bana mutluluğun resmini yap derseniz “Sen benimle taşşak mı geçiyon postmodern gavat” demez mi? Bence der. Öyle eskisi gibi sayfalarca yazamayacağım başlarda, normali de budur zaten, kimse dergiye sövmesin. İnşallah ilerleyen zamanlarda &lt;a href="http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/04/bir-icim-nesquik.html" target="_blank"&gt;Bir İçim Nesquik&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/03/okuma-bayram.html" target="_blank"&gt;Okuma Bayramı&lt;/a&gt; ve hatta &lt;a href="http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2008/11/bir-eek-kadar-olamadm.html" target="_blank"&gt;Bir Eşek Kadar Olamadım&lt;/a&gt; yayınlanır, ama şimdilik daha kısa yazılarla kendimi ispat etmek zorundayım. İlham gelip uzunca birşey yazarsam bloga eklerim, o yüzden ara sıra göz atmayı ihmal etmeyin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-6096326841404072873?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/6096326841404072873/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=6096326841404072873' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/6096326841404072873'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/6096326841404072873'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/06/mikime-kadar-yolunuz-var.html' title='Mikime Kadar Yolunuz Var'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-6727634992368101367</id><published>2009-06-05T21:12:00.021+03:00</published><updated>2009-06-10T20:26:38.744+03:00</updated><title type='text'>O Geceyi Hatırlıyor Musun İsmail?</title><content type='html'>Yıl 2007, yaz gelmiş, can dostum güzel insan İsmail Pişer'le beraber tatile çıkmaya karar verdik. Yoğun ÖSS temposu, üstüne herkes tatildeyken -yedi günlüğüne de olsa- YDS stresini yaşamanın verdiği zihinsel yorgunluk. Tatile çıkmak farz olmuştu, fakat bir sorun vardı, pardon iki. İlki ikimizin de doğru dürüst tatil yapacak yer bilmemesi, ikincisi ise pek paramız olmaması. Çeşme ikimiz için de kapalı kutuydu, adını çok duymuştuk ama hiç bulunmamıştık orada. Tatilin yan amaçlarından biri de buydu, keşfetmek, yeni ufuklara yelken açmak. Ailelerimizden aldığımız ÖSS primi ve birikimlerimizle 150şer YTL çıkardık. Çınar’daki Pamukkale yazıhanesine gidip iki Çeşme bileti istedik. Çeşme’ye doğrudan araba yokmuş, İzmir’e aldık. Her zamanki gibi adım yanlış yazıldı “Bengüsü Türker”. Ben alışık olduğum için takmadım ama İsmail biletinin üstünde “İsmail Pisak” yazdığını görünce hafiften dellendi. “Pişer nasıl Pisak anlanır abi, Pisak ne lan” diye söylendi durdu. İki gün sonrasının sabahınaydı otobüs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün sonra sabah yedide Çaybaşı Camii’nin orada buluşup garaja doğru salına salına yürüdük. Daha Denizli sınırlarından çıkmadan tatil havasına girmiştik. İsmail’in beklentileri vardı, kızsal bazda, ben ise son iki yıldır sınıfta yoğun kız dırdırına maruz kaldığımdan hiç uğraşacak havada değildim. Otobüsümüze bindik, başladı serüven. Muhabbet dostlar başına, üç saat üç dakika gibi geçti, İzmir Terminali’ne vardık. Denizli’deki gardan sonra İzmir Terminali modern sanat harikası gibi duruyor. Zaten birisi dandik bir gar diğeri ise Terminal, kalite farkı var. Yarım saatimizi bu güzel yapıyı ve İzmir kızlarını inceleyerek geçirdik. Tek otobüs kalmıştı, bekle bizi Çeşme!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minibüslerin bulunduğu bölüme geçtik. Sadece adı minibüs, bildiğiniz otobüs aslında hepsi. İlçeler arası yol gittiği için minibüs diyorlar. Yaklaşık 200 metrelik bir alandı ve otobüslerin her biri yüzü bize dönük şekilde sıralanmıştı. Üzerinde bok yeşili ve inanılmaz dandik bir yazı tipiyle TİRE yazan dikkatimi çekti, İsmail’e “Böyle sikindirik ilçe ismi mi olur” diyerek duygularımı paylaştım. Perona şöyle bir bakınca her iki otobüsten birinin Tire’ye gittiğini gördük. Az önce alay ettiğimiz Tire bir medeniyet yuvası olmalıydı bu kadar sefer yapıldığına göre. Bir tane bile Çeşme göremedik sürüyle otobüsün arasında. Yan tarafımızda tiplerinden ve vücut dillerini sürekli direksiyon çeviriyormuş gibi kullanmalarından otobüs şoförü oldukları sonucuna vardığım amcalar grubuna Çeşme arabalarının nereden kalktığını sordum. Hepsi “Ne Çeşme mi, bir dakika düşüneyim” tarzı tepkiler verdiler, kendi aralarında fikir alışverişinde bulundular fakat kesin birşey diyemedi hiçbiri. Ya bu işte bir yanlış vardı ya da birisi bizimle fena taşşak geçiyordu. Çeşme lan bu, Türkiye’nin en ünlü tatil beldelerinden biri, Tire ne amına koyayım. Tire o güne kadar benim için bir noktalama işaretinden fazlasını ifade etmiyordu. Baktık amcalardan hayır gelmeyecek bütün peronu incelemeye karar verdik. Çeşme otobüsü ta en sondaydı ve kalkmak üzereydi, boştaki son iki koltuğa oturduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki 2 -yazıyla iki- adet dayı vardı, biri hiç konuşmuyor, diğeri ise telefon görüşmesi yapıyordu. İşin ilginç tarafı adamın dediğinden hiçbir şey anlamıyorduk, 20 dakika geçmiş ve sadece üç anlamlı kelime öbeği kullanmıştı: “Burası Eskişehir değil”, “Eski dükkandaki mallar” ve “Roberto Carlos”.  Bunların haricinde tamamı manasız kuruntulardı. Adam ne zaman ağzını açsa İsmail’le ben kopuyorduk, telefon konuşması da bitmek bilmiyordu. Dayının acayip sesler çıkarmaya devam etmesi üzerine gülmekten çenem ağrıdı. Bir kahkaha daha atarsam çenem düşebilirdi. Çenemi sağlama almak için kulaklıklarımı taktım ve sesi sonuna dayadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculuk bitip, otobüsten inerken dayı bize pis pis baktı, bir an için onu takip etmek istedim. Macerandan maceraya atılabilrdik o dayıyla birlikte, İsmail’e dedim ki bu adam bir işaret, onun gittiği yere gidersek hayatımızın tatilini yaşayabiliriz. İsmail ortamlara akmak istediği ve dayının bize tekme tokat dalacağından tırstığı için teklifimi kabul etmedi. Yol yordam bilmeden Çeşme sokaklarına attık kendimizi. Bir sahil bulup yakınındaki en uygun fiyatlı pansiyona yerleşmekti hedefimiz fakat bir türlü sıcak denizlere inemiyorduk. Su bulsak bile sahili yoktu, betondan denize atlamak istesem Kadıköy’deki Beşiktaş İskelesi’ne giderdim. Çeşitli kitap ve dergilerle doldurduğum “Ağır Yük” sınıfına giren çantam sırtımda fellik fellik sahil arıyorduk. Bir saat boyunca dolandık ama nafile, Çeşme’de sahil yoktu anasını satayım. İstihbarat edinmek için şehrin iç kısımlarına yöneldik. Lokantadır, hediyelik eşya dükkanıdır böyle yerlere güvenmiyorduk, adamların gözlerinden belliydi müşteriyi ayakta sikmek istedikleri. Bir çiçekçi bulduk, kocaman bir bahçe, arka tarafta ufacık ve eski bir ofis. Belli ki aile mesleği ,uzun zamandır buradalar. Yaşlı bir çift vardı ofisin içinde, selam verdim ve derdimizi anlattım. “Biz tatil yapmak isteyen iki öğrenciyiz. Çeşme’ye ilk defa geldik, bize uygun bir yer önerebilir misiniz”. Paşalimanı* dediler, orada halka açık sahil varmış. Garajdan otobüs kalkıyormuş ama bir kez daha otobüse binmek istemiyordum, götüm uyuşmuştu oturmaktan. İsmail’e genç adamız yürürüz gazını verip Paşalimanı’na yöneldik. İki saate yakın yürüdük, güneşten beynimiz amcıklanma noktasına geldi. Sırt çantam yüzünden omuriliğim kan ağlıyordu. Sonunda ulaştık Paşalimanı’na, ufak ve tıklım tıklım dolu bir halk plajından ibaretti. Park edilmiş Renault Toroslar ve plajda gezen kıllı-göbekli amcalardan anladığımız kadarıyla burası bize göre bir yer değildi, gereğinden fazla halka açıktı. Tamam kızlarla pek muhattap olmak istemiyordum ama göz zevki diye birşey var. Gittiğimiz o yolu söylene söylene geri döndük. Çeşme’den bize yar olmayacağını anladık, akıl danışmak için güvenimizi kazanmış çiçekçiye yöneldik. Çiçekçiye ulaştığımızda yaşlı çiftin oğlu da oradaydı, Bilgin abi. “Ben doğma büyüme Çeşmeli olmama rağmen tatil için Marmaris’e gidiyorum” dedi “Eğer cebinde para, altında araba yoksa Çeşme sıfır”. Adam o kadar içten konuştu ki bizim yaşadıklarımızın aynısının başından geçtiğini düşündüm. Pahalı otellere giremezsen Çeşme’nin çocukken aile zoruyla götürülen Emekliler Sitesi’nden farkı yoktu. Sanki bizi takip etmiş de ona göre yorum yapıyordu. “Siz en iyisi Marmaris’e gidin, durun arabamla sizi garaja bırakayım”. Bilgin abi gerçekten çok kral bir adamdı, Marmaris yeni rotamız, Bilgin abi diyorsa vardır bir bildiği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garajda otobüs beklerken kuzen aradı. Tatilimizin nasıl geçtiğini, düzgün bir yer bulup bulamadığımızı sordu. “Çeşme kadar kolpa bir yer görmedim lan ben, iğrenç olm, bir daha geleni siksinler” dedim, farkında olmadan sesimi yükseltmiş olacağım ki duraktaki herkes korkak adımlarla uzaklaştı benden. Çeşme yerli turiste söylenmiş en büyük yalandır sevgili okurlar, gitmeyin, sevdiklerinizi göndermeyin. Terminale geçtik, oradan Marmaris biletimizi aldık. Marmaris otobüsünde hayatımda gördüğüm en orijinal muavinle karşılaştım, adam hiç konuşmuyordu. Tipi de bir dönem Galatasaray formasını giymiş Sırp futbolcu Sasa İliç’i andırıyordu. İkramları dağıtırken ne istediğimiz sormuyor, sadece kaşlarını hareket ettiriyordu. Yol boyunca ağzını açtığını görmedim ta ki Rus yolculardan birinin cep telefonu çalana kadar. Muavin, Rus’un yanına gidip “Bir daha öterse alırım telefonunu”diye azarladı, kurduğu tek cümle dilimizi bilmeyen birisineydi. Muavin de kral adam çıktı, artakalan ikramları en arkada oturan bize verdi. “Eyvallah abi” dedim, kaşlarını “Birşey değil” babında kaldırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece yarısı Marmaris’e vardık. Neredeyse zifiri karanlıktı, sadece büfenin kısık ışığı bir nebze de olsa aydınlatıyordu etrafı. Memleketin batısında olmamıza rağmen bütün yazlık mekanlardaki gibi çalışanların tamamı doğuluydu. Büfeye yaklaşıp yakınlarda geceyi geçirebileceğimiz bir yer var mı diye sordum. Büfeci bize cevap vermeden telefonunu çıkardı, sinsi bir ses tonuyla “Abi müşteri var” dedi. İsmail’le ben tırstık, adam doğulu olduğundan değil, telefonda adeta bir pezevenk edasıyla konuştuğu için. O an, o ortamda, o cümleyi, o şekilde Tatlıcı Tombak bile söylese tırsardım. “Bir dakika bekleyin gençler” dedi ve telefonla uzaklaştı, İsmail titriyordu. “Sakin ol, erkek adamız, napacaklar bize” diyerek rahatlatmaya çalışsam da İsmail'in ciğerini bilirim, kesin kafasından biz orada kalırken polis baskın yapar da bizi içeri alırsa diye korkuyordu. Belki de baskını yapan polisler mekanın genel kullanım amacından yola çıkarak ikimizi homoseksüel sanıp sakallı ve iri yarı olan beni aktif, İsmail’i ise pasif zannedecekler diye düşünüyor olabilirdi. İsmail "Abi tabanları yağlıyalım" der gibi bakıyordu ama kaçamazdık, bir gece geçirmek zorundayık büfecinin yönlendireceği yerde. Yeniden yanımıza geldi “Kusura bakmayın, yer yokmuş” demesiyle çok sevindirik olduk ama büfeciye belli etmedik. Garajdan biraz ilerleyince yazlık evleri gördük ama mal gibi gecenin bir yarısı dolaşmak istemedik çünkü bilmediğimiz bir yerdeydik ve sinir bozucu derecede tenhaydı sokaklar. Yakında otel tarzı mekanı bırakın Tekel bayi bile yoktu. Benzinlikte bir adam, dolmuşunun deposunu dolduruyordu. Başka çaremiz yok, ona sorduk. Bildiği bir otel varmış, bizi dolmuşuyla oraya götürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri girdik, iki yıldızlı bir oteldi, yıldızsız olsa bile sikimde değildi, zira sabah olunca düzgün bir mekan bulmak için sahile inecektik. Resepsiyonda 15-16 yaşlarında bir çocuk vardı, oda istediğimizi söyledim. “Üst katlar rutubetli, alt kattan vereyim abi” dedi, olayın mantığını çözemedim. “Üstelik alt kattakiler apart-oda, daha rahat edersiniz”. Bana ne kardeşim aparttan, gecenin birinde yemek yapacak halim yok ya, uyuduktan sonra yelken açacağım denize, kuma, güneşe. Ama çocuğa laf dinletemedik, illa da tutturdu alt kattan vereyim diye. Üst katta sanki rutubet değil de domuz gribi varmış gibi davranıyor, ısrarla alt kattan oda tutmamız gerektiğini söylüyordu. Yalan söylediği çok belliydi, üst katta rutubet varken alt katta serin bir yaz esintisi mi olacaktı sanki? Hayır, arada da hatrı sayılır bir fiyat farkı var. Dedim ki biz sadece gece kalacağız, apartlık işimiz yok. Yok arkadaş, rutubet diyor başka birşey demiyor çocuk. Tam “Ne rutubeti lan yarrak kafalı” diye medeni bir çıkış yapacakken birşey dikkatimi çekti. Kayıt işlemleri için bırakılmış nüfus cüzdanları bir mavi bir pembe olarak sıralanıyordu. Sanırım lobinin etrafında dolanan üstsüz adamların da sebebi buydu, sesimi çıkarmadan apart-odayı kabul ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yalan söyleyeyim, güzel odaydı. Mutfakla birleşik salonu, tuvaleti ve ayrı bir yatak odası vardı. Çok pis tuvaletim gelmişti. Tek isteğim kendimi klozetin merhametli kollarına bırakmaktı. Pantolunumu indirdim, ellerim boxerımdayken İsmail tuvalete daldı, omuzlarımdan tutup orta şiddetle sallayarak “Burada tuvaletini yapma abi, hastalık bulaşır, dikkat et” şeklinde uyardı. Tek başıma olsam hiç aklıma gelmeyecek bir tedbirdi, İsmail’in tavsiyesine uyarak götümü klozete değdirmeden sıçtım ve yatak odasına yöneldim. Yine İsmail geldi “Abi burada yatılmaz, temiz midir değil midir bilemeyiz. Binbir türlü hastalığı var”. İsmail, Word belgesinde birşey yazarken ikide bir çıkan denyo ataç gibi sinirimi bozuyordu. “İyi len iyi” dedim ve yastığın birini kapıp salona geçtim. Salonda iki adet çek-yat, bir televizyon vardı. Televizyonu açtık, Okan Bayülgen’in programı dönüyordu. 10 dakika izledik bozuk olan yayını karıncalar tamamen ele geçirene kadar. Zaten geç olmuş yatalım dedik. Ayakta olan İsmail’den ışığı kapatmasını istedim. Sağ serçe parmağıyla ürkek bir ceylan gibi düğmeye dokunmaya çalışıyor ama çok hafif bastırdığı için anahtar kapanmıyordu. Hayatımda ilk defa elektrik düğmesinden iğrenen bir adam gördüm. “Korkma olm oraya da attırmamışlardır amına koyayım” demem üzerine bozularak kapattı ışığı. Akabinde bana fırça atmaya başladı: “Kim bilir millet neler yapıyor burada, sen hala işin dalgasındasın. Sabah ezanıyla kalkıp gidelim abi buradan, kapıyı kilitledin mi? Cüzdanını yastığın altına koy. Elimi yıkamam lazım ama buradaki sabun pistir, acaba yakında açık sabun satan bir yer var mıdır? Üst katta neler oluyordur şimdi, polis molis gelmez inşallah. Ya bizi nezarete götürürlerse...”. Kendisine nazik bir dille karı gibi adam olduğunu belirtip uyumasını rica ettim. Normal şartlarda bile kolayına uyuyamam, bir yandan resepsiyondaki çocuğun bahsettiği “rutubet”, diğer yandan ise odada yankılanan hışırtılar, evet hışırtı. Fare olabilirdi, radyoaktif fare tarafından ısırılıp mutasyon geçirmiş bir insan da. Zaten sakıncalı mekandayız, hafiften yusufluyorum, iyice kıllandım. Ne yazık ki yanımda beyzbol sopası yoktu, çantamdan içi boş su şişemi çıkardım, siper alıp açtım ışığı. İsmail’den geliyormuş, yastığının üzerine gazete koymuş, AIDS’den korunuyor aklınca. İsmail’le bir güzel taşşak geçip ışığı kapadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günün ilk ışıkları horoz etkisi yapıp uyandırdı ikimizi. Sahile indik tam bize göre, denize yakın, fiyatı uygun ve fuhuş yapılmayan bir pansiyona yerleştik. Marmaris 10 numara mekan, hem ucuz hem güzel –ki deneyimlerime dayaranak söylüyorum bu iki sıfat aynı ismi çok nadir niteler-. 4 gün kaldık, gezdik, tozduk ve eğlendik. İlk gece kaldığımız otelde ikimize zührevi bir hastalık bulaşmadı. Kız bulamadık, İsmail biraz hayal kırıklığına uğradı ama benim bir beklentim yoktu zaten. Güzel tatildi, iyi geldi bünyeye. Daha çok anlatılası anım var o tatile dair, ama eminim İsmail'le keranede geçirdiği geceyi hayatım boyunca unutmayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Çiçekçideki yaşlı çift bizi nereye yönlendirdi net olarak hatırlamıyorum. Google’den Çeşme diye arama yaptım, gözüme ilk ilişen belde ismi Paşalimanı idi onu koydum yazıya. Birisi çıkıp “Baba naptın ya Paşalimanı çok güzel mekandır” derse boynum kıldan incedir. Kim bilir belki gerçekten de Paşalimanı’na gittik ve götüm gibi bir yerdi. Yine de bütün Paşalimanı sakinlerinden özür dilerim. Tire’den dilemem, boşuna özür mözür beklemeyin, osuruktan nem kapıyorsunuz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-6727634992368101367?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/6727634992368101367/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=6727634992368101367' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/6727634992368101367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/6727634992368101367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/06/o-geceyi-hatrlyor-musun-ismail.html' title='O Geceyi Hatırlıyor Musun İsmail?'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-4863224898213886788</id><published>2009-05-31T11:05:00.002+03:00</published><updated>2009-05-31T11:56:48.458+03:00</updated><title type='text'>Siber-Rezalet</title><content type='html'>Sanal alem demişlerdi, uzağı yakın, yakını uzak kılan ağ. Dünyanın dört bir yanından insanlar bir araya gelip iletişim kuruyordu; mahalleler, şehirler hatta ülkeler sınır olmaktan çıkmıştı. 21. yüzyılın en önemli olgularından biriydi internet, hayatlarımızı kökten değiştirmiş, ADSL’siz bir yaşam düşünülemez hale gelmişti. Ben napıyordum peki, bu önemli icadı Mynet’ten oyun oynamak, Youtube’dan komik video izlemek ve Livescore’dan maç sonuçlarını takip etmek için kullanıyordum ancak. İnternetin sosyal hayatıma tek katkısı VCDcilere gidip kimseye çaktırmamaya çalışarak “Abi porno var mı” deme utancını ortadan kaldırmasıydı. Çok uğraştım siber ortamlara akmak, yeni aşklara yelken açmak için fakat erkek olduğumdan dolayı baştan kaybediyordum. Kızlar sürekli kendilerini rahatsız eden Facebook magandalarından bıkmıştı, haksız da sayılmazlardı. Ama olan benim gibi sofistike, klas, centilmen fakat ilk görüşte tipi pek güven vermeyen –şuna tipsiz diyelim kısaca- beyefendilere oluyordu. Yolladığım bütün arkadaşlık teklifleri geri çevriliyor, MSN’e eklediğim kızlar cinsiyetimi anlar anlamaz engeli basıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talihsizliğimi sonlandıracak dahiyane bir fikir buldum. Kızlar beni kabul etmiyordu, çünkü abaza hareketlerde bulunacağımı düşünüyorlardı. Kız taklidi yaparsam içlerine sızabilir, eğer standartlarıma uygun birisine rastlarsam da gerçek kimliğime yönlendirebilirdim. Özet olarak kendi çöpümü kendim çatacaktım, lanet olsun çok zekiydim. Hemen “Kız ismi+alttan çizgi+doğum yılının onlar ve birler basamağı” formülüyle kendime bir e-posta adresi aldım. Ortalama güzellikte bir kızın resmini profilme koyup beni görmezden gelen bütün kızları ekledim listeme, işe yarıyordu. Arkadaş listem kız yurdu gibiydi, bir tane bile böcek yoktu aralarında. Sanal haremimi kurmuştum, şimdi sıra sultanımı seçmekteydi. O kadar çok seçeneğim vardı ki zorlanıyordum eleme yaparken, kuraklık değil bolluk idi problemim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaylarımı üçe indirmiştim: Ayşen, Ezgi ve Damla. İçlerinde en güzel avatar Damla’ya aitti. O kadar güzeldi ki kendi resmini koyup koymadığına dair şüphelerim vardı, eğer yüzde yüz emin olsaydım Ayşen ve Ezgi’yle irtibatı anında keser Damla’ya yazardım. Ezgi’nin erkek arkadaşı olduğunu öğrenince bastım engeli. Ayşen ile Damla arasında gidip gelirken Ayşen’in “Aaaaay Murat Boz choook sekxiii” demesiyle kazananı belirledim. Kısa süre içinde Damla’yla samimi olmuştuk, açıkçası bu kadar kolay olmasını beklemiyordum arkadaşlık sürecinin, ama kız milleti bu hayatım boyunca asla anlayamamıştım onları. Birkaç gün sonra Damla’yla kanka seviyesine ulaşmış, hatta kızlıkla alakalı mevzulara girmeye başlamıştık. Foyamın ortaya çıkmasını istemiyorsam konuyu değiştirmem gerekiyoru zira 17 yaşıma kadar kadınların kanı ped reklamlarındaki gibi mavi sanan bir adamdım ben. Ama uzaklaştırmıyordu bir türlü, muhabbeti dönüp dolaştırıp dişiliğe getiriyordu Damla. Nasıl biz erkekler hemcinslerimizle sürekli +18 içerikli sohbetler ediyorsak, aynısı kızlar için de geçerliydi demek ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahtımı sikeyim, çölde kutup ayısının tecavüzüne uğrayan bedevi bile benden daha şanslıdır. Sen git sürüyle kızın arasından lezbiyen olanını bul! Şimdi buraya yazamacağım şeyler istedi benden, doğuştan gerekli ekipmana sahip olmadığım için yapamadım tabi, “Evet soktum” tarzı cevaplar verebildim ancak. Belki hem elma hem armut seviyordur umuduyla demiştim o lafları. Ama yanılmışım, Damla elmalardan hoşlanan bir elmaydı, ben ise ayvayı yemiş bir armut. Siber-seks hayallerim siber-tecavüze dönüşmüş, kelimelerle ırzıma geçilmişti. Kendimi o kadar değersiz hissediyordum ki aynaya bakacak yüzüm bile kalmamıştı. Damla’nın sapık fantezilerini gerçekleştirmek için beni şişme bebek gibi kullanmasına izin vermiştim. Hırsıma yenik düşmüştüm, hayatım boyunca asla affedemeyecektim kendimi. Bu ıstıraba katlanmamın tek sebebi çabalarımın tamamen boşa gitmesini istemememdi. Saatlerimi, günlerimi daha da önemlisi asla geri dönmeyecek masumiyetimi vermiştim Damla’ya, mükafatımı almadan sonlandıramazdım hiçbirşeyi. Webcam’ini açtırıp soydurttuğum an bitirecektim bu işkenceyi, Damla’nın göğüsleri buruk bir sevinçten fazlasını vermeyecekti gerçi, yine de ellerim boş ayrılmaktan iyiydi. Yoğun ısrarlarıma rağmen Webcam’ini açmıyor, sürekli bir bahane uyduruyordu. Bahaneleri tükenmiş, dakikada 27 kere yolladığım görüntülü konuşma tekliflerini reddetmekten sağ işaret parmağı ağrımıştı. Uzunca birşey yazmaya başladı, 3 dakikadır pencerenin altında “WhiteAngel_88 bir ileti yazıyor” ibaresi duruyordu. Sonunda geldi yazdıkları: “Bir itirafta bulunmam gerekiyor. Ben erkeğim, bu maili kız bulmak için almıştım ama sana gerçekten aşık old...” gerisini okumadan bilgisayarın fişini çektim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-4863224898213886788?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/4863224898213886788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=4863224898213886788' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/4863224898213886788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/4863224898213886788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/05/siber-rezalet.html' title='Siber-Rezalet'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-7109743834619534880</id><published>2009-05-18T13:03:00.018+03:00</published><updated>2009-08-20T10:24:48.364+03:00</updated><title type='text'>Obez Ruh</title><content type='html'>Ben müzikle yaşayan bir adamım. Herhangi bir enstürman çalmamama rağmen müziğin hayatımdaki yeri çok büyük. MP3-çalarsız çıkmam abi; tuvaletimi yaparken hatta duş alırken bile kulağımdadır sevdiğim şarkılar. Onlarca grup vardır takip ettiğim, şarkı şarkı değil albüm albüm dinlerim. Müzik gerçekten de olmazsa olmaz benim için, yalnız şöyle bir sıkıntı var, dinlediğim gruplar nasıl desem benden başka pek bilen yok etrafta. Hani diyemiyorum "Cynic Türkiye'ye geliyormuş olm" ya da "Isis'in son albüm şahane" kimseye. Dostlarımla müzik sohbeti yapamıyor, saatlerce dinlediğim albümler hakkında iki çift laf bile edemiyorum kendimden başka kimseyle. Metallica, Iron Maiden ile başlamıştım her metalci genç gibi, sonra Death Metal'e yöneldim, onun da bir nebze takipçisi mevcut ama şu an dinlediğim gruplar ne yazıktır ki ülkemizde neredeyse hiç tanınmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir zaman "Ekşide Opeth hakkında on sayfa entry girmişler, kesin dinleyeyim" insanı olmadım. Bir arkadaş var mesela, adam hayatı boyunca Opeth dinlememiş sırf ekşisözlükte on sayfa yazı girilmiş diye gitti Opeth T-shirt'ü aldı, ondan sonra başladı Opeth dinlemeye. Belki şu an giyiyordur, kim bilir. Hayır sevgili okurlar, ben asla ortamlara akmak, belirli bir grup arasında kabul görmek için müzik dinlemedim, The Dillinger Escape Plan'in ne kadar müthiş bir grup olduğunu bilmiyorsanız sizin kaybınızdır, benim değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama size de hak veriyorum, şimdi desem ki "Botch dinleyin, özellikle We Are The Romans albümünü, Saint Matthew Returns To The Womb gelmiş geçmiş en gaz şarkılardan biridir", siz de meraktan Botch dinlerseniz adım gibi eminim ne bu bloga girersiniz ne de benimle konuşursunuz bir daha. Sert, deneysel müzik, belirli bir altyapı sahibi olmak gerekiyor tadını çıkarabilmek için, burada 3-4 yıllık bir süreçten bahsediyorum. Bunun farkında olduğum için kimseye şarkı yollama, grup önerme şansım olmuyordu. Ancak şu şekilde "Mordecai diye bir şarkı var, 2:10'dan sonrasını dinle, hiç bitmesi istenmeyen bir rüya gibi". Peki ya o 2:10'luk kısım? Bana göre şarkının geri kalanı kadar mükemmel, ama bakire kulakların birkaç saniyeden fazla dayanabilmesi mümkün değil ilk iki dakika on saniyeye. Ama o günler geride kaldı, insan içinde dinleyebileceğim, neredeyse her müziksevere hitap eden bir grup keşfettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Audrey Bitoni'yi eve attığımda bir şarkı açmıştım hani. Hatta linkini vermiştim interaktiflik olsun diye, yazının geri kalanını o şarkıyı dinleyerek okursunuz diye düşünmüştüm, gerçi kimse yapmamıştır ama yine de ufak bir detay olarak eklemiştim yazıya. İşte o grup, Thrice; artık arkadaşlarıma yollayabileceğim, bizim eve geldiklerinde açabileceğim bir grubum var benim. Bugüne kadar kimse "Bu ne lan, beynimi sikti" demedi, birçok iltifat da aldım diyebilirim. Thrice'a karşı boynum kıldan ince, o yüzden sizlere bir şarkısını dinletmek, bu güzel grubun reklamını yapmak başımın borcudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=12XhXlbzvOo" target="_blank"&gt;Thrice - Stare At The Sun (AOL Session)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki linkten Stare At The Sun isimli şarkılarının akustik kaydını dinleyebilirsiniz. Birçok farklı versiyonu mevcut şarkının, ama benim en çok hoşuma giden budur, hele ortada giren kemanlar yok mu, kulağını seven dinlesin diyorum başka birşey demiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha şimdi puştun biri çıkıp "Ulan pop bu, bir de metalciyim diye geçiniyorsun" diyebilir. Evet o puşta sağlam bir cevap hazırladım. Şimdi bir genç Dark Tranquillity -ki sert bir metal grubudur- ile Pink Floyd -zaten hepiniz biliyordur, açıklama yapmaya gerek duymuyorum- dinleyebilir. Hatta şöyle diyebiliriz, herhangi biri metal grupları ve Pink Floyd dinleyebilir, neden? Çünkü Pink Floyd herkes tarafından saygı gören, rock müziğin temellerini atmış bir gruptur. Pink Floyd sevmiyorum diyene kız vermezler o derece. Eğer müziği sertliğine göre ayırıyorsak ki paragrafın başındaki lavuğun yaptığı bundan başka bir şey değildir, metalcilerin Pink Floyd dinlememesi lazım, çünkü yumuşak müzik. Ama hayır, oooo Pink Floyd dinleyebiliriz, hatta dinlemeliyiz neden çünkü herkes biliyor ve saygı duyuyor, evet Pink Floyd ile eşdeğer müzik yapan bir grup olsa atıyorum Red Floyd mesela, onu dinleyemez metalci. Çünkü poptur, sert adama yakışmaz. Bırakın bu ayakları, sözlüklere, forumlara göre şekillendirmeyin müzik zevkinizi. Sırf bu tarz dallamalar yüzünden metal dinliyorum demeye utanıyorum. Aynı anda Converge de dinlerim Bad Religion da, zerre sikimde olmaz, birisi grindcore diğeri punk. Benden başka da pek dinleyen olmaz, çünkü popüler grup değiller. Kimse "The Saddest Day efsane şarkı hacı" diyerek hava atamaz, ama The Saddest Day doksanlı yıllarda yazılmış en iyi şarkılardan biridir nezlimde. Millete hava atmak, kız tavlamak ise amacınız, The Saddest Day hiç işinize yaramaz. Ama yok ben kaliteli müzik dinlemek istiyorum, agresiflik ile duygusallığın birleştiği şarkılardan hoşlanıyorum, aynı zamanda sert müziğe de alışığım derseniz The Saddest Day kaçırmamanız gereken bir klasiktir. Ben müzikaliteye bakarım arkadaş, şekle değil. İsmail mesela, adam Serdar Ortaç dinliyor, bana da dinletmeye çalıştı birkaç kez ama 10 numara elemandır -Serdar Ortaç değil İsmail-. Hiç olmazsa herif içinden geleni yapıyor amına vuram, özenti değil. Bugüne kadar tanıdığım bütün metalcileri toplasanız bir İsmail etmez gözümde. Nerden nereye geldik, Thrice sevgili okurlar, For Miles, Red Sky, Digital Sea, Cold Cash And Colder Hears, Atlantic, Moving Mountains, Firebreather, Digging My Own Grave, Between The End And Where We Lie, All That's Left, The Sky Is Falling, Daedalus, The Earth Isn't Humming, Silhouette, Trust, Betrayal Is a Symptom tavsiye ettiğim parçaları. Umarım hoşunuza gider.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-7109743834619534880?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/7109743834619534880/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=7109743834619534880' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/7109743834619534880'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/7109743834619534880'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/05/obez-ruh.html' title='Obez Ruh'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-7479118929633058304</id><published>2009-05-14T00:18:00.002+03:00</published><updated>2009-06-10T09:34:39.490+03:00</updated><title type='text'>Z... Çocukları</title><content type='html'>Bulutların üzerindeydim, yumuşaklığını çıplak ayaklarımda hissetmeme rağmen göçmüyordu zemin. Uçsuz bucaksız sema vardı sadece önümde, sanırım atmosferin dışındaydım, nasıl nefes aldığımı bilmiyordum. Yürüdüm, hem de saatlerce, ama hiçlik bitmiyordu. En sonunda mermer bir sütun buldum. Sütunu incelerken uzaktan birinin yaklaştığını farkettim; yaşlı, uzun beyaz saçı ve sakalı olan, neredeyse üstsüz gezen bir adam. Yanıma gelince çıkarttım kim olduğunu. “Burada ne işin var ölümlü” dedi tüm kudretiyle, “Beni bırak dayı şimdi, Zeussun sen di mi” diye karşılık verdim. Aldığım cevap olumluydu, Olimpos’ın kralı, tanrıların tanrısı Zeus idi karşımdaki. Titanların elinden hakimiyeti devralan, babası Kronos’u denize döken, Yunan Mitolojisi’nin “Polat Alemder”ı Zeus’a “Kusura bakma ama senin kadar orospu çocuğu bir tanrı daha görmedim” dedim, sinirlendi doğal olarak, çekicini çıkardı. Tam gazabını göstermek üzereyken “Artistlik yapma lan” diyip kafasına geçirdim bi tane, ani bir hamleyle sol bileğinden tutup beline yapıştırdım. Zeus safdışı kaldı, konuşmama kaldığım yerden devam ettim:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;-Bir de tanrıyım diye geziyorsun, lan azıcık haysiyet onur olur tanrıda, nedir olm senin sorunun, ne ayaksın sen, anlat de öğrenelim.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;-Abi kolumu bırak, sanırım kırıldı, hadi be güzel abim, canım canıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-Ne abi lan ne abisi! Sen tanrısın amına koyayım, yancı gibi abi diyor, sakalından utan dallama!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;-Affetmek büyüklüktür, kolum ağrıdı abi. Herşeyi anlatcam abi, hele bi bırak abicim...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten mitolojiyle aram kötüdür, şu karaktersizle muhattap olunca iyice soğudum.  “Karı gibi adammışsın Zeus” dedim, bıraktım kolunu. Sanki çok birşey yapmışım gibi sol bileğini ovuşturdu 10 dakika boyunca. “Yeğenim naptın ya, niye yaptın bunu yaaaa” dedi Zeus, “Ulan Olimpos gavatı, ulan götümün tanrısı, bir de saf ayağına yatıyor. Senin yüzünden ırz namus kalmadı lan alemde. Olimpos’un yarısı senin piçin zaten, yetmedi insanlara dadandın, o da yetmedi hayvanlara. Bu nasıl bir açlıktır arkadaş. Arkamı dönmeye korkuyorum şu anda, bi ben kaldım çakmadığın midesiz herif” diye azarladım. Zeus’un “Kanka kalbimi kırıyorsun ama böyle konuşma, benim de duygularım var” demesiyle iyice sinirlendim, “Ne kalbi lan, ne duygusu! Kayadaki deliği bile sikmişin sonra bana duygusal laflar ediyor. Halandan, hatta kardeşinden bile peydahladıkların var kafir! Yazık değil mi o çocuklara, Medyum Keto gibi oldu hepsi”. Cevap veremedi, kafasını eğdi sokak arasında futbol oynarken vurduğu top balkona kaçan çocuk gibi. Sonra birden kafasını kaldırdı, yaşlanan gözlerini elinin tersiyle sildi, hafif hıçkırarak “Onlar verdi, ben napıyım, vermeselerdi bana ne” diye şekil olarak 0-6 yaş grubuna anlam olarak ise Nuri Alço felsefesine ait bir cümle kurdu. O an anladım ki Zeus’da sike sürülcek akıl yokmuş. “Bir de tanrısın, sana tapıyorlar. Sen böyle davranırsan kulların ne yapar? Yok bu iş böyle yürümez. Seni adam etmenin tek yolu var” dedim, hani yusuf yusuf modunda ya hemen atladı tabi “Sen en iyisini bilirsin abi, idolümsün abi” gibi laflar etti tırsık. Kelime-i Şahadet getirmesini söyledim. İlk başta şaka yapıyorum sandı; sağ elim açık, tüm parmaklarım birleşik, 60 derecelik açıyla havada “Getireceksin lan” dememle anladı işin ciddiyetini. Direndi biraz “Abi rezil olurum, Olimpos’a çıkacak yüzüm kalmaz” falan dedi ama kaçışı olmadığını kendi de biliyordu. Yutkundu, son bir kez “Bokunu yiyim abi” bakışı attı ama nafileydi. Dizlerinin üstüne çöktü, ellerini açtı ve dudaklarını araladı: Eşhedü en lâ ilâhe illallah...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah ezanıyla uyandım, masanın başında uyuyakalmışım. Etrafta ders notları, fotokopiler darmadağınık. Mitoloji sınavına beş saat kalmış, Yunan Tanrılarının soy ağacını çalışmak için elime aldım listeyi. “Ulan Zeus” dedim “uçkuruna bu kadar düşkün olmasan uğraşmazdım şimdi şunları ezberlemekle”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-7479118929633058304?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/7479118929633058304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=7479118929633058304' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/7479118929633058304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/7479118929633058304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/05/bulutlarn-uzerindeydim-yumusaklgn-cplak.html' title='Z... Çocukları'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-3133104697860372495</id><published>2009-05-03T00:13:00.017+03:00</published><updated>2009-06-26T19:52:00.225+03:00</updated><title type='text'>Dünyanın En Serbest Şiiri</title><content type='html'>Ah sevgilim anlamalıydım&lt;br /&gt;Anlamak istemedim belki de&lt;br /&gt;“Iyyy ben kokoreç yemem” dediğinde&lt;br /&gt;Senden bana yar olmayacağını&lt;br /&gt;Seni de suçlayamam aslında&lt;br /&gt;İstanbul’daki kokoreçler bok gibi&lt;br /&gt;Denizli’deki Şampiyon’a gitseydik&lt;br /&gt;Bir yarım yanına da şalgam içseydin&lt;br /&gt;O zaman kokoreçi de beni de severdin&lt;br /&gt;Hep bu kahpe şehrin yüzünden&lt;br /&gt;Uyuyamaz oldum geceleri adını sayıklamaktan&lt;br /&gt;Biraz da karnım ağrıyor ondandır belki&lt;br /&gt;Ataman’a dedim geçen, anlar böyle işlerden&lt;br /&gt;Sağlıklı yaşam, outdoor falan, kral çocuktur&lt;br /&gt;“Kekik suyu iç abi” dedi&lt;br /&gt;Kekiğin suyu mu olur lan diye düşündüm&lt;br /&gt;Ananeme sordum kekik suyu var mı diye&lt;br /&gt;80 yaşında kadın o bile ilk defa duymuş hayatında&lt;br /&gt;Nane limon kaynatayım onun yerine dedi&lt;br /&gt;İçtim ama bir sikim değişmedi sevgilim&lt;br /&gt;Ben de gittim en yakındaki baharatçıdan kekik suyu aldım&lt;br /&gt;Böyle görmen lazım, yeşil birşey bekliyordum ama sidik gibi rengi&lt;br /&gt;Bir yudumdan sonra anladım ki içilcek şey değil&lt;br /&gt;Ama mecburdum, karnım dört gündür ağrıyordu&lt;br /&gt;Karaciğerimin ırzına geçerek bir fincanı zor bitirdim&lt;br /&gt;Damağımda hala berbat tadı, kekikten tiksindim&lt;br /&gt;Güzel birşey olsa Ataman söylemezdi zaten&lt;br /&gt;Evlerine kalmaya gitmiştim bir kez açtı karnım&lt;br /&gt;Annesi birşey koydu önüme, böyle sarı-yeşil arası&lt;br /&gt;Ne olduğunu çözemedim, Endonezya yemeği miymiş neymiş&lt;br /&gt;İsmi de acayip, hiç gözüm tutmadı yemeği&lt;br /&gt;Ama yemek zorundaydım bi tanem, ayıp olurdu yoksa&lt;br /&gt;Tadına bakmak amacıyla azıcık ucundan aldım&lt;br /&gt;Hareket ediyordu çatalımdaki yemek&lt;br /&gt;Boğazımdan zor geçirdim, salyangoz gibiydi tadı&lt;br /&gt;Ekmeği bol yiyeyim bari tadını bastırır diye düşündüm&lt;br /&gt;Çiğdem Teyze dedim, Ataman’ın annesi&lt;br /&gt;Ekmek alabilir miyim&lt;br /&gt;Önüme tanımlanamayan bir cisim koydu&lt;br /&gt;Ya şey ben ekmek istemiştim dedim&lt;br /&gt;Ekmek çocuğum o dedi&lt;br /&gt;Kendileri yapıyorlarmış evde, ama köy ekmeğine de benzemiyor&lt;br /&gt;Gene kesin sikindirik bir ülkenin tarifidir&lt;br /&gt;Normal ekmek yok mu dedim&lt;br /&gt;Normal derken dedi Çiğdem Teyze&lt;br /&gt;Ya insanların yediğinden işte dedim&lt;br /&gt;Bozuldu Çiğdem Teyze&lt;br /&gt;Biz insan değil miyiz der gibi baktı&lt;br /&gt;Gözlerimi kaçırdım ondan&lt;br /&gt;Bitiremedim yemeği&lt;br /&gt;Aç kaldım o akşam&lt;br /&gt;Tuvalete girip diş macunu yedim biraz&lt;br /&gt;Onunla doyurdum karnımı bir nebze&lt;br /&gt;Neyse, nerede kalmıştık, ha bu kahpe şehirde&lt;br /&gt;Ah aşkım, Denizli’de tanışsaydık keşke&lt;br /&gt;Bizim ev var Çamlık’da, Denizli’nin Etiler’i&lt;br /&gt;Gidip görsen “Bu mu Etiler” dersin&lt;br /&gt;Büyükşehir kızısın biliyorum&lt;br /&gt;Ben de pek sevmem çamlığı zaten&lt;br /&gt;Zenginle, artistle aram yoktur bilirsin&lt;br /&gt;Ama iyi kira getiriyor şerefsiz&lt;br /&gt;Gerçi o kirayla Kavacık’tan bile ev tutulmuyor&lt;br /&gt;Denizli’de ev kiraları burdakinin yarısı&lt;br /&gt;Sosyete semtte lüks evimiz vardı&lt;br /&gt;İçinde at bile koşturulur&lt;br /&gt;Şimdi Kavacık’tayız, heryere uzak&lt;br /&gt;Sikim kadar ev, iki adım atamıyorum&lt;br /&gt;Ona rağmen daha pahalı kirası&lt;br /&gt;Çamlıktaki evin kirasıyla krallar gibi yaşardık Denizli’de&lt;br /&gt;200 YTL’ye Çınar’da, ufak bir ev tutardık&lt;br /&gt;200 YTL’ye İstanbul’da afedersin yarramın başını tutarız anca aşkım&lt;br /&gt;Bizim ev sahibi hakikatlı adam&lt;br /&gt;Aile dostumuz, bizimkiler bebekliğini bilir&lt;br /&gt;Geçen ay kirayı yatırmayı unutmuşum, insanlık hali&lt;br /&gt;Gıkını çıkarmadı, hatırlayınca yatırdım hemen&lt;br /&gt;15 gün geç ama lafını bile etmedi&lt;br /&gt;Hep unutuyorum bu tarz şeyleri&lt;br /&gt;Otomatik ödeme haltını da hiç sevmiyorum&lt;br /&gt;Bankaya gittim, bütün faturaları götürdüm&lt;br /&gt;Elektrik, su, doğalgaz, telefon, adsl&lt;br /&gt;Hiçbiri girmedi otomatik ödemeye&lt;br /&gt;Hepsinde bir ibnelik çıktı&lt;br /&gt;Elle yatırmak zorunda kaldım her birini&lt;br /&gt;Bunun neresi otomatik amına koyayım dedim&lt;br /&gt;Korktu bankacı kadın&lt;br /&gt;Bu bankayı yakarım lan diye haykıracaktım tam&lt;br /&gt;Güvenlik görevlisini gördüm&lt;br /&gt;Silahı vardı&lt;br /&gt;Götüm yemedi olay çıkarmaya&lt;br /&gt;Kusuruma bakmayın dedim&lt;br /&gt;Bu sıralar gerginim biraz&lt;br /&gt;Kirayı da yatırmayı unutmuşum&lt;br /&gt;Şöyle hepsi otomatik olsaydı keşke, meşgul bir insanım ben&lt;br /&gt;O kadar meşguldum ki pijamayla gidiyordum bankaya&lt;br /&gt;Haklısınız beyfendi dedi kadın&lt;br /&gt;Bireysel bankacılıkta olduğum için adam muamelesi yapıyorlar&lt;br /&gt;Evet, yanlış duymadın, benim adıma banka hesabı var&lt;br /&gt;Ailemin parası gerçi, kıyıda köşede biriktirdikleri&lt;br /&gt;Dediler tüm gün evde manda gibi oturuyorsun bari bir işe yara&lt;br /&gt;Herşeyi üstüme yaptılar, faturasıdır, faizidir, cartı curtu&lt;br /&gt;Bankaya gidiyorum, hiç sıraya girmeden dalıyorum bireysele&lt;br /&gt;İki saattir bekleyen müşteriler deliriyor&lt;br /&gt;Ben de onlardandım birkaç ay öncesine kadar&lt;br /&gt;Piç gibi gişe numarası bekliyorduk&lt;br /&gt;Artık öyle değil&lt;br /&gt;Senden göremediğim sevgiyi şefkati Finansbank'da buldum&lt;br /&gt;Mesaj atıyorlar hergün&lt;br /&gt;MSN’imi versem peşimi hiç bırakmayacak ibneler&lt;br /&gt;Dün telefonum çaldı&lt;br /&gt;Ev sahibiydi arayan&lt;br /&gt;Ya Bengisu benim kira yatmamış sanırım dedi&lt;br /&gt;Yine unutmuşum netten yatırım şimdi dedim&lt;br /&gt;Peki, para yoksa sonra da yatırabilirsin sorun olmaz dedi&lt;br /&gt;Yok ya para değil sorun dedim&lt;br /&gt;Sessizlik oldu&lt;br /&gt;Kirayı unuttum ama O’nu unutamadım abi dedim&lt;br /&gt;Ev sahibinin beynini siktim yarım saat&lt;br /&gt;Aynı zamanda senin kulaklarını&lt;br /&gt;Eminim çınlamaktan duymaz hale gelmişlerdir artık&lt;br /&gt;Efkarlandım çok fena&lt;br /&gt;Gittim Kavacık Şampiyon’a&lt;br /&gt;Denizlideki kadar güzel yapamıyor gerçi&lt;br /&gt;Ama yine de iyi diğerlerine kıyasla&lt;br /&gt;Usta bi yarım acılı dedim&lt;br /&gt;Son anda aklıma geldi&lt;br /&gt;Aman kekik olmasın içinde diye ekledim&lt;br /&gt;Getirdiler kokoreçimi&lt;br /&gt;Şalgam kalmamış, ayran içtim&lt;br /&gt;Aklıma sen geldin&lt;br /&gt;Çok şey kaçırıyordun&lt;br /&gt;Hadi ben tipsizdim de&lt;br /&gt;Kokoreçin günahı neydi&lt;br /&gt;Yedim yarımı&lt;br /&gt;Tam dışarı adım attım ki yanımda bitti çırak&lt;br /&gt;Abi nereye gidiyorsun diye sordu&lt;br /&gt;Bir ışık gördüm gözünde&lt;br /&gt;Bir heyecan, bir arzu&lt;br /&gt;Gaza geldim aşkım&lt;br /&gt;Açıldım çocuğa&lt;br /&gt;“Sevenlerin kavuştuğu, ayrılanların ağlamadığı, güneşin hiç batmadığı bir yere” dedim&lt;br /&gt;Tamam git de önce hesabı öde dedi&lt;br /&gt;Ya kusura bakma dedim&lt;br /&gt;Bu aralar kafam dağınık biraz&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-3133104697860372495?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/3133104697860372495/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=3133104697860372495' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/3133104697860372495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/3133104697860372495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/05/dunyann-en-serbest-siiri.html' title='Dünyanın En Serbest Şiiri'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-8629709069655739321</id><published>2009-04-30T19:18:00.065+03:00</published><updated>2009-12-20T13:13:20.653+02:00</updated><title type='text'>Bir İçim Nesquik</title><content type='html'>Tarihsel açıdan oldukça zengin bir ülkede yaşıyoruz. Sayısız uygarlığa ev sahipliği yapmış, bereketli toprakları ve coğrafi konumuyla dünya tarihinde önemli bir sahne olan Anadolu’nun her şehri birbirinden değerli. Peribacaları, travertenler bacasız sanayimizin şubelerinden yalnızca ikisi. Her yıl milyonlarca turist ziyaret ediyor ülkemizi, elbette elin adamları sizi bizi görmek için değil, denize girmek, tarihi mekanları gezmek için geliyor canım topraklarımıza. Nereye giderseniz gidin sırt çantalı, fotoğraf makineli, gördüğü herşeye şaşıran insanlarla karşılaşmak mümkün. Tabi bize garip geliyor, her gün önünden geçtiğimiz camiye UFO görmüş masum köylü gibi bakıyor tonton amcalar, amcalar da bir garip Milka reklamından fırlamış gibi tipleri. Hele Japonlar yok mu, gören de başka gezegenden gelmişler sanır. Tamam anladık farklı bir ülke, farklı kültür, değişik tatlar da yerde afedersiniz kuş boku gördü mü bile resmini çekiyor adamlar. Japonya’da kuş yok mu, varsa oradaki kuşlar tuvalet eğitiminden mi geçiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turistlerin en çok ilgisini çeken mekanlardan birisi Sultanahmet. Okula giderken yolumun üstü olduğundan sık sık geçiyorum, sürekli bir kalabalık, yabancı yabancı geziyorlar habire. Hazırlıkta son derece boş beleş bir ders programına sahip olduğumuz için girişimci arkadaşım Tuğrul, keyif adamı Burak ve herhangi bir kategoriye sokulamayan bendeniz, Tuğrul’un yoğun ısrarları sonucu okul çıkışı Sultanahmet’e giderdik. Hep de aynı bahaneyle “Moruk fena yabancı var, hatun kaynıyor”. Benim makus talihim mi, yoksa Tuğrul’un optimizminden mi kaynaklandığını bilemediğim bir şekilde hiç yabancı hatun bulamadık. Zaten yabancı kız kaldırma olayına hiç bulaşmamış, bulaşmayı da düşünmeyen biri olduğumdan çok da umrumda değildi karşılaştığımız manzara. “Ölmeden görmek lazım” diye kendini gezmeye ve görmeye vermiş dedelerle nineler, böyle her an ölebilecek potansiyel var herbirinde. Ya da çocuklu aileler, çocuk da hep 9-10 yaşlarında. Sultanahmet dendi mi aklıma bunlar geliyordu sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlık bittikten sonra hiç de boş beleş olmayan, hatta kol gibi giren bir ders programına kavuştuk. Ama hayatı boyunca hiçbir zaman “okul dışı ders” kavramına sahip olmamış, sınavdan önceki gün ve sınav sabahının erken saatleri hariç eline ders kitabı almamış bir öğrenci olarak ders sonrası kütüphanede toplanıp çalışmak hiç bana göre değildi. Ne yazık ki sınıftakilerin tek yaptığı şey de buydu. Ders biter bitmez kendimi okul dışına atıyor, ezilmek istemediğim zamanlar tramvay yerine okuldan vapur iskelesine yürüyerek gidiyordum. Sultanahmet’in önünden tek başıma geçiyordum artık, ama hala bıraktığım gibiydi. Birisi fotoğrafını çekmemi istemesin diye hızlı adımlarla ilerliyor, duyduğum hiçbir sesi dikkate almadan geçiyordum o caddeyi. Ama bu sefer kaçamadım, güçlü bir el yakaladı beni. Lanet olsun, yine aynı şeylerle uğraşmam gerekecekti. Elin sabunluğu torununa göstersin diye fotoğrafçılığa soyunacak, gelen ters ışıkla, gözü kapalı çıkan insanlarla muhatap olmak zorunda kalacaktım. İçimden küfrederek kulaklıklarımı çıkarttım ve beni kurbanı olarak seçmiş dünya vatandaşına döndüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat çok garip, geliştirdiğim bir teoriye göre birşey kovalandıkça uzaklaşıyor. Kovalanan şey ise pek de efor sarfetmeyen kişinin kucağına gidiyor. Örnek vermek gerekirse ÖSS’ye çok hafif hazırlanmış, hiçbir zaman sınav maratonuna girmemiş, hedefleri düşük biri olmama rağmen kendimi aşıp 346 puan yaptım. Kendini hayattan soyutlayıp hergün sekiz saat çalışan dostum İsmail ise 330. Üniversiteden tek beklentisi rezil öğrenci hayatı olan ben ailemle İstanbul’a taşındığım için normal yaşantıma devam ettim. Öteki tarafta kızlarla zaman geçirmekten hoşlanan ve Mersin’i kazanan İsmail ise KYK’da tam da benim istediğim ortamda düşük seviyeden, etrafı kaplamış ucuz erkek parfümü ve ter kokusundan tiksindi. Lafı nereye getireceğim, onlarca kez Tuğrul ve Burak’la hazine avına çıkıp sadece teneke bulduğumuz Sultanahmet’de yabancı hatun beni bulmuştu. Hem de ne hatun! Her gördüğü sarı saç ve mavi gözlüyü dünya güzeli sanan abaza Türk gençlerinden değilim, hatta karşılaştığım kız ne sarışındı ne de renkli gözlü. Esmerlerden pek haz almayan benim gibi metalci bir kişiliğe bile “Kara üzüm habbesi” türkümüzü söyletecek kadar kadar güzel bir cildi, ne sürekli öpücük yolluyormuş gibi duran dolgun ne de patlamış tekerlek kadar sönük dudakları, ahenkle dansetmeyen fakat canlılık fışkıran siyah lüleli saçları, sürme ve maskara kombinasyonuyla maksimum çekiciliğe ulaşmış gözleri vardı.“Aferdersiniz, resmimi çekebilir misiniz” diye sordu, İngilizce elbette. Peki dedim, poz verdi “Say Cheesse” diyip yıllarca bize “Peyniiiiir” olarak lanse edilmiş argümanı verdim. “ee”in üstüne basarken inci dişleri kusursuz dudaklarıyla birleşince bugüne kadar gördüğüm en güzel gülümseme çıktı ortaya. O an hiç bitmesin istedim, güneş batana kadar “Cheese” desin, ben de makinenin pili bitene kadar resmini çekeyim. Ama düğmeye basma vakti gelmişti artık, objektif tıkladığı an o gülümseme tarih olacaktı benim için. İstemeye istemeye bastım düğmeye. Makine video modundaymış, resim yerine dört saniyelik dünyanın en anlamsız videosunu çektim. Fotoğrafının çekilmediğini anlayınca yanıma geldi hemen. Hayır sevgili okurlar, çakallık yapıp bile bile video moduna almamıştım makineyi; zira elimdeki Sony marka bir dijital fotoğraf makinesiydi, ayarlarını bilmiyordum. Ben Kodak sahibi ortakarar bir kullanıcıydım, Minton’a kadar düşmemiştim, fakat Sony alım gücümün üzerindeydi. Kız, makineyi fotoğraf moduna aldı ve yeniden poz verdi. “Allahım şu kuluna bir güzellik daha yap” diye dua ettim, ama bu sefer kalbime bağlı makinelerin fişini çeken tıklamayı duydum, fotoğraf başarıyla çekilmişti. Kız yanıma yaklaştı, makinenin ekranından çekilen resme baktı ve “Ya pek hoşuma gitmedi, sakıncası yoksa bir kere daha çekebilir misiniz” diye ricada bulundu. Dualarım kabul edilmişti, üçüncü kez kızın resmini çekmek üzereydim. Fotoğrafı çektim, bu seferkini beğendi ve teşekkür etti. Kamerasını elimden alırken aşk hayatım bir film şeridi gibi geçti gözümün önümden -tahmin edeceğiniz üzere oldukça kısa sürdü-. Tanıştığım bütün kızları düşündüm, bir tanesine bile ilk adımı ben atmamıştım. Fakat onlar konuşmaya başladıktan sonra da çenem düşmüştü her defasında. Ağzım laf yapıyordu ama başlangıç düdüğünü hep karşı taraftan bekliyordum. Bu sefer öyle olmayacaktı, titreyen bir ses tonuyla adını sordum, Audrey dedi. “Ulan yoksa o mu” diye kafamdan geçirdim, fakat birkaç salise sonra saçmaladığımı, dünyaca ünlü birinin tek başına Sultanahmet’de gezmeyeceğini, gezse bile götünün bu kadar yere yakın olmayacağını düşündüm. Altı milyarın arasında bir tane mi Audrey vardı yani, ama yüzü aynı ona benziyordu. Emin olabilmemin tek bir yolu vardı. Uzun boyum yüzünden yeterli açıya ulaşamıyordum, çaktırmadan kafamı birazcık aşağı eğip göğüslerine göz attım. Evet, O’ndan başkasına ait olamazdı bunlar, ünlü film yıldızı &lt;a href="http://c4.ac-images.myspacecdn.com/images01/63/l_bd9f81b92b5456b29267a1654f768d4b.jpg" target="_blank"&gt;Audrey Bitoni&lt;/a&gt; ile konuşuyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmeyenleriniz için belirtmekte fayda var, Audrey Bitoni yetişkinlere yönelik sinema sektörünün önde gelen oyuncularından biri. İçinizden bazıları “pornocu” diyebilir, ama benim demeye dilim varmıyor sevgili okurlar. Çünkü benim için iki aktris var ki filmleri amacını aşıp gönül tellerimi titretiyor; güzelliğiyle beni benden alan Audrey Bitoni ve eski kız arkadaşıma benzeyen Tina Gabriel. Tina güzeldir hoştur fakat eski kız arkadaşımı andırmasa benim için diğer porno yıldızlarından pek de farklı olmazdı. Audrey ise hiçbir torpil olmadan bu listede kendine yer edinmeyi başarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyunu aydınlattıktan sonra hikayeye kaldığımız yerden devam edebiliriz. Bir içim Nesquik olan Audrey Bitoni ile Sultanahmet’de karşılaşmıştım. Kimliğini tanımladıktan sonra ağzımdan çıkan ilk kelime “Auuhuuuguhuuzzugaiiilkeeee” oldu. Beyinciğim böyle bir güzellik karşısında nasıl bir tepki vereceğini bilememişti. Kendimi rezil etmeyi daha tanışır tanışmaz başarmıştım. Ara sıra işe yarayan zekamı kullanarak “Bu Türkçe’de ülkemize hoşgeldiniz demek” dedim. İyi kıvırmıştım, şimdi sıra sohbet açmaktaydı. Aklıma gelen ilk konu “Do you like Turkish girls and kebap” idi, fakat “Turkish Girls”den çektiğim kadar başka hiçbirşeyden çekmemişimdir. Kebaba gelince, eğer yöresel yemeklerimizden bahsedersem beraber bir kebapçıya gitmemizi isteyebilir, karşılaşacağım hesap ise bütçemi derinden sarsabilirdi. Napacağımı bilemiyordum, sürekli ağzımı açmaya yelteniyor fakat kelimeler damağımdayken vazgeçiyordum. Sonsuzluk gibi gelen sessizliği Audrey bozdu, parmağıyla yukarısını göstererek “Kafam orada değil, burada” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi göğüs kafesinden kaldırıp yüzüne çevirir çevirmez dilimdeki düğüm çözüldü. Gülümsemesini görmek müthiş bir motivasyondu benim için, sürekli espriler patlatıyor, hatta olayı abartıp şaklabanlık bile yapıyordum. Laf lafı açıyordu adeta, kendimden beklenmeyecek İngilizce cümleler kuruyor, her taraftan “relative clause”lar, “infinitive”ler fışkırıyordu. O gazla bir cümlede "Future Perfect Continuous Tense" bile kullandım. Belki de büyük çoğunluğu gramer ve telaffuz bakımından hatalı cümlelerdi, ama Audrey hiç küstahça davranmıyor, dediğimi anlamasa bile –ki bazen ben bile ne demek istediğimi çözemiyordum- en içten gülümsemesini esirgemiyordu. Beraber Ayasofya’yı gezdik, oradan favori mekanım &lt;a href="http://www.fotothing.com/photos/f0d/f0df0901c8653c2445a39b2e0f497cd7_3c2.jpg" target="_blank"&gt;Yerebatan Sarnıcı&lt;/a&gt;’na götürdüm. Gişede “Giriş Üç YTL, Enterance 10 YTL” yazıyordu. Ne kadar da tilki insanlardık biz Türkler. Kasadaki amcaya yanımdakinin Almanya’daki teyzemin kızı olduğunu, yarı Türk sayıldığını söyleyip bize bir güzellik yapmasını rica ettim. Yapmadı amınoğlu, "Abi bari 8 YTL al, bak yarı Türk diyorum" dememe rağmen 13 YTL bayılmak zorunda kaldım. Daha önce Koray’la, İsmail’le, Erdoğan’la gezdiğim Yerebatan Sarnıcı, Audrey ile ayrı bir güzeldi. Sarnıç’ın en sevdiğim yanı serinliğidir. Yazın bile gelseniz hiçbir klimanın sağlayamayacağı bir ferahlık vardır orada. Bunun haricinde inanılmaz bir manzaradır içerisi, ışıklandırma mükemmele yakındır. Sürekli gelen damla sesleri huzur verir insana. Ama bütün artılarına rağmen Audrey’in yanında sönük kalmaktan kurtulamadı ne yazık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerebatan Sarnıcı’ndan çıkınca Audrey acıktığını söyledi. Gönül isterdi ki onu en klas restoranta götüreyim, ülkemizin reklamı yapılsın, spagettimizi yerken dudaklarımız kavuşsun... Ama ekonomik şartlar el vermedi sevgili okurlar. Onu kebapçıya götürecek kadar bile param yoktu, okul yemekhanesi alternatiflerimin arasındaydı. Tina Gabriel’e benzeyen eski sevgilimle hep yemekhanede yerdik, belki de sürekli yemekhaneye götürmesem Tina Gabriel’e benzeyen “eski” sevgilim olmazdı şu anda. Hem yöresel hem de kısmen ekonomik olan “Balık Ekmek” benim için biçilmiş kaftandı. Galata Köprüsü’nün altındaki lokantalardan birine girdik. Menüde “Balık+Ekmek+Salata” yazan şeyin ekmek arası balık çıkması karizmamı biraz sarstı, ama Audrey’in pek umrunda değil gibiydi bu tarz şeyler. Karnımızı doyurduktan sonra yakınlarda bildiğim iyi bir otel olup olmadığını sordu, “Ayıp ettin Audrey” dedim, “You have place upon my head”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evi boşaltmam gerekiyordu, ülkedeki en çekirdek ailelerden birine mensup olduğum için pek zor değildi işim. Ananemi evden uzaklaştırdığım vakit Audrey ile hayatımın en romantik gecesini geçirebilirdim aşk yuvamızda. Şansıma günlerden salıydı. Önce Küçük Kadınlar ardından Binbir Gece yayınlanıyor, ananemin gözüne salı geceleri uyku girmiyordu. Hemen telefonu çakıp bir arkadaşımı eve getireceğimi anlattım “Peki gelsin” dedi ananem. “Ama televizyon izleyeceğiz” dememle anında mesajı aldı, akşam teyzemlere gideceğini söyledi. Zaten Binbir Gece bittikten sonra da eve dönmezdi, sabaha kadar kim bilir neler yapardık Audrey’imle. Bu tarz konularda sabıkam tertemizdir, bugüne kadar sadece Tina Gabriel’e benzeyen eski kız arkadaşımı getirmişliğim vardır eve, o da öğle vakti. Onun haricinde benim rızamla dişi sinek bile girmemiştir odama. Audrey, Eminönü taraflarında geze geze Türkiye hakkında yanlış fikir edinecek düşüncesiyle Taksim’e götürdüm. Taksim’i pek sevmem, ama herşey ülkem içindi. Beyoğlu’nun arka sokaklarına girip Audrey’e “Turkish PIMP”leri gösterdim, eğlenceli dakikalar geçirdik. Pezevenklerden birisi taşşak geçtiğimizi anladı ve “Komik birşey mi var birader” dedi. Kağıt üzerinde gayet masum gözüken cümlenin içinde bir “Dalağını deşerim orospu çocuğu” yatıyordu, anlamanız için orada bulunmanız gerekirdi. Audrey’in kolundan çektim ve tabanları yağladık. İstiklal’e çıkınca acayip havam oldu sevgili okurlar, kızı erkeği herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Yüzlerce kez tek başıma geçtim o caddeden, toplamda bu kadar kişi bakmamıştır bana o güne kadar. Saat sekize yaklaşırken metroyla Mecidiyeköy’e geçtik. Oradan da Kavacık otobüsüne bindik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da trafik saatinde köprüden geçmemiz gerekiyordu. 121A hınca hınç doluydu, otobüs de ilerlemiyordu bir türlü. 1 kilometrelik yolu ancak 10 dakikada alıyordu, öyle lanet bir trafik vardı. Ama benim umrumda olan trafik değil Audrey’in fordlanma tehlikesiydi, zaten öyle göğüsleri vardı ki değmemek elde değil. Geniş bedenimi bir siper gibi kullanıp Audrey’i sapıklardan kollamaya çalıştım. Bir yandan da evde ne yapacağımızın planını kuruyordum. Audrey sıkılmışa benziyordu çünkü ona değil planlarıma odaklanmıştım. Aramızdaki yegane sohbet on dakikada bir Acun Ilıcalı edasıyla üzerindeki kıyafeti gösterip “How much, how much it is” dememle sınırlıydı. Otuz dakika geçmişti ve elbisesi, çantası ve ayakkabılarının fiyatını sormuştum ama hala yolun yarısındaydık. Planı sikeyim dedim, herşeyi akışına bırakmaktı en iyisi. Motorun gürültüsü ve içerdekilerin uğultusuna rağmen konuştum Audrey’le, o güldüğü zaman çok daha güzeldi dünya. Sanki 200 kişi yetmişli yıllardan kalma otobüsün içinde nefes alma mücadelesi vermiyorduk da, bir limuzinin arkasında boğaz turunun tadını çıkarıyorduk. Geri kalan 198 kişi böyle düşünmese bile Audrey ile ben çok eğleniyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitmez denilen yol bitti, çekilmez denilen trafik çekildi ve eve ulaştık. Ah sevgili okurlar, hissettiğim coşkuyu size anlatabilmem mümkün değil. En mutlu anınızı düşünün ve yazarın aynı miktarda bir coşkuyu betimlemeye çalıştığını farzedin. Hemen odama geçtik, arkadan ambiyans olsun diye Thrice’ın &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=12BMshic0no" target="_blank"&gt;The Whaler&lt;/a&gt; isimli müthiş şarkısını açmak amacıyla bilgisayara yöneldim. Bilgisayarı açtım, şarkıyı seçmeden Audrey soyunmaya başlamıştı bile. “STOP LAN STOP” diye bağırdım, yaşadıklarımızın tipik bir tatil kaçamağına dönüşmesi istediğim en son şeydi. Yatağımın altında sakladığım rulo kağıt havluyu çıkartıp “Bunu ne için kullanıyorum, biliyor musun” diye sordum. Kafasını hayır babında önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa salladı. “Senin filmlerini izlerken lazım oluyor. Sağ elimle çekerken sol elimle gözyaşlarımı siliyorum. İşim bittikten sonra gözyaşlarımı sildiğim kağıt havluyu kullanarak etrafı temizliyorum” dedim. Ardından kullandığım markanın her sıvıda etkili olduğundan, yüksek emiş gücünden ve fillerden bahsettim. Konuyu biraz dağıttığımın farkına varınca “Uzun lafın kısası elin adamlarının seni çatır çatır sikmesi çok koyuyor be Audrey” diyerek sonlandırdım konuşmamı. Audrey ağlamaya başladı, bunu planlamamıştım işte. “Gel evimin kadını ol” diyecekken, Audrey omzuma yaslanmış, hüngür hüngür ağlıyordu. Böylesine güzel bir canlıyı bırakın ağlatmak suratını bile asmak insanlık suçuydu, kendimden utandım. Kafasını kaldırıp “Beni kim sever, orospunun tekiyim” dedi ve yeniden omzuma gömdü ıslak yüzünü. Kafasını çenesinden tutarak kaldırdım, gözlerimizi aynı hizaya getirip “Seni seviyorum, versen de vermesen de” dedim. Akan makyajına rağmen gülüşü eskisinden bile daha tatlıydı. Gözyaşlarıyla sulanmış yanağına bir öpücük kondurdum. İğrenç sesimle bu anı berbat etmek istemedim, zaten gerek de yoktu. Gözlerimiz konuşuyordu birbiriyle, ikimizden başka kimsenin anlayamayacağı bir dilde. Gözlerini kapattı ve dudaklarını “Ü” pozisyonuna getirdi. Büyük an gelip çatmıştı. Ben de prosedür gereği gözlerimi kapatıp dudaklarımı yaklaştırdım ve temas başladı. Dilimle napacağımı bilemedim, korkak bir aslan yavrusu gibi çıkmıyordu ağzımdan. Üst dişlerimde Audrey’in çarpan dilini hissedince o aslanın ormanın kralı olma vaktinin geldiğini anladım. Ağızlarımızın sustuğu yerde gözlerimiz, gözlerimiz kapandığında ise dudaklarımız devam ettirmişti aşkımızı. İstesem Audrey verirdi, ama pek hevesli değildim. Onca laftan, duygusallıktan sonra böyle bir talepte bulunmam çok kolpa kaçabilirdi. Öte yandan adelesiz vucüdum, standart ebattaki penisim ve tecrübesizliğim pek de yüksek bir performans sergileyemeyeceğimin işaretiydi. Gerçi taklit yapardı ben üzülmeyeyim diye ama yine de işin piri olan Audrey’i tatmin edemeyeceğim -şimdilik- su götürmez bir gerçekti. Hayatımın en güzel gününü kötü sonla bitirme riskini göze alamadım. Böylesi yeterdi bana, amiyane tabirle “yiyiştik” sadece ve yatağa uzandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkimiz de çok yorulmuştuk; Audrey’i jetlag, beni ise her zamankinden hızlı atan kalbim bitirmişti. Yanımdaki dünyanın sekizinci harikasından bir saniye bile mahrum kalmamak için göz kapaklarımı alnıma bantla yapıştırdım. Audrey ise çoktan rüyalar alemine dalmıştı. Gözlerimin kapanmaması için elimden gelen herşeyi yaparken bir yandan da düşünüyordum. Bir melekle aynı yataktaydım, fakat aynı zamanda bir porno yıldızıydı o. Ahlaksız, fahişe, orospu... Biz çok mu iyiydik sanki onu acımasızca yargılıyorduk? İnsanlar para için, şöhret için ruhlarını satıyor Audrey sadece bedenini satmış, çok mu ayıptı? Kimi kandırmıştı bugüne kadar, kimin hakkını yemişti? Sırf mirası için dedesi yaşında adamla evlenen yirmilik kadın daha mı soyluydu ondan, yoksa önüne gelenle yatan fakat kızlık zarını bozdurtmayan, daha sonra da evlendiği erkeğe “Senden başka kimse bana el sürmedi” diyen kız daha mı onurluydu? Nice öğretmenler görmüştüm, kutsal mesleği icra etmelerine rağmen onlara orospu demek hayat kadınlarına hakaretti. Audrey, sırf beni mutlu edebilmek, minnettarlığını gösterebilmek için soyunmamış mıydı eve gelir gelmez, çoğu erkeğin de istediği bu değil miydi zaten? Fakat erkekler evet diyen her dişiyle ilişkiye girecek, daha sonra da “Ben ikinci el kadınla evlenmem” diyebilecek kadar vurdumduymaz ve ikiyüzlüydü. Peki ya kadınlar, sanki erkekleri kişilikleri yerine sahip oldukları şeyler için sevmiyorlarmış gibi hangi yüzle kendilerini üstün görüyorlardı Audrey’den? Yaptığı mesleği hala tasvip edemesem de ona sıra gelene kadar daha ne iğrençlikler vardı dünyada. Yalancılar, dolandırıcılar, hırsızlar, katiller yerine neden hala Audrey’e yükleniyordu herkes? Neyse oydu Audrey, yalan söylemediği ve maske takmadığı için açık hedef haline gelmişti. Audrey kanatlarını kaybetmiş, birazcık da bronzlaşmış bir melekti, onda Sofya Semyonovna -bkz. Suç ve Ceza- masumiyeti vardı. Sayısız porno filmde oynaması, yüzbinlerce erkeğe otuzbir malzemesi olması bu gerçeği değiştirmeye yetmezdi. Fiziksel açıdan çökmüş  vücuduma düşüncelerle boğuşan beynim eklenince takatım kalmadı hiç, balıklar gibi gözlerim açık uyuyakaldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedbir amaçlı kilitlediğim kapımın zorlanmasıyla uyandım. Sabah olmuştu çoktan, ananem eve gelmişti. “Evladım kapıyı aç” diyordu, “Yataktayım anane yanlışlıkla kilitlemişim”, “Hadi kalk da gazeteyle ekmek al”. Ah be anane, sırası mıydı şimdi! &lt;a href="http://c4.ac-images.myspacecdn.com/images01/84/l_a3e3067700e3f3474381b28f5145b0e7.jpg" target="_blank"&gt;Benim yatağımda Audrey Bitoni var&lt;/a&gt;, sen diyorsun git Posta al. Her Allah’ın günü okumuyor musun o adi gazeteyi zaten? Daha sonra da “İnsanlar delirdi” diyip 3. sayfa katliamlarını anlatıyorsun bana. 14 yaşında fuhuşa zorlanan S.S.’den haberdar olmasam çok mu şey kaybederim? Ama görev çağırıyordu bir kere, Audrey’i uyandırdım, terasa saklayıp hemen bakkala indim. Bakkalla olan sohbeti kısa kesip koşarak eve döndüm. Çok şükür ananem terasa çıkmamıştı. Ekmek ve Posta’yı verip Audrey’i çaktırmadan evin dışına çıkardım. “Benim okula gitmem lazım anane” dedim. Yalan söylüyordum, çarşambaları ders yoktu. Neyse ki ananemin hafızası bunu hatırlayacak kadar kuvvetli değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadıköy’e gittik bu sefer. Önce Doğa’da fantastik isimli sandviçlerle karnımızı doyurduk, sonrasında Kahve Dünyası'na gidip çikolata fondümüzü afiyetle yedik. Saatime baktım, uçağın kalkış vakti yaklaşıyordu. Çok garip hissediyordum, bir yandan gideceği için üzülüyor, diğer taraftan ise son saatlerimizin tadını çıkarmaya çalışıyordum. Bir dakika koluma girmiş kahinat güzeli beni dünyanın en mutlu adamı yapıyor, öteki dakika bir daha onu asla göremeyeceğim gerçeği kanımı donduruyordu. Akreple yelkovan fütursuzca ilerlemiş ve havalimanına varmıştık artık, geri dönüşü olmayan yolun son durağı. Hüzün, zeytinyağının suyun üstüne çıktığı gibi altında bırakmıştı mutluluğumu. Belki de hayatımda ilk defa sırada beklediğim için sinir olmamıştım, o sıraydı beni Audrey’le yanyana tutan. Vedamıza sayılı dakikalar kalmasına rağmen “Beni unut, seni mutlu edecek biri karşına çıkacaktır, bunu hakediyorsun” tarzı içi bomboş laflar etmiyorduk. Aşkımıza yakışmayacak kişiliksiz sözlerdi bunlar. Bavulları bıraktık ve terminal girişine yöneldik. Son demlerimizi yaşıyorduk, Audrey arkamı dönmemi istedi. Çantasından kağıt-kalem çıkardı ve sırtımı düzlem olarak kullanarak birşeyler yazdı. Önüme dönemeden cebime iliştirdi kağıdı. Son kez öpüştük ve terminale giriş yaptı. Gitmişti, bir rüya kadar büyülü ve kısa sürmüştü ilişkimiz. Zoraki adımlarla havalimanının çıkışına ilerliyordum. Yanımdan büyükçene bir el arabası geçti, Audrey’in bavulunu bütün o yığın arasında farkettim. Arabayı taşıyanları takip ettim, gizlice kalkış pistine daldım. Koşar adımlarla Audrey’in uçağına yöneldim ve kanadın üstüne çıktım. Audrey gördü beni, pencereye elimi dayadım, o da yaptı aynısını. Sanırım böyle bir ilişkiye yakışan finaldi bu. Tam elimi camdan çekip veda edecekken sırtıma bir darbe aldım, bir cop darbesi. Polisler kanada çıkmış beni ölesiye dövüyordu. Nereden bulduklarını bilemediğim ıslak odunlarla vuruyorlardı kafama, ama hissetmiyordum acıyı. Kalbimdeki acı bastırıyordu hepsini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis ifademi aldıktan ve biraz daha tartakladıktan sonra beni serbest bıraktı. Eve dönüş yolu uzundu, hele dertliyken iyice uzun geliyordu. Audrey de gitmişti, aşkın benim için bir lüks olduğu gerçeğini kabullenemiyordum bir türlü. “Siktiğim önümde sikmediğim arkamda” yaşam tarzı bana göre değildi, çok az sayıda kadın beni kendine hayran bırakabiliyordu. “Bngs nbr” diye mesaj atan kızlara aşık olamıyor, küskümün sesini dinleyerek hareket edemiyordum. Acaba bir kez daha karşıma çıkacak mıydı standartlarıma uygun biri, pek de umutlu bakamıyordum yarınlara. Eve vardım işkence gibi bir otobüs yolculuğundan sonra. Büyük ihtimalle aklıma Tina Gabriel’e benzeyen eski kız arkadaşım gelecek, efkarlanıp Tina Gabriel’in bir filmini açacak, daha sonra ise gusül abdesti alacaktım. Zaten aylardır böyle geçiyordu günlerim, gözyaşı ve sperm dolu. Ceplerimi boşaltırken Audrey’in verdiği kağıt çıktı, tamamen unutmuşum onu. Üzerinde şu yazıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://audreybitoni.exclusive.premiumpass.com/Login/login/&lt;br /&gt;Username: habieb&lt;br /&gt;Password: Dom4298&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-8629709069655739321?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/8629709069655739321/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=8629709069655739321' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8629709069655739321'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8629709069655739321'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/04/bir-icim-nesquik.html' title='Bir İçim Nesquik'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-3945315410194026685</id><published>2009-04-23T13:27:00.002+03:00</published><updated>2009-04-25T11:26:01.351+03:00</updated><title type='text'>Seçim</title><content type='html'>&lt;p  class="ecmsonormalCxSpFirst" style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:11;"&gt;Kılpayı geçilen dersler, final öncesi girilen kamplar ve Allah’ın sevdiği kulu kontejyanında bulunmanın verdiği avantajın yardımıyla almıştım diplomamı. Sorsanız bir staj yaptın mı, iş tecrüben var mı, nerdeee! Özgeçmişim –CV demeyi reddediyorum- bugüne kadar okuduğum okullardan, hobilerim ise PES, FM, çubuk kraker paketinin dibinde kalan tuzlu kırıntıyı kafaya dikmek gibi son derece lüzumsuz, hiçbir işverende olumlu etki bırakmayacak maddelerden oluşuyordu. Sosyal ilişkilerde fazla sorun yaşamayan biri olmama rağmen ilk adımı atarken ürkek davranan, kestiği bir kıza yakalandığı an kafasını fizik kurallarını alt üst edecek şekilde çevirebilen bir adamımdır. Bir de hep alışmışım öğrenciliğe, bugüne kadar hiç atak davranmam gerekmemişti. Zaten ekmeğin aslanın ağzında olduğu günümüzde insan tüccarı, plaza azmanı kısacası bu işin pezevengi olmuş rakiplerle karşı karşıyaydım. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p  class="ecmsonormalCxSpMiddle" style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:11;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p  class="ecmsonormalCxSpMiddle" style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:11;"&gt;Birebir yapılan bütün görüşmelerde çuvallıyor, kendime güven eksikliğimi farkeden işverenler beni anında eliyordu. Şöyle yenilikçi, ileri görüşlü, zekaya bakan bir şirket olsa; benim potansiyelimi ortaya çıkartacak bir mülakat yapsa sikertirdim ortalığı. Keşkelerle geçen uzun monologlarım en sonunda yanıtını buldu. Uluslararası bir gıda şirketinde yabancı dil bilen yönetici pozisyonu için az önce anlattığım tarzda bir mülakat yapıldığını duydum. Hepimizi bir odaya aldılar, yaklaşık bir saat beklettiler. Acaba içimizden çıkıp isyan edecek birini mi arıyorlar, haksızlığa gelemeyecek bir yiğidi mi alacaklar işe diye düşündüm. Ama emin olamadım sevgili okurlar, belki de sabrımızı ölçüyorlardı, ya da müdürün bir işi çıktığı için bekliyorduk. Bu işi de kaçırma lüksüm olmadığı için dikkatli davranmalıydım. Aniden bir ışık belirdi, tüm dikkatim dağıldı. Bembeyazdı herşey, sanki odanın içinde yüzlerce floresan lamba varmış gibi parlıyordu etraf. Nur inmişti bu köhne salona; o an işmiş, mülakatmış, kariyermiş hepsi uçtu gitti kafamdan. Olayın ruhani boyutundan sıyrıldığımda yanımda kel bir vatandaşın oturduğunu ve güneşli bir gün geçirdiğimizi farkettim. Bu bir rastlantı olamazdı; makus kaderimi değiştirecek, birlikte şirketin üst kademelerine yükselecek, Forbes kapağında beraber poz vereceğim müstakbel ortağımdı o . Planım basitti, keli galayena getirip teorimi deneyecek, eğer aradıkları şey bu ise “Benim fikrimdi, arkadaşa gaz veren bendim” diyerek başarısını sahiplenecek, şansım yaver giderse yabancı dil bilen yönetici yardımcısı olarak iş dünyasına adımımı atacaktım. “Abi bu ne ya, biz üniversite mezunuyuz, bir saattir bekliyoruz, ayıp ya” dedim, bana hak verdi. “İşsizlik olmasa bir dakika bile durmam burada, muhtacız diye alay ediyor resmen şerefsizler” dedim, kafasını salladı. Kel beni takmıyordu, son hamlede belden aşağı vurarak “ Benden duymuş olma ama içeri girmeden görevliler arkandan alay etti, kelaynak dediler” dedim, bu sefer hiç cevap vermedi. Hayal kırıklığına boğulmuştum, hayatımda gördüğüm en moloz keldi. Pek bir işe yaramayan kafasına bakarak saçımı ve kravatımı düzeltirken müdür girdi odaya. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p  class="ecmsonormalCxSpMiddle" style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:11;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p  class="ecmsonormalCxSpMiddle" style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:11;"&gt;“Biz bir aileyiz”, “Kızışan pazarda rekabet had safhada” tarzı klişe laflardan sonra görevliler hepimize birer kağıt-kalem verdi. Kaleme baktım, sokakta kutusu 2 YTL’ye satılan bok sarısı, lacivert kapaklı kalemlerdendi. Şirketin imajı yerle bir oldu gözümde. Müdür “Size bir soru soracağım, cevabını kağıda yazacaksınız” dedi, eline keçeli kalemi alıp tahtaya “Risk nedir?” yazdı. Adım gibi eminim odada bulunan elli kişiden kırkbeşi “budur” yazmıştır, geri kalan dördü bu hikayeden haberdar değildir, haberdar olup da “budur” yazmayacak tek kişi bendenizdir. O kağıda “Alem buysa kral benim” yazardım da “budur” yazmazdım sevgili okurlar. Düşünmem gerekiyordu, öyle bir cevap vermeliydim ki diğerlerinden sıyrılacak, okuyanın suratına bir tokat gibi yapışacak, fakat bütün bunlara rağmen kolay anlaşılacaktı. Benim en büyük sorunum buydu, başlık bulamamak. Riskle ilgili uzun bir hikaye yazmak istedim, fakat daha ilk paragraftan sonra okuyanın sıkılacağını ki bunun yazı kalitemden ziyade işverenin “Elli kağıdın içinden bir de iki saat bunu mu okuyacağım” veryansılcılığından dolayı gerçekleşeceğini düşündüm. Cevabım kısa olmalıydı, “budur” klişesinin yerini dolduracak kadar klas bir laf etmeliydim. Kele baktım, “budur” yazmış, ondan başka birşey beklemezdim zaten. Yansıyan kafasından faydalanarak başka birkaç kağıda daha göz atma fırsatım oldu. Birisi “Risk göbem adımdır” demiş, beriki ise “Risk benim için bir hayat felsefesidir” diye insanı felsefeden, riskten, hatta hayattan soğutan bir cevap vermiş. Elalemin cevabından medet umarken müdür zamanımızın dolduğunu, herkesin kağıdını en arkadan başlayarak bir öndeki arkadaşına vermesi gerektiğini söyledi. Ortalarda oturmam bana 15-20 saniye kazandırmıştı, arkadan dalga gibi gelen kağıtlar heyecan katsayımı arttırırken son saniyede aklıma mükemmel cevap geldi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p  class="ecmsonormalCxSpLast" style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:11;"&gt;Toplama işlemi bittikten sonra yarım saat içinde mülakat sonucunun açıklanacağı söylendi. Kel ne yazdığımı sordu “Ananın amı” dedim, bozuldu ibnetor. Yarım saat sonra görevli benim ve başka birinin adını anons edip üst katta beklememizi söyledi. Sekreterin masasında beklerken acayip kıllandım yanımdaki elemandan, o da benden kıllanmıştır büyük ihtimal. Sekretere bir telefon geldi, konuşması biter bitmez “Serkan Bey odasında sizi bekliyor” dedi. İçeri girdik, müdür ikimizi de selamladı, oturmamızı rica etti ve konuşmaya başladı: “Biz okuldan sadece ders görerek çıkmış eleman istemiyoruz. Yeri geldi mi bilgi donanımıyla, olmadı pratik zekasıyla iş bitirebilecek, sınırları zorlayıp farklı fikirlerle çıkabilecek birisini arıyoruz.” Ne yalan söyleyeyim, benim cevabım bu normlara cuk oturuyordu. İçimizden yalnız birini işe alacağını söyledi, az önceki konuşmadan sonra tekmeyi diğer elemanın yiyeceğini, hatta benim gibi kalifiye bir aday varken neden dingilin tekini yanıma koyduklarını aklımdan geçirdim. “Ersin hanginiz oluyor” diye sordu, yanımdaki lavuk “Benim” diye atladı, “Tebrikler, iş sizindir” dedi müdür. Dellendim sevgili okurlar, müdürün boğazına sarılıp “İşveren misin götveren mi belli değil” diye haykırasım geldi ama bozmadım istifimi. Müdür bana baktı “Evladım, zeki bir çocuğa benziyorsun. Sende potansiyel var, ama birinin yol göstermesi gerekiyor. Bu yüzden seni odama çağırdım. Tamam farklı birşey yapmak istemişsin, güzel hoş da risk nedir sorusuna ananın amıdır cevabı verilmez” dedi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-3945315410194026685?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/3945315410194026685/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=3945315410194026685' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/3945315410194026685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/3945315410194026685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/04/secim.html' title='Seçim'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-2942705903920738382</id><published>2009-04-16T14:38:00.003+03:00</published><updated>2009-04-21T13:27:15.621+03:00</updated><title type='text'>Bugün 16 Nisan, Hep Neşeyle Doluyor İnsan</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormalCxSpFirst"&gt;Küresine baktı kahin, buruşuk suratı ekşidi iyice. “Tanrı yanımızda olsun” dedi, onun gördüklerine bir faninin dayanabilmesi çok güçtü, gerçi onu diğerlerinden ayıran yetenekleri vardı, bu yüzden geleceği anlatarak çıkartıyordu ekmek parasını. Ne padişahlar ne sadrazamlar uğramıştı evine, hepsinin de tek isteği yakın gelecekte başlarına ne geleceğini öğrenmek, hazırlıklı olmaktı. Savaşlar gördü kahin,entrikalar, antlaşmalar, hatta Turkcell Süper Lig maç sonuçları. O sıralar İddaa müessesesi kurulmadığı için köşeyi dönemedi, kahroldu, yanlış zamanda yaşadığı için karın tokluğuna çalışıyordu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;“Ne görüyorsun yaşlı adam” diye sordu müşteri. Şehrin önde gelen soylularından birisiydi, ipek kıyafeti, iyi kesim pantolonu ve deri çizmeleriyle berduş evin içinde sırıtıyordu adeta. İç mimariden nasibini almamış, moda renklerden uzak, eşyaların ise iyice rüküş olduğu bu ev demeye bin şahit isteyen mecrada bunalan soyluda Kahin’in pencereden dışarı bakıp “Bunları da mı görecektik” bakışı atması telaşa mahal vermişti. “Nolacak söyle kahin, feodalite mi yıkılacak, Karadeniz bir Türk gölü olmaktan mı çıkacak, yoksa Almanlar yenildiği için bizde mi yenilmiş sayılacağız?”. Kahin güldü, acı bir gülümsemeydi bu, “Ben diyorum dünyanın sonu sen diyorsun feodalite” diyen bir gülümseme.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Kahinin sessizliği soyluyu iyice kıllandırmıştı, en sonunda dayanamayıp “Konuşsana be adam” diye bağırdı. Kahin sessizliğini sürdürdü.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Soylu bir halt öğrenemeyeceğini anlayıp evi terkedince kahin defterine sarıldı. Onun için herşeyden önemliydi defteri, insanlığa misarıydı içindekiler. Yeni bir sayfaya geçti, etrafını yıldızlarla, güneşlerle, dağlarla süsledi göze çarpsın diye, hatta o dağların arasından bir nehir bile geçirtti. Bugüne kadar kaleme alacağı en iddialı kehanetti, şekil olsun diye şiir halinde yazdı:&lt;/p&gt;    &lt;div&gt;  &lt;/div&gt;        &lt;p style="font-style: italic;" class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Gezegene geldiklerinden beri çuvallayanlar,&lt;br /&gt;Kendilerine verilenlerin altında ezilenler,&lt;br /&gt;Canlılar arasında en güçlü fakat aynı zamanda en zayıf olanlar,&lt;br /&gt;16 Nisan 1989’da hakettiklerini bulacaklar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="text-align: center;" class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;        &lt;p style="font-style: italic;" class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;Sabah saatlerinde bir çocuk gelecek dünyaya,&lt;br /&gt;Gelmiş geçmiş en komik insan sıfatıyla.&lt;br /&gt;O fani hayatını tamamladıktan sonra,&lt;br /&gt;Kahkaha atamayacak kimse bir daha!&lt;/p&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Kahin derin bir oh çekti içinden, “Ben bunların hiçbirini görmeyeceğim, daha bir milenyum fark var arada”.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Kahin öldü, dünya devam etti dönmeye, medeniyetler yıkıldı, medeniyetler kuruldu. Çok değişti insanoğlu, ama dünya hiç takmadan güneşin etrafında dolaşmaya devam etti, yetmezmiş gibi kendi etrafında da döndü. Beklenen gün geldi çattı, 16 Nisan 1989. Hergün olduğu gibi binlerce yeni göz açıldı, kesilen göbek bağının haddi hesabı yoktu. Peki içlerinde miydi “seçilmiş olan”?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Hayır, o gün doğan çocukların hiçbiri dünyayı değişterecek, kahinin dediği kadar etki bıracak biri olmadı. Tabi diyebilirsiniz ne adi kahinmiş, bizim alt kattaki Meral Teyze bile daha düzgün fal bakıyor. Ama demeyin sevgili okurlar, bir dinleyin hele hikayenin sonunu. Kahin işinin ehli bir zanaatkardı, baba mesleğiydi geleceği görme. Küre de dedesinden yadigardı zaten, aslında çocukken itfaiyeci olmak istiyordu, ama o sıralar itfaiye örgütü kurulmamıştı. Yetenekli çocuktu, kafası basıyordu büyü işlerine, sıksan pazusunu mana fışkırır o derece, ama gelin görün ki matematiğe pek aklı ermezdi bizimoğlanın. Küre “19. Yüzyıl bugünde dünyaya gelecek dünyanın en komik insanı” demişti, sen git 19. Yüzyılı 1900 olarak al, piç et mis gibi kehaneti. Küreye yazık lan, gitmiş o yuvarlak şekline rağmen Charlie Chaplin’in doğum tarihini vermiş, ona göre insanlık hazırlasın kendini demiş, iki eliyle bir siki doğrultamayan salağın teki yüzünden yalan olmuş hepsi. Bir de kahin olacak! Ama bunlara rağmen kahin paçayı yırtabilirdi, o kadar da ballı bir adamdı. Komik yerine lüzumsuz yazsaydı deftere, doğru çıkacaktı kehaneti. Evet, dünyanın en lüzumsuz adamı şu an aramızda, hatta bu topraklarda gezmekte, ve bilhakis şu an okuduğunuz yazıyı yazmakta efendim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Şaka maka 20 yaşına geldim sevgili okurlar, onlar basamağı bir değer arttığı için insanın gözüne büyük görünüyor. Sanki 18 ile 19 arasında bir yıl varken 19 ile 20 arasında dört-beş yıl varmış gibi. Yıllardır bizi kazıklamaya çalışan süpermarketler yüzünden sanırım bu affallama. Süpermarkete bir yere kadar hak verebilirim, gittin mi bir sürü şey alıyorsun sonuçta, çoğu da ucuz ürünler, dikkat edemiyorsun pek. Ama araba fiyatlarında mesela yazıyor 39.999 YTL, ulan kırk milyar sayacak adam yutar mı bu numarayı, kimi sikiyonuz siz!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Doğum günleri benim için tam bir ikilemdi. 23 Nisan’dan bir hafta önce olduğu için eğer doğum günüm hafta içine denk gelirse adam gibi kutlama yapamıyorduk, haftasonu olursa da 23 Nisan tatili kaynıyordu. Çocukluğum bu dilemma içinde geçti sevgili okurlar, okuldan kaytarma sevdası ile doğum gününü gününde kutlama isteği. 13 yaşımdan beri doğum günü kutlaması yapmadığım için aştım artık bunları, okul desen hergün tatil.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Küçük hesapları hallettiğime göre daha geniş açıdan bakabiliyorum artık doğum günlerine. Korkmayın “millet bok varmış gibi doğum günü kutluyor, anlamsız, manasız, zorlanan coşkular bunlar” demiyeceğim, hayır bu bir “doğum gününü aileyle kutlamanın sebep olduğu eziklik ve ebeveynlerin göbek atmasının verdiği hazımsızlık” yazısı değil. Büyük ihtimalle aile içi pastalı, börekli, çörekli bir kutlama olacak, yiyeceğiz içeceğiz ve kaçınılmaz olarak sıçacağız. Teyzem her zamanki gibi bana değil ananeme hediye alacak. Abajur almıştı geçen yıl mesela, abajurun tam olarak ne olduğunu o gün öğrendim. Kendisinden bu yıl elektrikli süpürge, bıçak seti ya da dikiş makinesi bekliyorum. Valla hediyesiymiş, partisiymiş umrumda değil sevgili okurlar; pastama bakarım ben, gerisi yalan.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Dem vurmak istediğim asıl nokta son günlerde sık sık duyduğum bir muhabbet. “Çocuk olsaydık keşke, büyümeseydik hiç, ne kadar da eğleniyorduk o zaman, şimdi ise zor herşey”. Bu konu hakkındaki görüşümü birkaç gözlemle açıklayacağım. Çocukken saklambaç oynardık, hem de psikopat gibi. Her türlü piçlik dönerdi o saklambaç seanslarında, saklanmak yerine evine gidenden tut, ebenin –lütfen yanlış anlamayın- saydığı direğin üstüne tırmanıp, sayım işlemi biter bitmez sobeleyenlere kadar. Ne çelmeler takıldı, kimin önce sobelediğine dair ne kavgalar edildi anlatsam sayfalar yetmez. Bunların hepsini bir şekilde sindirdik diyelim, ama bir rituel var ki dehşete kapılıyorum her aklıma geldiğinde.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Bilirsiniz saklambaçta sobeleyen kişi istediği arkadaşını kurtarabiliyor, kurtarmak derken ebe olmasını engelliyor işte. Bazı ibneler sırf götlük olsun diye kurtarma haklarını es geçmek istiyordu ama kurallara aykırıydı, illa kurtaracaksın birisini. Eğer kıl olduğumuz biri kalmışsa ve kurtarma hakkını kullanmak zorundaysak “Peygamberi kurtardım” derdik, hatta ilerleyen zamanlarda bu “Allah’ı kurtardım”a dönüştü. Kim çıkardı bilmiyorum bu dalgayı ama ateşle oynamışız haberimiz yokmuş. Bacak kadar boyumuzla kafirlik yapmışız lan resmen, ne demek Allah’ı kurtardım, istese yedi ceddimizi saniyesinde sobeler, bizim kurtarmamıza mı ihtiyacı var, affet bizi Rabbim!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Başka bir oyuna geçelim, aslında bir oyun değil bu oyun öncesi oyun. Maç yapmadan önce kadro seçilmesi gerekirdi, standart bir kadro da olmazdı. Genelde en iyi top oynayan ile en psikopat çocuk “Aldım-Verdim” yaparak takım seçerdi. Hepiniz aşağı yukarı protokolü biliyorsunuzdur. Bizim mahallede başlamadan önce hep “Ben almam olm, karı değilim, vercem ben” kavgası çıkardı. O zaman düz mantık erkek verir kadın alır sanıyorduk, atılan yazı-turadan sonra “veren” kişi attığı her adımda “Verdim ehuehue” diye bağırır, utanmadan da kasıklarını tutardı. Sanki çok biliyordun amına kodumunun ne yapacağını onlarla.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Takımlar kurulduktan sonra başlardık maça. Emrullah vardı, Emoli derdik, deli top oynardı. Messi gibi ayağına yapışırdı top, bacak arası atardı hepimize. “Ne yetenekli çocuk lan” diye düşünürdüm hep, televizyonda maç izlerken “Bizim Emoli de yapıyor bunları” derdim, gözümde bir futbol ilahıydı Emoli. Geçen gün de bizim kapının önünde top oynuyordu ufak çocuklar, topu aldım ayağıma bir çalımlar atıyorum görmeniz lazım. Kaleciyim ben, teknik 0 fakat bacaklarımın uzunluğu dolayı topu ayağımdan alamıyordu veletler. İşte o vakit anladım Emoli’nin Messi olmadığını, hatta Denizlispor’un efsane isimlerinden Yusuf bile değildi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Zamanında aynı topun etrafında deliler gibi koşturduğum, bir aşağı sokaktakilerle “mahalle maçı” yaptığım adamlar beyaz gömlekleri kuşanıp “Nasılsın kardeş” demeye başladıktan sonra kendimi mahalleden soyutladım sevgili okurlar. Doğutturmalı –bir çeşit futbol oyunudur, bazı yörelerimizde dokuz aylık olarak da bilinir- oynadığım çocuklar artık kahvede okey çeviren adamlara dönüşmüştü. Çocukken hiç öyle değildi halbuki, tek farkeden cinsiyetti, erkeksen nolursan ol girerdin mahalle takımına. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Yazının bundan sonraki ruh hali hayıflanma dolu olacak sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Tamam çocukluk güzeldi, iyiydi, hoştu falan filan da ne yaptığımız belli değildi amına koyayım. İnsanlığa ne bir faydamız vardı ne de zararımız, salak salak koşturuyorduk tüm gün. Büyüdük lan artık, büyümeye de devam edeceğiz, yolun yarısında bile değiliz daha. Sağlığımız sıhatımız de yerinde çok şükür, nedir bu geçmişe duyulan özlem. Anlattım işte münafıklık var, ahlaksızlık var, cinsiyet ayrımı var, hayvanlara çektirdiğimiz eziyetten bahsetmedim bile. “Keşke herkes küçücük bir çocuk kadar masum olsa” ayağı çekmesin kimse bana, dünyanın en orospu çocuğu insanları bile bir zamanlar çocuktu, minicik elleri, tombiş yanakları, ufacık patikleri vardı. Allah bilir ne sevimli resimleri vardır bebekken çekilen, şimdi baksan milletin anasını çatır çatır sikiyor amınoğlu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Çocukken hepimiz arabanın ön koltuğuna oturmak isterdik, ama izin vermedi ailelerimiz, yaşın küçük derlerdi. 18’i geçtik, şimdi hepimiz arka koltukta oturmayı, süpermarkete gittiğimizde annemizin bizi alışveriş arabasındaki ufak bölmeye koyduğu günleri özlüyoruz. Bir düşünce insanı olarak ben bunu kabul edemem sevgili okurlar, kimse kusuruma bakmasın, özlemiyorum çocukluğumu. Artık sokağa çıkınca kesin yapacak bir aktivitem olmuyor, tüm günümü sporcu kartı oynayarak geçiremiyorum ama yine de eski günleri düşünüp efkara kapılmıyorum. İnsanlar göt olmasına rağmen hayat güzel, hem de her yaşta. Tamam hepimizin sorunları var, annesi tecavüze uğradıktan sonra “Yaşasın kardeş sahibi olacağım” diyecek kadar Polyanna değilim fakat insanların ahını almak yerine “Bana bu yapılır mıydı lan” diye kaçıyorsa uykularımız gönül rahatlığıyla “Koy götüne” diyebilirim sevgili MİK dostları. &lt;span style="text-transform: uppercase;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-2942705903920738382?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/2942705903920738382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=2942705903920738382' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/2942705903920738382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/2942705903920738382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/04/bugun-16-nisan-hep-neseyle-doluyor.html' title='Bugün 16 Nisan, Hep Neşeyle Doluyor İnsan'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-4122181999821825931</id><published>2009-04-09T21:44:00.002+03:00</published><updated>2009-04-09T21:46:50.290+03:00</updated><title type='text'>Veveve Vavava</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Mevhaba sevgili okuvlav, vahatsızlıklavın vöntgenlendiği, toplumun vadavından kaçanlavın ivdelendiği, vadikal olduğu kadav vealist, vengavenk biv sevzenişle daha kavşınızdayım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İyi ki insanoğlu yazıyı keşfetmiş, iyi ki bir takım sembollerle derdimizi dile getirebiliyoruz, iyi ki benim gibi ağzının ayarı olmayanlar dertlerini rahatlıkla anlatabiliyor. Evet sevgili okurlar, eğer yazı bulunmasaydı, bir üstteki paragrafı size böyle iletmek zorunda kalacaktım, çünkü “r”leri söyleyemiyorum. Çocukken hep “Büyüyünce düzelir” derlerdi, ama düzelmedi, 20 yaşına geldim –aslında gelmedim, tam bir hafta var- hala konuşurken içinde “r” bulunan kelimeleri seçmemek için özen gösteriyor, eğer kullanmak zorunda kalırsam da kelimeyi iki salisede telaffuz edip kusurumu örtmeye çalışıyorum. Lütfen “Allah seni böyle yaratmış, utanmana gerek yok, takma kafana” demeyin sevgili okurlar, bari siz yapmayın. Utanmıyorum zaten ama yine de adama koyuyor, hele karşımda tanımadığım biri varsa “r”nin sivri ucunu afedersiniz götümde hissediyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Çocukken çok alay konusu oluyordum, gittiğim her yerde zorla “Rerere rarara gassaray gassaray cimbombom” marşını söylemem isteniyor, özellikle “r” harfiyle başlayan bir kelime kullandım mı herkes gülmeye başlıyor, biraz insafı olanlar ise beni Beyaz’a benzetiyordu, not olarak Beyaz’ı da sevmem. Biraz konu dışı olacak ama Beyaz’ı sevmediğimi söyleyince hep aynı cevabı alıyorum: “Okan Bayülgen’den iyidir.” Ulan illa ikisinden birini takip etmem mi gerekiyor, Beyaz’dan hoşlanmadığımı söyleyince direkt Okan Bayülgenci damgası yiyorum. Deneyin sevgili okurlar, en yakınınızdaki insanın yanına gidip “Beyaz komik değil aslında” diyin, kesin Okan Bayülgen’in adının geçtiği bir cevap alacaksınız.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bana dönelim, oldum olası sesim boru gibidir. Çok da sikimde olmaz normalde ama bazen sevgili okurlar sadece bazen o “r”ler ömrümden ömür çalıyor. En sevdiğim küfür “yarak”tır, söyleyemediğimden belki de, bugüne kadar kimseye “Naber yarrram” diyemediğim içindir, bilemiyorum. Aynı şekilde “kıro” da var. “orospu çocuğu” diyebiliyorum zira iki kalın “o” arasında sıkıştığı için fazla belli olmuyor. Yabancılara kültürümüzü empoze ederken zorlanıyorum en çok, “yavvak” dedikçe gavurlar kendime güvenim dünyanın merkezine bir adım daha yaklaşıyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İlginçtir bazıları farkına varmıyor, misal bugüne kadar en çok konuştuğum insan, bir numaralı yardakçım, kardeşim, dostum İsmail. Adamla her hafta saatlerce geyik yapardık, hala da yaparız, sohbet “r” söyleyememe özrüme geldi. İsmail’in “Abi cidden söyleyemiyor musun, hiç farkında değilim” demesi gerçekten bende dumur etkisi bıraktı. İsmail karşısındaki iyi hissetsin diye yalan söyleyecek tiplerden değildir, saçımı kazıttığımda “Yarak kafası gibi olmuş” der bir saniye bile düşünmeden, tabi kızlarla konuşurken öyle değil ibne orası ayrı. Bazıları demişim paragrafın başında ama aklıma İsmail’den başka da örnek gelmiyor bu kategoride.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İnsanda böyle bir ses varken tabi ciddi birşey anlatamaz, işim gücüm makara. Mesela felsefi bir çözümleme yapacağım ciddi bir platformda “Hehehe adam süvvealist dedi” diye gülmez mi millet, hem de ossurarak güler sevgili okurlar. Onları da suçlamak istemiyorum çünkü komik, ben de onların yerinde olsam güler, büyük ihtimalle de taklidini yapardım. Şöyle hayatı tartıya koyunca aslında kusurlarımızın da bir yerde bize katkı sağladığını düşünüyorum. Misal ben Kenan Işık sesli, Murat Boz tipli, Erdal Acar ruhlu biri olsam yazarlığa gönül verir miydim, hayır. Şimdi piçin teki çıkıp “Ulan götüboklu blogta yazıyorsun amma hava yaptın” diyebilir, ben de o ibneye “Yürümeden önce emeklemek ,seni sikmeden önce de yürümek gerekir” derim. Tabi bu ağzımdan “Yüvümeden önce emeklemek, seni sikmeden önce de yüvümek gerekiv” şeklinde çıkacağı için pek bir boka yaramaz.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bir tavşan ağaca tırmanabilse bu kadar hızlı koşar mıydı, ya da köpek renkleri görebilse bu kadar güçlü olur muydu burnu? İnsanın kendini tanıyıp ona göre şekillendirmesi lazım kişiliğini; kimimiz yakışıklıyız kimimiz zeki, kimimiz çalışkanız kimimiz asi. Örnekleri çoğaltabilirim ama sizi sıkmak istemiyorum, biliyorum bu yazı kısa oldu ama içi dolsun diye köpük sıkmıyorum, maksat içimde kalmasın diyip iyi günler diliyorum.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-4122181999821825931?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/4122181999821825931/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=4122181999821825931' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/4122181999821825931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/4122181999821825931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/04/veveve-vavava.html' title='Veveve Vavava'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-5378709548383032624</id><published>2009-03-29T22:33:00.021+03:00</published><updated>2009-07-04T13:18:15.872+03:00</updated><title type='text'>Okuma Bayramı</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormalCxSpFirst"&gt;Benim bir hobim var, yürüyorum. Çoğu insana komik geliyor, yadırgıyor, “Öyle hobi mi olur lan” diyenler oluyor; ama onlara kulak asmadan hergün en az 90 dakika yürüyorum. A noktası evim, B noktası ise Anadoluhisarı, sahilyolunu tercih ediyorum. Adına aldanmayın, sahille aramda adeta bir sur gibi dizilmiş yalılar var, pek de Boğaz’a meraklı değilim zaten, beni asıl çeken tenhalığı. Yalnızlıktan hoşlanan tiplerden değilim fakat yürürken bomboş bir yol isterim. Birinci viteste ilerleyen insanlar, onları sollamaya çalışırken yaşanan kazalar, hiç dinmeyen bir uğultu bunlar hep yürüyüşün içine eden şeyler.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;İşte o gelenekselleşmiş yürüyüşlerimden birindeydim yine, A-B noktaları arasındaki mesafeyi yarıladığımda yol arkadaşımın pili bitti. O çetin yollarda adımlarımı hızlandıran yegane güçtü Protest The Hero. Henüz yolun dörtte birindeydim, dönmeyi düşündüm, jelibon kıvamındaki göbeğimi mıncıklayınca veto ettim bu tasarıyı. Kulaklarım paslanmış bir halde B noktasına vardım, alışılagelmiş üzere limandaki banklardan birine oturup yeterince güneş ışığına maruz kalmış götümü karanlıkla başbaşa bıraktım. Vapur limanı ile yanındaki bina arasındaki boşluktan Boğaz gözüküyordu azıcık bile olsa. Çoğu insanın gönlünde taht kuran bu coğrafi şekil, sanırım uyuz olduğum büyükşehir insanlarının yüklediği anlamdan olsa gerek hiçbir etki bırakmıyordu üzerimde. Hatta bazen ileri gidip “Alt tarafı su amına koyayım” dediğim bile oluyordu, Boğaz da biliyordu aslında ona karşı olmadığını bu sitemin.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Yolu yarılamıştım, yokuş indiğim için pek de yormamıştı beni ama şimdi yedi tepeden biri benden intikam almak için bekliyordu. Banktan kalkmak istemiyordum, bahanelerin ardı ardası kesilmiyordu; gözlerim “Boğaz güzel lan aslında”, ciğerlerim “Bırak da iki dakika soluklanalım be abi”, götüm ise “Olm çok kıllıyım ben, fazla hareket ettiğin zaman statik elektrik oluşuyor, huylanıyorum” diyordu. Götümün bu teorisini sınamak için küçük bir kağıt parçası aramaya koyuldum, sağa sola bakındım, taksi durağı tarafından işletilen çay ocağına kadar geldim ama ilginçtir hiç çöp yoktu yerde. “Hey dostum, senin sorunun ne?” diye bir ses duydum, çok tanıdık bir sesti bu. Kafamı kaldırdım sesin sahibi görmek amacıyla, bugüne kadar hiç karşılaşmadığım orta yaşlı, hafif esmer, gözlüklü, ince bıyıklı bir beyfendiydi; oturduğu masada iki tane daha orta yaşlı adam vardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;“Afederseniz, acaba sizde kağıt var mı” diye sordum, öteki “Lanet olası kıçını mı silmen gerekiyor pislik” dedi ince bir tonla. Telaşa kapıldım, birileri beynimi okuyup benimle taşşak geçmeye çalışıyordu, hayır imkansızdı bu. Fakat, kağıt parçasını götümdeki statik elektriği ölçmek amacıyla kullanacağımı nereden biliyordu o zaman bu adam, belki gerektiğinden fazla yürüyordum, aklım benimle acımasızca oynuyordu. Sanırım şizofreniyle karşı karşıyaydım, tıpkı Akıl Oyunları filmindeki gibi bilinçaltım çeşitli karakterler yaratıyordu, en iyi fikir arkamı dönüp hızlıca uzaklaşmaktı elemanlarla fazla haşır neşir olup keçileri kaçırmadan.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;“Ooooo, nereyeee gidiyooorsuuuuun” sesli harflerin uzatılmasına rağmen tek bir ağızdan çıktığı belliydi. Anlamını veremediğim birşey çekiyordu beni bu seslere, sanki yıllardır görmediğim eski bir dostum telesekretere mesaj bırakmış gibiydi. Merakıma hakim olamadım daha fazla, adamların yanına oturdum. Hala gerçek olup olmadıklarından emin değildim, taksicilere rezil olmamak için sesimi çıkarmıyordum. Akli dengemden şüphe duyuyordum, beklemekti en iyi savunma. Sürekli sağa sola bakıyor, habire cep telefonuma sanki mesaj geliyor da ben de cevaplıyormuşum gibi yapıyor, gerçekçi olsun diye telefona bakıp sırıtıyordum. Çaycının masaya dört bardak getirmesiyle irkildim, şizofren değildim büyük ihtimal. Çayımdan bir yudum aldıktan sonra bu gizemli adamların ne ayak olduğunu öğrenmek için ilk adımı attım. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;“Sizi tanıyor muyum” selamsız sabahsız direkt mevzuya dalmam doğal olarak garipsendi, “Sanmıyorum adamım” dedi ince sesli olan. “Ya kusura bakmayın, hepinizin sesi o kadar tanıdık geliyor ki bana, kulaklarımı şekillendirmiş seslere sahipsiniz sanki”. Üçü de güldü, sanki daha önce başlarına gelmiş bir vakaymış gibi bir halleri vardı. “Biz dublaj sanatçısıyız” dedi içlerinde en normal olanı. Bu herşeyi açıklıyordu, DivX öncesi mahkum olduğumuz seslerdi onlar. “Ben Melih, Mel Gibson’ı seslendiriyorum”, “Erdi ben, genelde zencileri veriyorlar bana”,”Benim adım da Hamza, kalabalık seslendirmelerini yapıyorum”.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Bugüne kadar milyonlarca kez yapılmış bir geyiğin baş sorumlularıyla aynı masadaydım, o kadar çok soru vardı ki onlara sormak istediğim. “İşlerimize son verildi, artık kimse VCD almıyor, kanallar ise bütün bütçelerini dizilere ayırmış durumda” demeleri soru-cevap bölümünü ileri bir tarihe ertelememe sebep oldu. Erdi “O hergele patron yüzünden hepsi” dedi, “Abi hergele ne demek İngilizce” diye sordum “Motherfucker” dedi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Konuşmanın ilerleyen safhalarında masayı iyice melankolik bir hava sarmıştı. Yıllardır bizi güldüren insanların düştüğü bu hali gördükçe yüreğim parçalanıyordu. Hayatları boyunca seslendirme hariç hiçbir iş yapmadıkları için işe başvurdukları bütün yerlerden “Biz deneyimli eleman arıyoruz” mazeretiyle reddedilmişlerdi. Emeğe saygı sadece bir forum özdeyişinden ibaretti bu ülkede...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;“Haydi gelin bize gidiyoruz” dedim, o yokuşu çıkarken bol küfür yedim dublaj takımından, ama dikkatimi çeken birşey vardı, küfür dağarcıkları “lanet olsun”, “pislik”, “becermek”, “kahretsin”, “kıç tekmelemek”ten ibaretti. Eve dönmemize az kala “Yokuş da ebemi sikti” dedim, melum melum baktılar. “At yarrağı gibi uzun” dedim, yine baktılar. Az önce dediklerimi anlayıp anlamadıklarını sordum, mırın kırın edip anladıklarını söylediler ama inanmadım, açıklamalarını istedim mal gibi kaldılar. 40 yaşına gelmiş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı üç erkeğin küfürlerimizi bilmemesi bende şok etkisi yarattı. “Abi nasıl olur ya, siz hiç mahallede gol atan kale oynamadınız mı, lisede am-göt geyiği yapmadınız mı, nasıl bu kadar kopuk olabiliyorsunuz dilimizden” diye sordum, aldığım cevap ise bir insanlık dramının tasviriydi. Ailelerinin kendilerini cami avlusunda bıraktığını, bir takım insanların onlara sahip çıkıp özel bir yurda yerleştirdiğini, orada çocuk yaştan itibaren dublaj eğitimi aldıklarını, hergün onlarca film çevirdiklerini, işten atılana kadar hiç dışarıya çıkmadıklarını küfürsüz ama yürek parçalayan bir uslupla dile getirdiler. İnsanlıktan bir kez daha tiksindim, bir insan nasıl kendi kanından canından birine bunu yapabilirdi. Robotlaştırılmışlardı resmen,bu yaşlarına kadar “Sen benim devamlı arkadaşımsın” esprisi yapmamış, yüzlerce Namık Kemal fıkramızdan mahrum kalmış, daha da önemlisi hiçbir zaman “Sikeyim böyle aşkın ızdırabını” diye bağırmamışlardı. Derinden içerlendim sevgili okurlar bu vahim duruma, duyarlı bir insan olarak harekete geçmem şarttı. Eğer hayat “Arena” ise ben de Uğur Dündar’dım&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Eve varınca ilk iş Youtube’u açmak oldu, adamlar şaşırdı “Aaaa nasıl açtın Youtube’u, biz ktunnel kullanıyoruz” dediler, “Merak etmeyin” dedim “Benden daha çok şey öğreneceksiniz”. Bir klasik olan Çorumlu Shrek Şakir’i izlettim, gülümsemediler bile, ardından canlı yayın kazalarına geçtim, “Ebenin Amı Ali Sami”den girdim “Amına Koyayım Arslan Abi”den çıktım, tık yoktu adamlarda. Temel eksikliği yaşadıklarına kanaat getirip, herşeyi en baştan almaya, küfürleri tek tek öğretmeye karar verdim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;“Ali, Kaya’nın amına kodu”, “Yarrağımı ye Serkan”, “Top Kamil” bunlar okuma fişlerimden bazı örnekler. Yapılan araştırmalara göre dil öğrenebilme yeteneği yaşla ters orantılıdır, büyüdükçe bir insanın yeni bir dil konuşabilmesi zorlaşır. İşte bu sebepten dolayı yoğun çabalarıma rağmen öğrencilerim en basit küfürleri bile öğrenemiyor, 24 Kasım’da yanıma gelip “Kadın erkek farketmez Bengisu Hoca affetmez” diyerek bana duygusal dakikalar yaşatamıyordu. Dersle olacak iş değildi bu, bir dili öğrenmek için konuşulduğu yere gitmek gerekir tezine güvenerek öğrencilerimi Rizeliler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’ne maç izlemeye götürdüm. Çok olaylı bir 90 dakika olmasına, hakemin eyyamcı kararları maça damga vurmasına, kahve halkının son derece orijinal küfürler etmesine rağmen bizim molozlar hala bir sikim öğrenememişlerdi. Maç çıkışı eve giderken Erdi yanıma gelip “Hocam, ibne ne demek” diye sordu, “Şimdi anana küfrederdim, ama ondan da anlamazsın sen” dedim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Başka bir yol bulmam gerekiyordu, bu kapalı beyinleri samimiyetin sınır tanımadığı, seviyesizliğin cirit attığı, abazalığın zorunlu olduğu, damlı girilemeyen, herhangi bir dişi yaşam formunun yanına bir kilometreden fazla yaklaşmayacağı bir yere götürmeliydim. Bu normları karşılayan yegane mekan ise teknik üniversitelerimizin öğrenci yurtlarıydı. Bağlantılarımı kullanarak misafir öğrenci olarak soktum içeri bizimkileri, “Artık tek başınasınız” dedim, “Yüzümü kara çıkarmayın”.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;İki gün geçtikten sonra kapım çaldı, gelen öğrencilerimdi. Hepsinin yüzünde çeşitli yaralar, kollarında ise sigara yanıkları mevcuttu. “Kim yaptı lan bunu evlatlarıma” diyerek mesleğimin hakkını veren bir serzenişte bulundum. Yurt ortamına bir türlü ayak uyduramadıklarını, kimsenin dediklerinden birşey anlamadıklarını, en sonunda batak oynamayı bilmedikleri için hırpalandıklarını söylediler. Eğitim gerçekten de zor bir müesseseymiş bunu anladım, adamları evime alıp yanımda güvende olduklarını, kıllarına bile zarar gelmeyeceğini söyledim. Sevgi yumağı oluşturduk, bakkala inip dört tane ekmek arası yaptırdım, afiyetle yedik.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Birkaç hafta sonra ilk günkü arzumdan eser kalmamıştı, ne kadar usta bir küfürbaz olursam olayım elimdeki malzeme kötüydü, hatta dünyanın en rezil malzemesine sahiptim. Artık ders bile yapmıyor, “Herkes kitap okusun” diyip sınıf defterine “Bayramlarımızın değeri ve önemi işlendi” yazıyordum. Yetkililere başvurmayı düşündüm ama kime anlatabilecektim ki derdimi, sistemin ta kendisiydi onları bu hale getiren, kendi başıma halletmem gereken bir işe girmiştim. Bilgisayarın başında yazı yazarken kafamı boşaltmak için ara verdim. Salona gittiğimde ise talebelerimi televizyonda “Komşu Kızı” isimli güzide filmi izlerken yakaladım. Elisha Cuthbert ilk göz ağrımdır, eski duygularım hafiften depreşti, güzelliği karşısında eridim fakat o Ertuğrul Sağlam kılıklı çocuğu görünce bütün enerjim negatife döndü, hışımla kumandayı Melih’in elinden alıp Telegol’ü açtım. Dublajlı filmlerin kendileri için son derece zararlı olduğuna, kelime dağarcıklarını daralttıklarına, öğrenmelerini engellediğine dair bir nutuk attım akabinde. Yalan söylüyordum, onlardan umudu keseli uzun zaman geçmişti.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Hamza adından beklenmeyecek bir çeviklikle kumandayı kapıp Komşu Kızı’nı yeniden açtı. Elisha’ya son kez bakıp televizyonu üzerindeki düğmeden kapadım. “Bir hafta boyunca televizyon yasak” dedim; Melih ağlamaya, Erdi lanet okumaya, Hamza ise tek kişilik uğultu çıkarmaya başladı. Bağırdım, susmalarını söyledim beni dinlemediler, sınıfa kaos hakimdi. Otoriteyi yeniden kazanma çabalarım sonuçsuz kalıyordu, dayanamayıp iki saattir beynimi siken Hamza’ya tokat attım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Son derece klişeleşmiş bu sahnede Hamza’nın rolünü çalıp koşar adımlarla odayı terkettim. Hızımı alamayıp terasa kadar koşmuşum, telaşlanan öğrencilerim beni yalnız bırakmadı. “İyi misiniz öğretmenim?” diye sordu Melih, “İyi gibi mi duruyorum!” diye kükredim. Öğrencilerim korkuyordu, onların gözünde artık bir öğretmen değil müdür yardımcısıydım. Aramızdaki rütbe farkından güç alarak söze girdim:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;-Siz nasıl anlarsınız benim sıkıntımı? Yapay bir dünyada büyümüşsünüz, ama üzülmeyin size bütün doğruları tek tek anlatacağım. Sık sık çevirisini yaptığınız romantik-komedi filmleri var ya, bugüne kadar gördüğüm en büyük yalandır onlar. Güzel, akıllı, iyi, kısacası aşık olunası bir kız ile sıradan bir erkek oynar başrollerde. Erkeğe baktığında senin benim gibi adamdır, hadi bizden daha yakışıklıdır ama yine de senin benim gibidir huyu suyu. Nolur romantik-komedilerde? Senin benim gibi adamlar hep o kızı tavlar. Peki gerçek hayatta nolur, senin beni gibi adamlar hep sikini avuçlar! Bir gençlik filminde başroldeki kız futbol takımı kaptanı yerine garip çocuğa gitmesin be kardeşim, en&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;azından bir filmde gerçekleri işleyin. Bir filmde göreyim lan piyasa değeri yüksek kız taşşaklı erkeği tercih etsin, aşık ama cibilyetsiz çocuğa “Seni arkadaşım olarak görüyorum” desin lan, bir filmde amına koyayım bir filmde. Benimle yaşıt kızlar 25 yaş ve üstü adamlara varıyor, adam lan, işi var arabası falan var. Ben henüz 19 yaşındayım, napayım gidip ilkokul son sınıftan kız mı ayarlayayım kendime!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Dizlerimin üstüne çöktüm, ellerimi açtım, kollarımı mehtaba doğru kaldırıp “Ben sübyancı değilim ulan” diye haykırdım.Yine konuyu dönüp dolaştırıp aynı yere getirmiştim, genelde bunun sonucu karşımdakilerin beni küçük görmesiydi. Ben aşık olunabilecek kız bulmanın çok zor olduğunu, onu bulduğunda ise az önce tasvir ettiğim adamlara baktığını, bu yüzden gönül adamlarının hayal kırıntılarıyla karnını doyurmaya çalıştığını anlatmaya çalışırken insanlardan bunalım damgası yiyor, hepsinin benim suçum olduğunu, sorunlu adamı kimsenin sevmeyeceğini, doğru kızın karşıma çıkacağını milyonuncu kez yeniden duyuyordum. Birgün bütün bu laflarımı götüme sokacak, aramızda bir ağaç kafalarımızı karşılıklı sağa sola çıkartıp, çimenlerde yuvarlanacağım bir kız bulacağımı ben de biliyordum ama o kızın samanlıkta iğne olması, etkilenilcek vasıftaki kızların paradan, güçten ve sosyal statüden etkilenmesi, normal şartlarda hoşlandığım bir kızın hayatında en fazla yarabandı görevi üstlenebilen erkek olabilirken romantik komedilerin benimle alay edercesine yapaylığı ister istemez sinirimi bozuyordu. Sırtıma kibir taşlarının fırlatılmasını beklerken sıcacık bir el değdi omzuma.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;“Seversen sikilirsin, sikersen sevilirsin” dedi Melih. Ne kadar duygulandım anlatamam, ardından Erdi'nin “Kız olsam verirdim hocam” demesiyle iyice mutlu oldum. Öğrencilerime sarıldım, Hamza “Ooooo sikici Bengi oooooooo” diye tezahürat başlattı, hep bir ağızdan devam ettirdik. Sağ gözümden bir damla gözyaşı aktı, en son ne zaman ağladığımı hatırlamıyor, gözyaşı bezlerim küflenmiş sanıyordum. Küflenmemiş olsalar bile uzun süredir çalışmadıkları için çişim geldi, tuvalete gidip gözyaşlarımın geri kalanını sidikle karışık dışarı attım. Tam tuvaletten çıkarken aynaya baktım, tipsiz ama gururlu bir adam vardı karşımda. Bu bana yeter de artar bile diye düşündüm. Öğrencilerimin yanına gidip “Şimdi sıra ikinci derste” dedim, ikinci dersin ne olduğunu sordular, “Playstation’a gidiyoruz".&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-5378709548383032624?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/5378709548383032624/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=5378709548383032624' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5378709548383032624'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5378709548383032624'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/03/okuma-bayram.html' title='Okuma Bayramı'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-6587186405332032185</id><published>2009-03-16T19:44:00.012+02:00</published><updated>2009-03-25T21:13:38.052+02:00</updated><title type='text'>Şu Bina Var Ya...</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Eve dönüş yolundayım, son vasıta Üsküdar’dan bineceğim otobüs. 15M sırasına girdim, önümdeki kalabalığı şöyle göz ucuyla saydım. Tam olarak sayısal değerini bilmesem de birkaç kişilik boş koltuk kalabilir bindiğimde diye düşündüm. Otobüsün kapısı açıldı, insanlar tek tek içeri girmeye başladı. Sıra bana geldiğinde ise bütün koltuklar dolmuştu, ayaktaki tek kişi bendim ama arkamda azımsanmayacak sayıda yolcu bekliyordu. Kısmet değilmiş diye kendimi en arkaya attım. Belediye otobüsü gerçeğinden haberdar olmayan okurlarım için bir tavsiye, eğer İstanbul'da herhangi bir toplu taşıma aracına binerseniz mümkün olduğu kadar geriye gidin. Çünkü taşıt yolcu aldıkça hiç kesilmeyen bir “Arka tarafa ilerleyelim” sirkülasyonu başlar ve bu Kavimler Göçü’nden nasibinizi alırsınız.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Sırtımı arka cama dayayıp etrafı gözlemlemeye başladım. Bindiğim otobüsün istikameti Üsküdar – Yeni Cami, yer isimlerinden tahmin edebileceğiniz üzere sadece teyzeler ve önümüzdeki 20 yılın teyze adayı kızlar bulunuyor. Herhangi bir objeye odaklanmadan etrafımdakilere bakıyordum belki ilginç bir badireye tanıklık ederim, komik bir olay olur diye; kısacası yazacak ya da anlatacak materyal peşindeydim. Telefonda yüksek sesle konuşanlar ya da habire tespihini düşürenler sıradan hale gelmişti, farklı bir manzara arıyordum. Duraktaki yolcular bitmiş, otobüsün kalkmasına saniyeler kalmıştı ama standart Kavacık insanları mevcuttu sadece. “Ne biçim kültür şehri lan bu” diye içimden geçirirken onları gördüm.&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Üç tane dayı denilmeyecek kadar genç ama delikanlı denilmeyecek kadar yaşlı erkek birbirlerine el kol hareketi yapıyorlardı. İçlerinden şişman olanı heyecan içinde birşeyler anlatmaya çalışıyor, diğerleri ise pek de takmayan bir tavır takınıyorlardı. Şişman, arkadaşlarının kolundan çekiyor, dışarıya doğru parmağını uzatıp bir şey gösteriyordu. Diğer adamların bu umursamaz tavrına kıl oldum, o şişman adamın içinde kim bilir ne fırtınalar kopuyordu ama arkadaş dedikleri ise onun hayallerini, arzularını, heyacanını hiçe sayıyordu. Bu hadiseyi izlerken insanoğlunun ne kadar puşt bir canlı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;olduğunu, ucuz LCD televizyon için birbirlerini ezerken dostunun haykırışları karşısında nötr kalmasını, sırf LCD’lerden daha kalınız diye lafımızın dinlenmediğini, adam yerine konmadığımızı düşündüm. Adamın yanına gidip derdini dinlemek, daha sonra kendisini kötü hissetmesin diye kendi çektiğim çileleri esprili bir dille anlatmak istedim. Kulaklıklarımı çıkartıp yanlarına yaklaştığımda ise hiç konuşmadıklarını, bunun yerine birbirlerine çeşitli işaretler yapıp öyle iletişim kurduklarını anladım, dilsizlerdi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Şişman adamın muhabbet döndürme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması, diğer ikisi kendi arasında iletişim kurarken şişmanın konuyu değiştirip kendisi de araya katabilmek için sürekli biryere parmağını uzatıp bakmalarını istemesi, otobüste herkes kendi halinde takılırken bu üçünün sürekli birşeyler yapması vs. Onların elinde cep telefonları yoktu, hatta önlerindeki insana bile dertlerini anlatma şansları çok düşüktü ama buna rağmen hayat doluydular. Ampute futbol müsabakası izler gibi etkilenmiştim, takdire şayan cesaretleri, klişeleri reddeten hareketleri, çıkmamasına rağmen kulağımı okşayan sesleri beni benden almıştı.&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Yolu yarılarken muhabbet iyice koyulaşmış, kollar yorgunluktan titremeye, el hareketleri ise bozulmaya başlamıştı. Önlerindeki hayattan bezmiş, bitse de gitsek havasındaki dayı arkasına “Bi susun lan” der gibi baktı. Dayıyı oracıkta dövesim geldi, ama kıraathane müşterisi olabileceği bu yüzden yüzlerce insanın okey masasından kalkıp ıstakalarla kafamı yarma ihtimalini aklımdan geçirip “Kayıtsız kalmak en büyük saygısızlıktır aslında” dedim ve bu hoş anıyı kötü bir sonla bitirmemeye karar verdim.&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Eve ulaşmama birkaç durak kalmışken şişman adam “Şu bina var ya” dercesine Aras Holding’in büyük binasını gösterdi ve sanırım arkadaşları “Götüne girsin” anlamına gelen bir hareket yaptılar ki yıkıldı adamcağız. Arkadaşları ise koptu, şişman adam her arkadaş grubunda olması gereken “taşşakoğlanı” idi. İki durak sonra istemeyerek de olsa bu gönül otobüsünden inip evime gittim.&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Aynı günün akşamı Oğuz ile Taksim’e çıkacaktık, saat beş sularında bütün buluşmaların başlangıç noktası olan Taksim metro çıkışına ulaştım. Mesaj attı “Abi trafiğe takıldım biraz geç geleceğim” diye, ben de sağlık olsun mahiyetinde birşey yazdım. Tam da okul çıkışı vaktine denk geldiği için etraf liseli genç kaynıyordu. Oldum olası lise kıyafetinden tiksinmişimdir, okuldan çıkınca ilk iş eve gider, üstümü değiştirir akabinde halletmem gereken birşey varsa oraya giderdim. Zaten kendiliğinden itici olan kıyafet bir de millet gömleği dışarı çıkarınca, kravatı tasma gibi takınca iyice iğrenç bir hal alıyor, ama gençlerimiz bu konuda benimle fikir ayrılığına düşüyor olsa gerek hepsi okul kıyafetiyle az önce belirttiğim durumda geziyordu. Oğuz’un “biraz geç”ten kastı 1 saat 20 dakika olduğu için hapis kalmıştım metro çıkışında. Etrafımda bekleyen herkes sevgilileri ya da arkadaşlarıyla buluşuyor, ben ise “Yan masa benden sonra sipariş verdi ama onun yemeğini önce getirdiniz” hassasiyetiyle Oğuz’a ve İstanbul trafiğine küfürler saydırıyordum. Belirli bir süre daha geçtikten sonra yanımda bıyıklı, belli ki “Liselim MODU”na girmiş amcalar belirdi, şahin bakışlarıyla körpe kızlarımızı kesmeye başladı. “Bu ne iğrenç bir manzaradır, sırf ibret olsun diye Cengiz Kurtoğlu’nu öldürmek gerekiyor” diye içimden geçirirken o karede benim de olduğumun farkına vardım. O dayılara bakıp da iğrenen herkes yanlarında bulunan beni suç ortağı sanacak, aynı gözle bakacaktı. Kendimi uzaklaştırmaya çalıştım fakat dergi satanlar dört bir yanımı köpekbalıkları gibi sarmıştı. O insanlıktan çıkmış amcalar beni dakikalardır dergicilerden koruyordu, ama bunun bedeli de imajımın derinden sarsılmasıydı. Tam balon balığı gibi şişip etrafımdaki zehirleyecekken Oğuz gelip kurtardı beni bu korku dolu ortamdan.&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;Birşeyler atıştırdıktan sonra reklam olmaması amacıyla ismini belirtmeyeceğim bir bara gittik. Sanırım barlar için bir yasa var “İnsanların kendi aralarında sağlıklı iletişim kurmasını engelleyecek seviyede müzik çalınmalıdır” diye, Oğuz ile iki çift laf edemedim. Sohbet dönmeyince insanların neden barlara geldiğini, para vererek bu işkenceyi çektiğini düşündüm. Etrafa biraz baktıktan sonra sağlam bir çözümleme getirdim bu soruna. Bara gelen insanlar zaten konuşmak istemiyor ki, alkolle yapacakları şeylerin bahanesini hazırlayıp, kelimelerin bittiği yere gidiyorlar. Birisi çıkıp “Hoop bilader halka açık bir yer burası, ayıp bu yaptığın” dese müzikten dolayı sesini duyuramayacak, hadi birkaç ses telini kopartıp birşeyler söyleyebildi diyelim” Ya pardon baba ya biraz fazla kaçırmışız” diye savunmaya geçecek gençlerimiz. Herkesin yediği bok kendine sevgili okurlar, gidip de elaleme hop, yavaş, alo diyecek halim yok ama Oğuz ile kelimelerin bittiği yere gitmemi beklemesin kimse benden.&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormalCxSpMiddle"&gt;İyice sıkılmaya başladık, ben de şansımı deneyip Oğuz’u beklerken yaşadığım ızdırabı anlatayım, gülelim, eğlenelim istedim. “Abi seni beklerken” dedim, Oğuz sağ işaret parmağıyla kulağını gösterip ağzını hareket ettirdi. Acaba birşey söyledi mi yoksa sadece dudaklarını mı oynattı çözemedim ama verdiği mesajı aldım. Bu bir savaştı, hoparlörler kaç Watt olursa olsun onlardan yüksek çıkartacaktım sesimi! “Metro girişinin orada” dedim, o sırada içkisini diktiği için dudaklarımı okuma şansı da olmadı. Sinirlerim gerildi iyice, derin bir nefes alıp “Seni beklerken sübyancılarla takıldım” diye bağırdım. Tam cümlenin yarısında şarkı bitti ve “Sübyancılarla takıldım” çığlığı ile yankılandı bütün bar. Bunun üzerine tek kelime bile etmeden hesabı ödeyip mekandan ayrıldık.&lt;/p&gt;İstiklal’e çıktığımızda ise ses tellerimi fazla zorladığım için konuşamıyordum. Ağzımdan çıkan her hece adeta bir hançer gibi boğazıma saplanıyor, az önceki hareketimin açıklamasını yapmak istiyor ama bedenim bana ihanet ediyordu. Konuşamamam derin düşüncelere dalmama sebebiyet verdi. Konuşmuyorduk, hayır o an Oğuz ile konuşmadığımdan bahsetmiyorum çok daha geniş bir açıdan bakın. Sanki marifetmiş gibi herkes "ağır adam"ı oynuyor, yaptığımız espriler, açmaya çalıştığımız konular hep karşılıksız kalıyor, eğlenmek için bile birbirimizi duymamayı, alkole güvenip onun yapacağı kafayla günümüzü gün etmeyi umuyoruz. Otobüste gördüğüm adamlar dilsiz olmalarına rağmen geyiğin kralını çevirirken biz "Aman arkamdan cıvık demesinler, sessiz ama derin bir imaj çizeyim, ben pencereden dışarı bakarken insanlar birşeyler düşündüğümü, hayatı sorguladığımı, artık herşeyi aştığımı ondan hiç ağzımı açmaya tenezzül etmediğimi sansın" diye kelimeleri terkediyoruz. O an hayatın tadını çıkarmaya, güzellikleri arkadaşlarımla paylaşmaya, gülebilmek için güldürmeye, mutlu olabilmek için mutlu etmeye karar verdim. Tam da o sırada Rüya Sineması’nın önünden geçiyorduk, espri olsun diye parmağımla gösterdim, ardından “Götüne girsin” hareketi yaptım. Sessizce gülerken iki kızın bana pis pis baktığını farkettim. Oğuz “Abi bu Hazal bu da Zeynep” dedi, hem ses tellerim hem de karizmam çizildiğinden hafif bir kafa hareketiyle selam verebildim sadece.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-6587186405332032185?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/6587186405332032185/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=6587186405332032185' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/6587186405332032185'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/6587186405332032185'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/03/su-bina-var-ya.html' title='Şu Bina Var Ya...'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-8597275936427303543</id><published>2009-03-06T18:27:00.008+02:00</published><updated>2009-03-08T12:46:07.298+02:00</updated><title type='text'>Mutluluğun Anahtarı Küçük Aktarmalar</title><content type='html'>Sevgili okurlar, şöyle blogumun sağ üst köşesine bir baktım da, tamı tamına 27 yazı yazmışım bugüne kadar. Gaza geldim, “Ulan ben blogtaki toplam kelime sayısını hesaplayıp bu yazıya koyarım” dedim, aldım elime hesap makinesini kağıdı kalemi hazırladım, tek tek bütün yazıları Word ile açıp kaç kelime olduklarını not ettim. Sıra toplama işlemine geldi, ama vergi iadesi formu doldurur gibi her defasında en son hangi sayıda olduğumu kaçırdım, baştan ala ala akşam oldu. Güneş mesaisini bitirdiği için hesap makinem de kapandı. Buraya 33482 gibi sallama bir değer koymayı düşündüm ama yapamadım. Zaten beni adam yerine koyup lafımı dinleyen 5-10 kişi var dünyada, onlara da yalan söylemek istemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O 27 yazıdır sizden sakladığım bir sır var, aslında saklamaktan ziyade dillendirmediğim bir şey. Yapımdan dolayı sevgimi dışavuramıyorum pek, mesela ananemle yaşıyorum çocukluğumdan beri bir kere de yanına gidip sarılmışlığım, güzel bir laf etmişliğim yoktur. Bunun sebebi benim hayvanoğlu hayvan birisi olmam değil, aksine söz konusu ananem olunca akan sular durur, fakat iyi duygularıma tercüman olamıyorum sevgili okurlar. Beni düzenli takip edenleriniz hatırlar, bir zamanlar delicesine aşık olduğum kızı “dört dörtlük santrafor” olarak niteleyen biriyim ben. Şimdi ananemin yanına gidip “Anane şu yaşına geldin hala bütün ev işlerini yapıyorsun, ben senin kadar kolektif bir insan daha görmedim hayatımda, Mehmet Aurelio bir sen ikisin” desem yaşlı kadıncağız ne diyor bu çocuk diye bütün gün düşünmez mi? İşte bu yüzden ananeme sevgi gösterisinde bulunamıyorum, “Anane yüreği bu, içten içe sevdiğimi anlıyordur” diye avutuyorum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az çok derdimi tasamı anlattığım, sizlerin yüzünde ufacık da olsa bir gülümseme bırakabilmek için kendimi elaleme rezil ettiğim, ne kadar denyo bir adam olduğumu yazıya döküp ölümsüzleştirdiğim bu siteyi takip eden sevgili okurlar, ben sizi çok seviyorum. Bu sözcük öbeğini tuvalet kağıdı gibi pervasızca kullanmam ben; hayatımda birkaç kez söylemişliğim vardır, hepsi de yeri geldiğinde, mutluluktan atmosferin dışına çıktığımda söylenmiştir. Merak etmeyin, size evlenme teklif etmeyeceğim, her ne kadar göz ardı edilmeyecek sayıda bayan okurum olsa da telefon numaralarını istemeyeceğim. Okurlarla ilişkimi profesyonellik ve samimiyet arasındaki ince çizgide tutmaya çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşım diye MSN listemde tuttuğum adamlar “Kanka çok uzun ya sonra bakiyim” diyip beni başlarından savmaya çalışırken, siz ki bazılarınız beni tanıyor bazıları tanımıyor, kafa yorup yazdıklarımı okuyor, bir de üstüne yorum yapıyorsunuz. Sanırım Türk insanının DNA’sında olan birşey bu, 3-4 sayfalık bir yazı gördü mü çok uzun geliyor. Ulan 10-15 dakika bile sürmez okuman ama Facebook’taki fotograf yorumları haricinde bi bok okumayan bir millet olduğumuz için son derece normal uzunluktaki yazılar okunmaya başlanmıyor bile. Sikiyim böyle huyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben burada taşaklarım büyüsün diye yazmıyorum sevgili okurlar, her ne kadar vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğuna göre gülünç gelse de ben yazar olmak istiyorum. Hayallerimi kovalarken sizlerin varlığı gerçekten de çok yardımcı oluyor bana, bazılarınıza göre soğuk bir tarzım olabilir çünkü yazılarımda “öptüm hadi byeeeee”, “ehehehe” ya da “:)” kullanmıyorum, attığınız bütün yorumlara samimiyetle cevap vermiyorum ama inanın sevgili okurlar sarfettiğiniz her saniyenin benim için değeri paha biçilemez. Çoğu insan keyif için blog tutar,içindekileri dökmek, birşeyler üretmek için ki zaten blogun temel işlevi budur, ama benim için bundan çok daha fazlasıdır. Düşünüyorum da internet olmasaydı yazar olmazdım belki de, çevremdeki insanların isteksizliği yıldırırdı beni, bugünlere gelemezdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazabilmek için gözlemlemek, sinir olmak, tecrübe edinmek kısacası yaşamak gerek, özellikle benim gibi gözlem mizahı yapmak istiyorsanız. İstesem kendimle tamamen alakasız öyküler yazabilir, hiç yaşanmamış şeyleri sanki daha dün olmuş gibi anlatabilirim ama ben o tarz bir yazar değilim. Bu sitede okuduğunuz bütün yazılar başımdan geçen olaylardan baz alınarak yazılmıştır, bazıları yüzde yüz doğrudur, bazıları çarptılırılmış, bazıları ise abartılmıştır ama azıcık ucundan bile olsa hayatımdan kopmuştur hepsi. Eğer yazar olarak bir yerlere gelmek istiyorsam, dolu dolu yaşamam gerekiyor, işte bu yüzden sevgili okurlar kendim, kariyerim ve en önemlisi sizler için çok radikal bir karar aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık okuldan kopma noktasına gelmiştim, evden çıkmadan önce okulun internet sitesine girip hangi yemeklerin olduğuna bakıyor, eğer hoşuma giden birşeyler varsa ancak o zaman evden çıkıyordum. Evden de okula gitmem minimum bir saat onbeş dakika dakika sürüyor, bazılarınız “Oha o kadar yol gidilir mi bir yemek için” diye sorabilir, eğer o yemek dört çeşitse, sınırsız su-ekmek varsa ve üstüne üstlük fiyatı 75 kuruş ise gidilir sevgili okurlar. Hatta hızını alamayan okurlar “Peki yolda harcadığın süreye yazık değil mi” diyebilir, şahsen ben bu yazıyı dışarıdan okuyor olsam derdim, onlara tek kelimeyle cevap veririm “Akbil”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’da oturmayanlar için hiçbir şey ifade etmeyen bu olgu benim için bir cennetten düşmüş bir avuç toprak adeta. Akbil’i şöyle özetleyebiliriz, toplu taşıma araçlarında geçen bir çeşit paso, ama aslında ondan çok daha fazlası. Akbil otobüs, tramvay, vapur hepsinde geçiyor; en önemli özelliği ise “aktarma” adını verdiğimiz müthiş olay. Şimdi ben okula giderken ilk otobüse biniyorum ve normalde 1,30 ytl olan otobüs bileti yerine 85 kuruş basıyorum Akbil’den, bundan sonraki iki saat boyunca kullanacağım beş vasıtada ise sadece 21 kuruş ödüyorum, evet yanlış okumadınız yirmibir kuruş. Siz hiç 21 kuruşa vapura binmenin tadını bilir misiniz sevgili okurlar, içinizdeki o huzur, hayatınızı çekilmez hale getiren sisteme bu sefer kazığı sizin atmanız ve en önemlisi ise 21 kuruş karşılığında bir toplu taşıma aracından faydalanmanın verdiği haz. Yaşamanız lazım bunu, ne kadar anlatsam boş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani okula sadece aktarma ve yemekhaneden faydalanmak için gidiyordum. Geçirdiğim bir buçuk yıl içerisinde ne adam gibi birşeyler öğrenebileceğimi ne de doğru dürüst bir arkadaş ortamı kuramayacağımı acı da olsa anlamıştım en sonunda. Benim yazarlık kariyerimin önünde kocaman bir engeldi okul kısacası, gün geçtikçe daha da tiksiniyordum o müesseseden. Sonra finaller başladı, millette bir panik havası, bir heyecan. MSN’de sınavlarla alakalı iletileri, ardı ardası kesilmeyen birlikte ders çalışma teklifleri, sürekli gelen sınav tarihi ve yeri hakkındaki sorular. Normal olan onlardı, ben ise içimde hiçbir istek kalmamış, sadece ucuz yemek ve ulaşım için okulu kullanan başıboş bir öğrenciye dönüşmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnkilap Tarihi sınavındayız, sınav kağıtları dağıtıldı çıkan bir soru aynen şöyleydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sakarya Meydan Muhaberesi'nin başlangıç tarihi aşağıdakilerden hangisinde doğru verilmiştir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A) 23 Ağustos  1921&lt;br /&gt;B) 21 Ağustos  1921&lt;br /&gt;C) 27 Ağustos  1921&lt;br /&gt;D) 30 Temmuz  1921&lt;br /&gt;E) 3 Eylül 1921&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şu sorunun şıklarını görür görmez beynime kan sıçradı. Eğer sınavın geri kalanına kafa yorarsam inkilaptan, cumhuriyetten hatta insanlıktan soğuyacaktım, “Utanmasa saatini de soracak orospu karı” diye bağırıp (içimden tabi) sınavı daha iki dakika dolmadan terkettim. Finalden finale sınavlara girmekten başka bir boka yaramayan sınav görevlisi “Çok erken çıkamazsın” dedi ama böylesine gereksiz bir mesleği icra eden kadını dinlemedim çıktım dışarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim sınıf 150 kişi bu yüzden sınavlarda ikiye bölüyorlar, önce okul numarası tek olanlar sonra da çift olanlar giriyor. Ben dışarı çıkar çıkmaz etrafımı büyük çoğunluğu kız yaklaşık elli kişi sardı. Böyle esmer, acayip cırtlak, Sabah Sabah Seda Sayan stüdyosundan fırlamış gibi hareket eden bir kız boğazıma yapışıp “Neeaaa sorduuuu söyleee neeeaaaaa ççiiiiııııkkkttttııı” dedi. Sonra o kızın arkasından Elif çıktı, Elif aynı mahallede oturduğum, ara sıra otobüste karşılaştığım bir kızdı. Aramızdakiler sadece “muhabbetimiz var” diyerek özetleyebilirim iyi kızdır ama hakkını yemiyeyim, o da az önce haykıran kızdan farksız tepkiler vermeye başladı. Çevremdeki et ve kemik yığınlarından dolayı nefes alamaz noktaya gelmiş, sınavdan çok erken çıktığım için aklımda kalan iki-üç soruyu da unutmuştum heyecandan. “Tuvalete gitmem lazım” diyip kabalığı yararak güvenli bölgeye attım kendimi, esmer kız benimle birlikte tuvalete girmeye yeltendi ama son anda Elif kolundan çekerek zapt etti arkadaşını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynaya bakıp derin düşüncelere daldım, benim ne işim vardı bu insanlar arasında. Lise yıllarında hayalini kurduğum üniversite ortamı bu muydu yani, liseden hiçbir farkı yoktu kapısına kodumunun okulunun, öğrenciler ise lisedekinden beterdi. Tam tuvaletten çıkıp kalabalığın arasına karışacakken iki saat önce kütüphanede fütursuzca kestiğim kızı gördüm, tuvalette değil elbette dışarıda bekliyordu. Sınav öncesi masadaki herkes kendini ezbere vermişken ben ise bir serseri mayın edasıyla etrafı izliyor, zaman zaman da “TBMM’nin kuruluşu 23 Nisan 1920” diyerek masadakilerle engin tarih birikimimi paylaşıyordum. Kız kesme alışkanlığı hiç olmayan bir adamımdır, ama yapacak başka birşey olmadığı için ister istemez gözüm etraftaki kızlara kayıyordu. Kestiğim kız ise son derece sıradan, şu anda en ufak bir özelliğini bile hatırlamadığım, büyük ihtimalle hayatında ilk defa kesilmiş biriydi. Güzel kızlara bakamıyordum artık, insanın gönlünü hoş eden herhangi bir kareyle karşılaştığım an aklıma Mehtap geliyor, Mehtap’ın da o anda beni düşünme ihtimalinin Var Mısın Yok Musun’da 500.000 YTL kazanma ihtimaliyle eşdeğer olduğu fikri içimi kemiriyor, bu dalışlar ise “Amına koyayım 20 yaşıma geldim neredeyse hala beni reddeden kızları düşünüyorum, ne ezik adamım lan ben” diye ruhumda fırtınalar kopartıyor, sonra da “Olm zaten Mehtap senin için fazla güzeldi lan, rekabetin olduğu yerden sana ekmek çıkmaz. Bak şu kıza hiçbir çekici yanı yok tam senin kalemin kesmeye devam” diyip aynı kıza bakmaya devam ediyordum. Kız da ders çalıştığı için kafasını hiç kaldırmıyordu, ben ise rahat rahat kesiyordum kızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalık amfi kapısının önünde beklediği için tuvaletten çıktığımda etrafta pek kimse yoktu, kütüphanede dikizlediğim kız yanıma gelip son derece hanım hanımcık bir tavırla “Sınavda hoca ne sormuştu söyleyebilir misin sakıncası yoksa” dedi. Ben de bari bir insan evladına faydan dokunsun diye sınavda çıkan soruları düşünmeye başladım. “Sakarya Meydan Muhaberesi” diyemeden az önceki lüzumsuz kitle yeniden etrafıma üşüştü. Cırtlak kız yine anlamsız sesler çıkarmaya, ağzı yırtılana kadar bağırmaya, omuzlarımdan tutup beni silkelemeye başladı. Kestiğim kız ise kalabalığın arasında kaybolmuş, belki de çok uzaklara gitmişti. Amfinin kapısı açılıp birisi daha çıktı, gereksiz insanlar topluluğu benden bir halt öğrenemeyeceklerini anladıkları için anında satışı koyup onun yanına gittiler. Kütüphanede kestiğim kızı aramaya başladım, yoktu ortalıklarda, onun yerine Mehtap’ı gördüm, her zamanki gibi göz kamaştırıyordu. Bakamadım sevgili okurlar, ona bakarak gelecek sevap haramdı artık bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gidince uzun uzun düşündüm ve okula giderek hem zaman hem de beyin kaybı yaptığımı, bu gidişle en fazla sürekli Mehtap hakkında yazacak başarısız bir blog yazarı olacağımı anladım. Benim yeteneklerime, sizlere hatta dünyaya karşı sorumluluklarım vardı, ait olmadığım yerlerde kendimi çüretemezdim, işte bu yüzden sevgili okurlar okulu bıraktım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kararım kesindi, ailem başlarda karşı çıksa da saygıyla kabul ettiler. Sonuçta geleceğim söz konusu, arkadaşlarımla uzun uzun tartıştım bu konuyu büyük çoğunluğu yanlış bir karar verdiğimi söylese de İstanbul Üniversitesi aleyhine birkaç saat konuşunca hepsi bana hak verdi, belki de bazıları susmam için hak veriyor gibi yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırada yeni okulu seçmek vardı, düz mantık yazar olduğum için edebiyat okumam gerek ama ben zaten edebiyat okuyordum sevgili okurlar, ve hiçbir artısı olmadı bugüne kadar. Edebiyat bölümünde kitap okuyup tartışma yapılmaz, hangi yazar hangi yılda hangi kitabı hangi akımların etkisinde yazdı onu ezberlersiniz. Eğer bir kitap ya da parça okutulursa da post-modern, sürreal, amdan ve de götten şeyler olur. Hayır, benim iflah olacağım tek bir ortam vardı, o da mühendislik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim açısından bakarsanız oldukça saçma bir tercih olduğunu düşünebilirsiniz ama mühendislik sınıflarını bir gözünüzün önüne getirin. Hepsi benim gibi yabani, küfürbaz, abaza fakat romantik adamlar, düşünsenize sabaha kadar yapılan geyiklerden ne malzemeler çıkartacağımı, dinleyeceğim platonik aşk hikayelerinden hangi dersleri alacağımı. Sonra biraz daha düşündüm, hadi çok kastım ÖSS’yi kazandım diyelim birinci sınıftan kalırım ben, yok mühendislikten vazgeçtim bana göre değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben okulun birşeyler katmasını; öğretmenlerin, yönetimin ve öğrencilerin bana insan muamelesi yapmasını, derste hocayla sohbet edebilmeyi, düşünmenin yaratıcılığın işime yarayacağı bir bölümde okumak istiyordum. Sanırım bu normları karşılayan tek yer Güzel Sanatlar, ama gelin görün ki sevgili yazarınız çöp adam bile çizmeyi beceremez. İnternette bölümleri araştırırken Sinema ve Televizyon ile karşılaştım, o adı gördüğüm an kalbimde bir kıpırdanma oldu. İlk görüşte aşk derler ben de ilk görüşte tercihimi bulmuştum, güzel sanatlar fakültesine bağlı üstelik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir mutluyum, bir sevinçliyim anlatamam sevgili okurlar, en sonunda gençliğime bir güneş tutulması gibi çöken dil sınıfından uzaklaşacak, hayatımda gün geçtikçe büyüyen karadelik kapanacak, vatana millete hayırlı bir yazar olma yolunda büyük bir adım atacaktım. Danışma amacıyla en yakınımdaki Kültür Dershanesi’ne gittim, dedim böyle böyle ben dil çıkışlıyım Sinema ve Televizyon yazmak istiyorum. “Üzgünüm” diye sözlerine başladı kadın “Eğer bölümünüz haricinde bir tercih yaparsanız ortaöğretim başarı puanınızın yarısı kesiliyor”. Yıkılmıştım, benim diploma notuma göre -47 puan ile girecektim sınava, bütün soruları doğru yaparsam o zaman belki girebilirdim istediğim bölüme. “Bunun başka bir yolu yok mu” diye sordum “Liseyi dışarıdan bitirmek falan gibi”, evet sevgili okurlar görüyorsunuz o kadar kararlıyım ki içinde bulunduğum cehennemden kurtulmaya, liseyi yeniden bitirmeyi bile göz önüne almıştım. “2010’da sistem değişiyor, ortaöğretim başarı puanı eskisi kadar etkili olmayacak artık, o zaman istediğin bölümü yazabilirsin”. Sevgili okurlar, o bayan hocayı dudaklarından öpesim geldi, aramızda cinsel bir çekim olmamıştı ama “Ne güzel dedin, dur öpeyim o dudaklarını” mahiyetinde öpmek istedim. Teşekkür edip evimin yolunu tuttum. Artık 2010 ÖSS’ye hazırlanan bir öğrenci olarak yazıyorum bunları size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bir sorun vardı, 2009 akbilini çıkartmamıştım hala. İETT’ye gittiğimde “Başvurunu internetten yapman gerekiyor” dediler, ben de eve geldim yok Ziraat Bankası’na para yatırmam gerekiyormuş, sonra yazıcıdan çıktı almam lazımmış üşendim yapmadım. Fakat zamanı yaklaşıyor yavaştan, her an akbilime eski olduğu el konulabilir, ben de işimi riske atmamak için okula 2. Dönem kaydımı yaptırmaya karar verdim. Ben biliyorum bu orospu çocukları yine bir bahane bulup işime taş koyar, canımdan çok sevdiğim akbilimi elimden alır diye riske girmek istemedim, zaten kalbimde kapatamayacağım bir boşluk var, aynısı cüzdanımın da başına gelmesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıt yaptırmak için okula gittiğimde ise hiç ummadığım bir tepkiyle karşılaştım. Normalde yokluğumu kimsenin hissetmeyeceğini düşünürken okulu bırakmam bir destan gibi kulaktan kulağa yayılmış, bütün sınıfın gıptayla baktığı bir figür haline gelmişim. Beni okulda gören herkes buram buram hayalkırıklığı kokan bir ses tonuyla “Sen okulu bırakmamış mıydın?” diye soruyor ve benim “Ya bıraktım da akbili almadım henüz, o yüzden kayıt yaptırıyorum” dememle ne kadar kolpa bir insan olduğumu anlayıp “Anaa bizim bu muydu bizim gözümüzde büyüttüğümüz adam” diye düşünüp kendilerinden tiksiniyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıttan sonra eski günlerin ve boş midelerimizin hatrına yemekhaneye gittik. Turnikeden geçerken ne göreyim sevgili okurlar, yemekhane 50 kuruş olmuş. Bir an için aklımdan “Acaba okulu bırakmasam mı lan, düşündüğüm kadar kötü değil hep Mehtap yüzünden bunlar, ondan uzaklaşmak, başarısızlık dolu aşk hayatımda yeni bir sayfa açmak için bahaneler mi uyduruyorum acaba bilinçaltımdan” diye geçirdim, sonra da bilinçaltım “Lan pezeveng götüm gibi okul işte, hem senin okurların var 50 kuruşluk yemek için mi satacaksın onları” dedi, haklısın abi dedim. Yemekhanedeki son yemeğimi yiyip evimin ve yeni hayatımın yolunu tuttum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-8597275936427303543?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/8597275936427303543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=8597275936427303543' title='35 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8597275936427303543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8597275936427303543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/03/mutlulugun-anahtar-kucuk-aktarmalar.html' title='Mutluluğun Anahtarı Küçük Aktarmalar'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>35</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-1335314027398899047</id><published>2009-02-28T13:25:00.006+02:00</published><updated>2009-04-10T11:33:42.135+03:00</updated><title type='text'>Yıkılamayan Kalıplar</title><content type='html'>“Abi, herşeyi olduğu gibi kabullenmeyin. Dogmatik bilgi diye birşey yoktur, sorgulamanız lazım, kafa yorup gerçek hakikata ulaşmayı en azından denemeniz lazım. Sonra ne farkınız kalır habire küfür ettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin %47’lik kesminden, sırf başka partiye oy verdiniz diye kendinizi üstün mü görüyorsunuz, onlar da yobaz siz de” dedim. İlk defa birşey anlatırken kendimden bu kadar emindim. Mitingteki parti lideri, okuldaki müdür, kadın programındaki teyze gibi hedefe kilitlenmiş önüme çıkan herşeyi bir çığ gibi eziyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masadaki kimse sesini çıkartmıyordu, aslında hiçbiri benimle aynı fikirde değildi ama o kadar dominanttım ki kimsenin götü yemiyordu itiraz etmeye. Bu sessizlik beni sıkmaya başlamıştı artık, beşinci vitesteyken durmak yakışmadı bana “Sizleri de suçlayamıyorum ki, çocukluğunuzdan beri beyniniz yıkanmış. Artık benimsediğiniz gerçekleri yadırgamak zor bir süreç, ama bir yerden sonra gözlerinizi açmanız gerek, bugüne kadar öğrendiğiniz herşeyin kocaman bir yalan olduğunu, ailenizin, öğretmenlerinizin, dostlarınızın size yalan söylediğini doğru bildiğiniz herşeyin yanlış olduğunu kabullenmelisiniz beyler”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tahta gıcırdamasıyla eşdeğer gıcıklıktaki sessizlik bütün gürültüsüyle devam ediyordu. Duvardaki yankımla konuşuyordum resmen, kimsenin olumlu ya da olumsuz bir tepkisi yoktu. Bir noktadan sonra “Haydi arkadaşlar, birşey desenize” demek zorunda kaldım. Bu kadar efsanevi sözler ederken birilerinin öyle ya da böyle birşeyler eklemesi gerekiyordu. Kamil “Sana katılmıyorum” dedi, “Bırak da heteroseksüeller konuşsun” diyerek zaten bir boka benzemeyeceği dünden belli konuşmasını başlamadan bitirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamil’in bu serzenişi diğerlerini cesaretlendirmişti, o bile bana katılmadığını söyleyebildiyse el ele verip benim teorimi çökertebileceklerini düşünmeye başlamışlardı. İsmail “Kardeşim sen değil misin ben bu halkın sesiyim diyen, o zaman neden herkesin kabullendiği birşeyi yadırgamamızı talep ediyorsun” dedi. Ardından Koray sazı eline aldı “Baba dogmatik bilgi yoktur diyorsun da yukarıda Allah var, onun varlığını inkar edemezsin ki, sonuçta o bize görünmese de Peygamber yollamış, kitap indirmiş, sen şimdi ben ateistim mi demek istiyorsun bu çıkışınla”. Peşinden Oğuz “Abi bazı şeyler hakkında bu kadar düşünmemen lazım, kafayı yersin”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış insanlarla arkadaşlık ediyordum, herbiri dar vizyonlu, sığ, boşuna oksijen tüketen mahlukatlardı. Dost diye bağrıma bastıklarımın hepsi gerçekten korkan, “Aman hacı ben mi değiştireceğim dünyayı” diyecek kadar kolpa çıkmıştı, ama yine kısık da olsa bir ışık görüyordum onlarda. Sonuçta bunlar seçilmiş kişilerdi, onlar anlamazsa kimse anlayamazdı beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beyler, demagoji yapıyorsunuz. Şimdi İsmail sana göre ben halktan kopuk biriyim yani, entelim ben eziyorum insanları bu mu demek istediğin; ben halk aydınlansın, artık karanlık cehalet kalmasın diye debeleniyorum burada. Peki sen Koray, şurada sosyolojik bir çözümlemede bulunuyorum sen bana Allah’dan bahsediyorsun. Abi bak O’nun adını ağzıma alırken bile dudaklarım titriyor, herşeyi yaratandan bahsediyoruz, elbette O’nun varlığını inkar etmiyorum, sadece O’nun yarattıklarının bize yalan söylediğini, hepimizi kandırdığını anlatmaya çalışıyorum. Ve sen Oğuz, ben senin gibi alemci birisi değilim. Sen Taksim’de ortamlara akarken ben kitap okuyor, herşeye saatlerce kafa yoruyorum, o yüzden sakın bana “Abi akşam Pi’ye gidelim kızlar da gelecek” deme.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkuyorlardı, konuyu saptırmalarının tek nedeni buydu. Bugüne kadar yaşadıklarının yalan olmasından, gerçeği kabullendikten sonra diğer cahiller tarafından dışlanacaklarından korkuyorlardı. Dünyayı değiştirebilecek cesaret yoktu hiçbirinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim hedefim büyük arkadaşlar! Belki size göre saçmalıyorum, hatta kamuoyu bu düşüncelerimi küçük görebilir, onlarla alay edebilir, hatta bütün dünyanın taşşak geçeceği bir adam bile olabilirim, ama Tanrı şahidim olsun bu nesil değil belki ama çocuklarınız bana teşekkür edecek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kare masadaki arkadaşlarımın hepsi bana korku dolu gözlerle bakıyordu, büyük ihtimalle keçileri kaçırdığımı, fazla kafa yormanın beyinciğimde kısa devreye sebebiyet verdiğini düşünüyorlardı. Kamil’in sivilce dolu yanakları parlıyordu. Evet, ayın yüzeyinden bile daha pürüzlü, hayatımda gördüğüm en iğrenç et tabakalarında bile bir ışık hüzmesi vardı, bunun tek bir açıklaması olabilirdi, Kamil ağlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ani bir hareketle Kamil’in omuzlarından tutup duvara yapıştırdım “Neden korkuyorsun ha söyle, hayatım boyunca ezdim seni, elime geçen her fırsatta alay ettim seninle. Biliyorum içten içe kıl oluyorsun ama Kamil ben bugüne kadar sana hiç yalan söylemedim, tamam belki herkese bilgisayarında gay pornosu bulduğumu söylemem bir iftiraydı ama gençliğime ver bunu, bembeyaz bir yalandı bu insanları eğlendirmek için. Gözlerimin içine bak Kamil, gerçeği kabullenecek kadar erkek misin, yoksa yıllardır geçtiğim dalgaların hepsi doğru muydu, ibne misin sen?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamil ağlamanın bir üst seviyesi olan hönkürmeye başladı, hayatımda ilk defa tanıdığım birini bu kadar üzgün görüyordum. Dizlerinin üstüne çöktü, kafasını bacaklarının arasında koymuş hıçkırıyordu. Kontrolden çıkmıştım artık, ortamın yaşça en büyüğü Koray beni uzaklaştırdı Kamil’den. Devrim uğruna kaç yıllık arkadaşım Kamil’i ne hale getirmiştim, ama bu bir bahane olamazdı. Eğer birşeyler değişecekse daha çok gözyaşı hatta kan akacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En zayıf halkaydı Kamil, onun bu acınası hali vicdanı olan bütün canlıların yüreğini burkacak bir manzaraydı, insanlığımdan şüphe duyan masadakilerin benim diktatörlüğüme dayanacak bir damla sabrı kalmamıştı. İlk hançeri İsmail soktu “Abi ben onu bunu bilmem, kaybettin”. İsmail’in bu hamlesi odada bir uğultuya sebebiyet vermişti, hatta bu başkaldırı Kamil’e bile güç verip ayaklandırmıştı. Yardakçılarım isyan ediyordu bana, hepsi birer Brütüs, birer Hüsamettin Özkan’dı artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beyler beni dinleyin, iddiayı kaybeden çöpü atacaktı, ama ben kaybetmedim, o yüzden kusura bakmayın, çöp möp atamam bu soğukta” dedim. Hep bir ağızdan çığlıklar yükseliyordu, Tribün Ateşi’nde Adnan Aybaba saçmaladıktan sonra Hayri Hiçler nasıl cinnet geçiriyorsa, dostlarım da öyle itiraz etmeye başladılar. Oğuz “Bu yaptığın hileciliktir abi, oyunun kuralları açık kaybettin işte”, Koray “Sözünde durmamak sana yakışmaz” hatta Kamil bile birşeyler demişti ama az önce hönkürdüğü için sesi titriyordu, ne dediğini seçemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Akıl var mantık var, taş makası kırararak makas ise kağıdı keserek etkisiz hale getirir. Ama kağıt taşı sardığında o taşa ne etkisi nedir? O taş yine makası kıramaz mı, denize belirli hız ve açıyla attığın zaman sekmez mi, mahalle arasında kale direği olarak kullanılmaz mı, taşı bırak kağıt istersen alimünyum folyo ile sar o taş her yerde taştır.” dedim. “Abi sana göre taşın bir hile bir God Mode olması gerekiyor, oyunun mantığına aykırı bu.”diye itiraz etti Oğuz, “Bu oyuna girerken taşın kağıda kaybettiğini biliyordun, insanoğlu tarihin başından beri bu oyunu kağıdın taşı sarıp elemesiyle oynuyor”  diye sıkıştırdı beni Koray. Dört bir yanım da sarılmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi zaten son cümlenle benim haklı olduğumu kabul ediyorsun sen de. Bak tarihi devirlere Taş Devri var hem de iki tane, nerede Kağıt Devri, haydi gösterin bana Makas Devri’ni, gösteremezsiniz. Kapitalizmin kirlettiği dünyamızda, materyalizmin ırzına geçtiği insanlar bu iki canavar yokken mis gibi yaşıyorlarmış. En iyi dostları taşmış işte;buna ne diyeceksiniz peki? Kaybedilen masumiyettir taş, insanlığın kurtuluşudur!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaya vurmuş bir balığın çırpınışları kadar etkisizdi son sözlerim, kabullenmeliydim artık benim dostlarım Melih Gökçek’i hala belediye başkanı seçecek Ankara halkı gibi gerizekalı değildi. “Taş-Kağıt-Makas”ta kaybetmiştim, sabaha kadar demagoji yapsam bile bu gerçeği değiştirmem mümkün değildi. Daha önce de yenilmiştim ama ilk defa bu kadar itiraz ettim, hatta insanlık tarihindeki en kapsamlı Taş-Kağıt-Makas sorgulamasını yaptım, neden mi? Çünkü Kamil’di bu sefer beni yenen.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-1335314027398899047?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/1335314027398899047/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=1335314027398899047' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/1335314027398899047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/1335314027398899047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/02/yklamayan-kalplar.html' title='Yıkılamayan Kalıplar'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-5313327131682978563</id><published>2009-02-27T20:23:00.002+02:00</published><updated>2009-02-27T20:32:21.161+02:00</updated><title type='text'>Armut</title><content type='html'>Arkadaşımla bir yan projeye başladık, adı "Armudun İki Yarısı". Konsept ise her hafta rastgele seçilen bir kelimeden yola çıkarak birer yazı yazmak. Tavsiyem önce benim sonra Onur'un yazılarını okumanız; zira kendisi biraz Dali'dir, ben ise biliyorsunuz deliyim sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://armudunikiyarisi.blogspot.com/&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-5313327131682978563?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/5313327131682978563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=5313327131682978563' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5313327131682978563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/5313327131682978563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/02/armut.html' title='Armut'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-426585204309603858</id><published>2009-02-23T23:12:00.002+02:00</published><updated>2009-02-23T23:14:02.042+02:00</updated><title type='text'>Gaymil</title><content type='html'>Teras katta oturuyoruz şu anda. Bundan önce kendimi bildim bileli hep zemin kattaydık, asansör kültürüm sıfırdı. Apartman kapısını açmaya çalışan dilencilerin, satıcıların, adres soranların bir numaralı tercihi olmak gibi dezavantajları vardı ama yine de seviyordum zemin katı. Yazın serin oluyordu bir kere, klimaya falan hiç gerek kalmıyordu. Apartman kapısını açar açmaz eve de girmiş sayılıyordum, ne bileyim canın sıkıldı mı eve balkondan atlıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkon deyince aklıma geldi. Bir gün cenabetlikte sınır tanımayan arkadaşım Kamil’le başımızdan ilginç bir badire geçti. O zaman daha ADSL yeni yeni yaygınlaşıyor, internetten video falan bulmak zor, bulunsa bile 56 K ile indirmek apayrı bir dert. Zamanında pek sevdiğim grup Annihilator’un “All For You” isimli klibinin bulunduğu bir CD varmış Kamil’de, gidip onu alacağız. Ama Kamil ve ben bir araya geldik mi kesin bir hikaye çıkıyor ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela bir keresinde evde kimse yokken arkadaşları çağırmıştım. Bir yerden Playstation kiralayıp sabaha kadar oynayacaktık. Neyse açtık PES’i kapışıyoruz falan derken Kamil geldi eve, inanır mısınız sevgili okurlar adam ceketini asar asmaz elektrikler kesildi. Gece bire doğru geri geldi öyle oynadık ancak, sonra sabah haberlerde gördük bütün Ege’de elektrikler kesilmiş. Hatta hiç unutmam Fransa – Brezilya maçı vardı 2006 Dünya Kupası, Ege’de kimse izleyememiş o maçı, turistler isyan etmiş tarzı haberler dönmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle bir adamdır Kamil, ama yanlış anlamayın asla abdestsiz gezmez. Adamın kaderinde var bir uğursuzluk. Neyse sevgili okurlar gittik Kamil’in evine CD’yi alacağız, Kamil ceplerini yokladı ne dese beğenirsiniz, anahtarlarını unutmuş. Ben geleneksel hale gelen küfürlerimi saydırmaya ve kendisinin homoseksüel olduğunu yüksek sesle belirtmeye başladım. Kendisi de gücendi tabi bu sözlerime ve beni yanıltmak için ne pahasına olursa olsun eve girip o CD’yi almaya karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da zemin katta oturuyordu, balkondan girmeyi denedi ilk ama başarılı olamadı. Baktım pencereleri falan zorluyor “Olm siktir et lan, sonra alırım” dedim ama Kamil’in gözü dönmüştü. Kaç defa arkadaşlarımın önünde kendisine gay demiştim, PES’teki sayısız zaferlerime, her maçta fark atışıma sinirlenmişti artık Kamil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamil en sevdiğim arkadaşlarımdan biridir çünkü yenilmeye mahkum olsa da asla oynamayı bırakmaz. Adama 8 atarım bana bir gol attığı için sevinir, sürekli taşşak geçerim ama bana mısın demez, böyle güzel bir insandır Kamil. Ama şansımı fazla zorlamıştım sanırım, o da insandı sonuçta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri giremiyorduk, Kamil ise belki de hayatında ilk defa bir işi düzgün yapmak istiyordu. Benimle gel dedi, beraber apartmanın bodrumuna indik. Bir an Ocean’s Eleven filmidenki gibi atraksiyonlara gireceğimizi düşünsem de Kamil bir tornavida aldı, çıktık yeniden yeryüzüne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğil dedi. İlk başta anlam veremedim, ama sonra herşey yerine oturmaya başladı. Kamil bana karşı içten içe kin besliyordu, benden iki yaş büyük olmasına rağmen arkadaşlığımızda dominant olan taraf bendim. Üstelik kendisine sürekli aralıklarla pasif ibne diyordum. Kamil’in elindeki delici alet –yanlış anlaşılmasın tornavidadan bahsediyorum- yapbozun son eksik parçasıydı. Kamil sevgili yazarınızın ırzına geçmek üzereydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öyle değilmiş sevgili okurlar, sırtıma çıkmak istiyormuş. Belki içinizde izlemiş olanlar vardır, Edward Norton’un başrolünü oynadığı “American History X” diye gayet güzel bir film. Bir sahnesinde Edward Norton hapishaneye düşüyor ve diğerleriyle iş birliği yapmadığı için duş alırken tecavüze uğruyor. İşte o filmi izlediğimden beri en büyük korkum tecavüze uğramak. Bazen kendimi milli istihbarat ajanlarının yerine koyuyorum da her türlü işkenceyi çektim diyelim gıkım çıkmaz ama birisi gelse “Domal, sikeceğiz seni” dese bülbül gibi öterim. Homofobi demek çok ağır kaçar, sonuçta insanların kendi tercihleri ama karşınızda elalemin sikini görmemek için zaman zaman lezbiyen filmlerini tercih eden birisi var. Yoksa herkesin cinsel tercihine saygı duyarım, penislerini benden uzak tuttukları sürece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğünüz gibi yazıların “Giriş-Gelişme-Sonuç” bölümlerinden oluşması gerekirken benimkiler “Giriş-Gelişme-Konuyla tamamen alakasız hiçbir okurun işine yaraması asla mümkün olmayan ve genellikle kendimi küçük düşüren gereksiz bilgi-Sonuç” şeklinde gelişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırtta kalmıştık, Kamil’in planı sırtıma çıkıp camlardan birini elindeki tornavida ile etkisiz hale getirip eve sızmaktı. Dedim ya eski zamanlardı sevgili okurlar, Lost, Prison Break falan bilmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamil sırtımda pencereyi açmaya çalışıyor ama artık şanssızlığı mı yoksa kabiliyetsizliği mi diyelim bir türlü amacına ulaşamıyordu. Denizde fazla açıldığınızda sahile dönmek için sürekli kulaç atarsınız ama hiç yaklaşmamış gibi görünürsünüz, sanki kumsal kaçıyordur sizden; yürüyen merdivende ters istikamete gidiyormuş gibi bütün adımlarınızı boşa atarsınız, işte Kamil de o şekil zorluyordu camı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinin sırtına çıkıp söylene söylene elindeki tornavidayla pencere açmaya çalışan adam elbet şüphe toplayan bir tablo. Kamil’in bacakları her ne kadar görüş açımı engellese de etraftaki apartmanlardan çıkan kafaları görebiliyordum. “Çabuk ol lan millet bakıyor olm” dedim Kamil’e. Bana sorun olmayacağını, 15 yıldır bu evde oturduklarını, bütün komşuların kendisini tanıdığını söyledi. Mantıklı bir açıklama olmasına rağmen Kamil’in ağzından çıktığı için pek etkili olmadı üzerimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve korktuğum başıma geldi sevgili okurlar. Evin önünden polis arabası geçti, işin komik tarafı geçip gitti. Kamil’e polis arabasının geçtiğini söyledim ama inanmadı zira o zamanlar çok puşt biriydim.  İşletmede mastır yapmış, eline geçen her fırsatta milleti taşşağa almayı hedefleyen bir delikanlı imajı çiziyordum. Yalancı çoban bile benim yanımda Kemal Kılıçdaroğlu kalıyordu. Kamil doğal olarak siktiri çekti, hiçbir şey olmamış gibi pencereyi zorlamaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç saniye sonra polis arabası geri vitese alıp tam önümüzde durdu. Bir polis memuru “Napıyorsunuz gençler” diye sordu, “Abi ev bizim” dedim ve inanır mısınız anında gaza bastılar. Tabi araba geri viteste olduğu için biraz daha geri gitti, sonra birinci vitese çekip yollarına devam ettiler. Biz de eve girdik aldık CD’yi bizim eve geçtik. PES attık, fark koydum Kamil’e, dünya olağan yörüngüsinde dönmeye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafama takıldı o gün, şimdi ben son derece ergen giyinsem –o gün de üzerimde uzun kollu mavi South Park vardı- böyle günün ortasında bir eve girip çıksam kimse şüphelenmez. Ters psikoloji işte sevgili okurlar, Death Note izlemiş olanlar bilir sayın L çok sık kullanır bunu, ama ben denedim birkaç defa hep yüzüme gözüme bulaştı. Böylesine derin planları dizilere bırakmak gerek sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu yazıya gece yarısı uğultuların sardığı evimde yazmaya başladım -hayır sevgili okurlar ben Starbucks’a gidip laptopuyla yazanlardan değilim- ne kadar alakasız birşey çıktı gördüğünüz üzere. Bu yazıdan da yola çıkarak aşağıdaki sorular sorulabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir yazı bu kadar mı ana fikrinden sapar?&lt;br /&gt;-Yazar neden her defasında başka bir erkeğin kendisini taciz edeceğinden şüpheleniyor?&lt;br /&gt;-Kamil gerçekten homoseksüel midir, açıklayınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirinden değerli MİK okurları, şu maddeleri sıralarken aklıma ilginç bir fikir geldi. Bundan sonraki yazımın konusunu siz seçecekseniz, evet yanlış okumadınız. Tek yapmanız gereken istediğiniz konuyu yazıp yorum olarak yollamak. Şubat ayı bitmeden 31. Noter huzurunda yapılacak çekilişte şanslı okurumun hayali gerçekleşecek, ben namı diğer “Ben” seçtiği konuyu kaleme alacağım. Bu fırsatı kaçırma Türkiye!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-426585204309603858?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/426585204309603858/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=426585204309603858' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/426585204309603858'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/426585204309603858'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/02/gaymil.html' title='Gaymil'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-1687787113808241141</id><published>2009-02-16T16:20:00.010+02:00</published><updated>2009-07-27T10:10:41.603+03:00</updated><title type='text'>Maldonado</title><content type='html'>Öğrencilik hayatım boyunca süregelen bir konsantrasyon eksikliği vardı bende. Hiçbir zaman öğretmenin anlattıklarını dinlemezdim, daha doğrusu dinleyemezdim. Gereksiz gelirdi okulda gösterilenler. Arkadaşlarla makara yaparak, sıranın altından Kemik ya da Posta okuyarak, olmadı Gameboy oynayarak geçirirdim dersleri. İşte bu uğraşlarım ve uzun boyumdan dolayı hep en arka sıradaydım, ta ki seninle tanışana kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen hayatıma girdikten sonra en arkanın bir önünü mesken edindim kendime, çünkü seni izleyebileceğim en iyi koordinattı orası. Yanına oturursam profilinle yetinmek zorunda kalacaktım, hayır en güzel açıyı bir önündeki sırada yakalıyordum. Derste hocanın dedikleri bir kulağıma bile girmiyordu çünkü beş duyum da sana odaklanmış ziyafet çekmekle meşguldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni gözetlediğimi farkedince kaçırıyordun her bakışımda içlerinde kaybolduğum gözlerini, o kadar tatlı oluyordun ki göz hapsimden firar etmeye çalışırken. İşe yaramadığını anlayınca ellerinle kapatıyordun biblovari yüzünü. Zarif parmaklarını okşuyordum, kafanı çeviriyordun bu sefer. Saçlarını kokluyordum, artık kaçacak yerin olmadığını anlayınca pes ediyordun. Eşsiz mimiklerinle “Hoca bakıyor önüne dön” mesajını hiç zaman kaybetmeden veriyordun bana, seni kırmayıp on dakika ara veriyordum ben de. Kafamı sıraya yaslıyıp uyuyor numarasına yatıyordum ama asıl yaptığım şey sıranın arasından bacaklarını, ayakkabılarını izlemekti. Normalde hiç hoşlaşmadığım kot pantolon ve Converse ayakkabılar artık sahiplerinin hatrından dolayı olsa gerek, bir ayrı duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul et lütfen, asla sana dokunmamı istemedin. Tanıştığımız günden beri sevdin beni, güleryüzünü eksik etmedin hiç, sana karşı beslediğim derin duyguların hakkını vermek için elinden gelen herşeyi yaptın. Fakat asla beni “erkeğin” olarak görmedin, ikimizin aynı ilişkiyi, evi, kısacası hayatı paylaşmamız fikri hiçbir zaman aklının ucundan bile geçmedi. Senden önce hayatıma hem fiziksel hem de zihinsel estetiğe sahip biri girmediğinden, itiraz edemedim bu isteğine. Gözlerimle kavradım vucudunu, kulaklarımla hissettim dudaklarını, burnumla okşadım saçlarını, birlikte geçirdiğimiz zaman zarfında tatma ve hissetme duyularım köreldi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen geleceği parlak, tribünlerin sevgilisi dört dörtlük bir santrafordun. Ben ise işe yaramaz bir ortasaha oyuncusu. Daha kariyerlerimize yeni başladığımız için aynı takımdaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir lig maçında sakatlıklardan dolayı forma şansı bulmuştum. Son dakikalara yaklaşırken gol sesi çıkmamıştı hala. Rakip takım korner atışı kullanacaktı, neredeyse bütün oyuncularıyla yarı sahamıza gelmişlerdi. Ben ise hava toplarındaki kötü zamanlamamdan dolayı ceza sahasının dışında bekliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korner atışı kullanıldı, sol bekimiz ön direkte kafayla uzaklaştırdı topu. Çok sert kesilmiş bir orta olduğu için top bir anda önüme düştü. Etrafımda metrekaralerce boş alan vardı, ileride seni gördüm. Belki de profesyonel futbol hayatında ilk defa yoğun adam markajında değildin. İleriye atacağım bir top ile rakip kaleye gidebilir ve bitirici bir vuruşla son dakikada skoru lehimize değiştirebilirdin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama benim o pası atacak teknik kapasite ve oyun vizyonuna sahip olmadığımı bildiğinden defans arkasına koşu yapmadın. Ofsayta düşmemek için bekledin olduğun yerde, ben de geri pas attım. Tribünleri dolduran binlerce taraftar annem, olmayan kız arkadaşım, hatta hayata uzun yıllar önce gözlerini yummuş ebem hakkında ileri geri söylemlerde bulundu hep bir ağızdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen benim gibi molozlarla aynı takımda olmayı haketmiyordun, o pası sana Fabregas'ın, Kaka'nın, Messi'nin atması gerekiyordu. Geleceğin parlaktı, eğer bir sakatlık geçirmezsen üst düzey takımlarda forma şansı bulman işten bile değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de maçtan sonra yanıma gelip “İyi oynadın, çalışmaya devam et” dedin bana. Seni diğer yıldızlardan ayıran, apayrı yapan özellik de buydu işte. C Ronaldo gibi orospu çocuğu olmamıştın, ilgi seni olgunlaştırmış, her futbolcunun aynı sahayı paylaşmayı hayal ettiği, milyonların sevgisini kazanmış bir futbol ilahına dönüşmüştün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O maçtan sonra tesislerde gözüme uyku girmedi. Korkaklığımdan dolayı maçı kazandırma, camiada daha da önemlisi senin gönlünde yer edinme şansını tepmiştim. O gece yemin ettim kendime, eğer bir daha benzer bir pozisyon olursa en azından o pası atmayı deniyecektim; büyük ihtimalle top taca ya da auta gidecekti gerçi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki maç yedek kulubesindeydim. Elime gelen şansı iyi değerlendiremediğim için koltuk ısıtıcısı görevini vermişti bana teknik direktör. Benden bir bok olmayacağını anlayınca takımın eski yıldızı Serkan'ı yeniden transfer etmişti başkan. Onunla oynuyordun artık, yüksek fizik gücü, teknik sol ayağı, liderlik vasıfları,oyunun iki yönünü de oynaması, engin tecrübesi... Aradığın oyun kurucuya kavuşmuştun en sonunda. Seni istediğin noktalarda topla buluşturabilen, adam eksiltme özelliğiyle boş alan yaratan, rakip defansın arkasına attığı ara paslarla takım arkadaşlarını gollük pozisyonlara sokan bir forvet arkasıydı Serkan. Birbirinden başarılı maçlardan sonra onunla basın toplantılarına katılıyor, kulup dergisine beraber roportaj veriyor, izin günlerinde onunla "alemlere akıyordun".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara rağmen meşin yuvarlak ayağına geldiğinde bilekleri titreyen, top kaybı yapmamak için en yakınındaki takım arkadaşına yan pas atan, yedek kulubesindeki koltuklarda götünün izi çıkmış bu şapşal, her defasında senin ne kadar örnek bir sporcu olduğunu tekrarlayan takım arkadaşını özlüyorsundur eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama futbol tanrılarının başka planları varmış ikimiz için. Sen onların en sevdiği kullarından biriydin, kutsanmış bileklerinle hem bu hem de öbür dünyadakileri büyüleyen bir virtüozdün. Senin kalibrendeki bir oyuncunun benimle santra atışı kullanması futbol tanrılarına bir hakaret olurdu ancak. Sen Şampiyonlar Ligi için yaratılmıştın, ben ise amatör küme…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmiyorum bundan sonra senin kadar yetenekli biriyle aynı formayı paylaşabilir miyim. Hadi şans yine yüzüme güldü diyelim, bu sefer ileriye oynayacağım. Top stadyumun dışına çıksa bile, tribünler “Baban da mı minareciydi” tezahüratı yapsa bile, deniyeceğim o arapası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asla kolektif düşünmedin ikimizi. Ben bir yıldız değildim, ama faydalı bir oyuncuydum. Hani düzenli forma şansı bulmasa da her takıma lazım futbolculardan. Teknik becerilerim kısıtlıydı, kondisyonum da pek yüksek sayılmazdı. Futbol aşkıyla yanıp tutuşan bir gençtim sadece, tek artım buydu. Cezalar ve sakatlıklar idi benim ortaklarım, ancak onlar sayesinde beraber olabiliyorduk sahada. Antremanda Serkan’a çift dalarak aşil tendonunda birinci dereceden yırtığa sebeb olmayı düşündüm bir ara, ama kalıcı çözüm olamazdı bu. Üstelik senin üzüldüğünü görmektense, futbolu bırakırdım daha iyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke bu kadar güzel olmasaydın, belki o zaman birlikte olabilirdik. Boyun kısa, götün büyük, kaşların kalın ve birleşik olsaydı, işte o zaman beraber yaşlanabilirdik bir ihtimal. Ama sen zarafetin vücut bulmuş haliydin. Olası bir aşkımız yalnızca romantik-komedi filmlerinde mümkündü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz bana çok şey öğrettin. Bunlardan en önemlisi ise sanılanın aksine gönlün sadece ota konduğu gerçeği. Bu yüzden kızamıyorum sana, “Ben seni elalemin asistleriyle gol at diye mi sevdim orospu!” diye haykıramıyorum maçlarını izlerken. Üst düzey oyuncular yerine top sektirmeyi beceremeyen bir kazmayı seçmeni düşünmek, dünya barışından bile daha ütopik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımın en mutlu günlerini seninle geçirdim, her ne kadar senin kurallarınla oynasak da. Ama artık kendi kaleme gol atmaktan usanmış, hep başkalarının yedeği olmaktan bıkmıştım, o yüzden bıraktım seninle oynamayı. Topumu alıp evimin yolunu tuttum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Skor tabelasına bakıp suçlu aramak haksızlık bazen. Hata kimindi burada; senin Fair-play ruhun mu, benim kazmalığım mı, Serkan’ın yetenekleri mi? Ne sana, ne kendime, ne de ona kızamıyorum. Belki de takımı maç kaybetmiş kulüp başkanları gibi hakemi suçlamalıyım, ama hiçbirşeyi değiştirmeyeceğini biliyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…tıpkı bu yazı gibi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-1687787113808241141?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/1687787113808241141/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=1687787113808241141' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/1687787113808241141'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/1687787113808241141'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/02/maldonado.html' title='Maldonado'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-8533727880429400055</id><published>2009-02-13T00:19:00.001+02:00</published><updated>2009-02-13T00:19:45.971+02:00</updated><title type='text'>Ayak Kokusu Ve Otobüs Uğultuları</title><content type='html'>Geçen hafta dört günlük bir Denizli kaçamağı yapayım dedim, çokluğunun bokluğuna hayli yansıdığı bu lanet şehirden uzaklaşmam gerekiyordu. Otobüs yolculuklarını hiç sevmezdim küçükken ama geliştirdiğim bir teknikle yollar artık vız geliyor bana. Hayatınızın geri kalanında hiçbir işe yaramayacak bilgilerle dolu yazılarımda bu sefer sizlere büyük bir kamu hizmeti sunacağım sevgili okurlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Müzik sarhoşluğu” adını verdiğim bu yöntem sayesinde otobüs yolculukları rahatsızlık dolu saatler, sıkışan diz kapakları, saya saya bitmeyen elektrik direkleri, bir lira verip de umumi tuvalette işeyememenin verdiği inanılmaz acıdan ibaret olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi en sevdiğiniz albümü -ben şahsen Between The Buried And Me'nin Colors isimli şaheserini kullanırım- klasör halinde MP3 çalarınıza atıyorsunuz. Yolda giderken uyumak hayli zor ama 5-10 dakikalık şekerlemeler özellikle gece yolcukluklarının kaçınılmazlarından. Benim kullandığım taktikle aralıksız çalıyor müzik, hiç kapatmıyorum, nasıl olsa otobüste uyuma özürlü biriyim. İşte tam bu 5-10 dakikalık kaçamaklarda “White Wall” çığlığıyla uyanmak, kendine tam gelmemişken o müthiş soloyu orta kulaklarımda hissetmek kelimelerle anlatamayacağım bir haz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Colors dolu bir yolculuğu hayal ederken kader yine aduket çekti bana sevgili okurlar. 4 yıllık emektar MP3 çalarım yola çıkacağım gün bozuldu. Otuz kere firmware güncellemesi yapsam da bana mısın demedi alet. Hayatımın en zorlu yolculuğundan sonra Denizli'ye beyin amcıklanması geçirmiş bir vaziyette ulaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk durak Denizli'deki favori mekanım Erdoğanların evine uğradım. Annesinin eşsiz yemekleri, abisinin kral sohbeti, ailenin tamamına yayılmış samimiyet ve daha birçok nedeni var Aydın ailesine misafir olma farkını seçmemin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlar -kabul ediyorum fazla amerikanvari bir hitap oldu- son derece iyi niyetli ve ağzına geleni söyleyen insanlardır. Eve adımımı atar atmaz Erdoğan ayaklarımın koktuğunu ve ayaklarımı yıkamamı, hatta mümkünse çamaşır suyu da kullanmamı son derece direkt bir şekilde belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet ayaklarım kokuyordu, zira 12 saatlik bir yoldan gelmiştim, hiç de alınmadım bu söylemine. Alınmam için bir sebep de yok zaten, gelmeden ayaklarıma deodorant mı süreyim yani nedir çaresi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama nedendir bilinmez insanlar her zaman inkar ediyor ayaklarının koktuğunu, sanki utanılcak birşey amına koyayım. Hani fazla yemek yersen koca götlü olursun, çalışmazsan sınavlardan çakarsın, kendine bakmazsan kızlar da sana bakmaz ama ayakların kokuyorsa ne yapılabilir soruyorum sizlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için üretilmiş tabanlar, kremler falan var ama bende onlara verecek para yok. Uzun yolculuklardan sonra ayak yıkamak, çorap değiştirmek, ayağa kolanya dökmek, osurarak ayak kokusunu saf dışı bırakmak gibi çarelere başvurmak zorundayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar çok anlamsız yere utanıyor bazen, ayak kokusu bunlardan sadece biri. Dikkatimi en çok çekenlerden biri de horlama. Herkes asla horlamadığını, gecenin yarısı evi inletenin başkası olduğunu iddia eder. Valla ben bu mantığı hala çözebilmiş değilim, bir insan nasıl horlayıp horlamadığını farkeder, uyurken odaya kamera yerleştirip sabah kontrol mü ediyorlar, yoksa horlarken rüyalarında da mı duyuluyor o ses. Başkası horluyorsun dediğinde de inanmıyor burnuna soktuklarımının!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horlayıp horlamadığım konusunda kesin bir bilgim yok. Yıllardır ananemle aynı evde yaşadığımdan dolayı horultu ile uyuyabilme yetisine sahibimdir, ama herkes ananem gibi horalmıyor malesef. Ananem bir saat gibi sekronize horlar, belirli bir zaman diliminden sonra kulaklarım buna alışır ve hafif olan uykuma dalarım. Ama bazı terbiyesizler ritmsiz horluyor. Bir iç çekişten sonra dışarıya hava püskürtmenin kaç salise sonra geleceğini bir türlü kestiremediğin için de uykumun içine ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamsız utançlardan bir diğeri de yaşlılık. Özellikle bayanlarda görülen bir gereksizlik bu. Üstüne utanmadan “Bayanlara yaş sorulmaz” kuralı geliştirilmiş. Hayır sorsam nolur sormasan nolur, 42 yaşında olmanın saklanılcak neresi vardır. Şimdi birisi gerçek yaşını öğrendiğinde “Vay be amına kodumunun orospusu 42 yaşına girmiş, insan biraz yavaş yaşlanır lan” mı diyecek. Bu ne kolpalıktır, diğer insanlar gibi 365 günde bir yıl daha yaşlanmanın utanılcak nesi var?Sanki bir makine var amına koyayım, içine girince donacaksın daha sonra çözecekler seni doğum tarihinin üzerinden 291 yıl geçmesine rağmen 38 yaşında olacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların 42 yaşına geldim, bugüne kadar kime ne faydam dokunmuştur, kaç kişinin kalbini kırmışımdır, ne kadar hayır duası aldım, acaba cennete yetecek kadar repim var mı diye düşünmek yerine yok genç göstermekmiş, ayağının kokmamasıymış, horlamamakmış böyle anlamsız şeylere kafa yormaları beni dellendiriyor sevgili okurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulan diyorum içimden namusunun bacak arasındaki bir zara baktığı, huzurun cebinin doluluğuyla doğru orantılı olduğu, sevginin karşılıklı çıkarlara bağlandığı bir dünyada ne sikim yemeye geldik. Detaylarda kaybolan, hakikatları unutan bir canlı insanoğlu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama felsefe yaparak sizleri sıkacak değilim, çünkü sizler benim canlarımsınız sevgili okurlar. Bundan bir önceki yazıma gelen yorumlar gönül deryamı coşturdu, bir yerine iki yazı yazmaya karar verdim evet bundan sonraki kısım farklı bir yazı öncekiyle az çok paralellik olacak, değişik birşey deniyorum umarım hoşunuza gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli insan Oğuz Arı ile İzmir'e gitme kararı almıştık. Herkesin somestırı bittiğinde bizimki yeni başlıyordu henüz ama yine de başka bir şehre gitmek, olası maceralara atılmak için can atıyordum. Oğuz çok değişik bir adam, sınavda sınava görüyordum sadece, tam bir “alttan ders alan üst sınıf” modeli çiziyordu, sonra öğrendim ki aynı sınıftaymışız ama derse girmiyormuş hiç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil sınıfında kafa dengi bir adam bulundu mu sıkı sıkıya yapışmak gerekiyor sevgili okurlar. Zira ortam sik gibi birşey paylaşalıbilecek birine kenetlenme içgüdüsü oluyor insanda. İşte Oğuz ile aramızda böyle bir arkadaşlık var, daha adamı tanıyalı beş gün oldu ama beraber İzmir'e gitmeye karar verdik gerisini siz düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de herkese anlatıyordum İzmir'e gideceğimi, bütün planlarımı -çok dolu bir hayatım var sanki de- Cumartesi sabahı İzmir'de olmak üzere ayarlamıştım. Perşembe akşamı tam yatacakken Oğuz'dan MSN'e girmem gerektiğini söyleyen bir mesaj geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi Oğuz hiç okula gelmeyen bir adam, hazırlıkta da sınavdan sınava uğramış. Şimdi bizim okulumuz 1453'ten beri bir adım bile ileri atmadığı için diğer üniversitelerin aksine öğrencilerinin askerlikle ilgili belgelerini ilgili kurumlara yollamıyor. Bunun yerine belgeleri öğrencilerin almasını ve en yakınlarındaki askerlik şubesine teslim etmelerini bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyle olunca, okulla uzaktan yakından alakası olmayan Oğuz geçen yıl öğrenci olduğunu orduya bildirmemiş. Sevgili inzibatlar da Oğuz'u dört aylık asker kaçağı olmakla suçlayıp içeri almaya çalışmışlar. Bütün bunlar İzmir'e olası seyahatimizden bir gün önce oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılabilecek birşey yok tabi, iptal olmuştu gezi. Sonra aklıma dank etti, canımdan çok sevdiğim memleketim Denizli'ye gitmek. Kalacak ev bol zaten,burs Cuma yatacak kafa dinlerim biraz. Oğuz'un asker kaçaklığı hayırlı bir işe vesile oldu anlayacağınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm günümü planlamıştım, sabahtan bursu çekecek, Denizli Seyahat'ten bileti alacak, oradan Penguen'e gidip yazı gösterecek, gece ise müzik sarhoşu olup Cumartesi sabahı Denizli'ye varacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk iş bursu çekmek için Ziraat Bankası ATM'sine gittim.Başbakanlık bursu her ayın altısında yatıyor, Cuma diye bahsettiğim de 6 Şubattır, sıfatında hayır olmayan burs yatmamış sevgili okurlar. Daha sonra denemek üzere evime geri döndüm, zira hangi yazıyı götüreceğimi seçmem gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündüm, taşındım yine eşeğimi sağlam kazığa bağlayıp “Bir Eşek Kadar Olamadım”ı seçtim. Yeni bilgisayarımda son derece eski yazıcıma uyumlu bir giriş olmadığı için başka yerlerden çıkartıyorum yazıları, aynı zamanda flash bellek görevi üstlenen MP3 çalarımı taktım makineye, hata verdi. Firmware güncellerim düzelir diye düşündüm ama Penguen'in amatör saati başlamak üzereydi, zamanım yoktu usbsi boklu aletle uğraşmaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzenim bir kutu boş DVD almış fakat bilgisayarında DVD yazıcısı yerine DVD okuyucu olduğunu öğrenince bana vermişti malları. Beleş olmasının verdiği gazla 0.7 Mblık belgeyi 4.5 Gblık DVD'ye pervasızca yazdım sevgili okurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen akabinde fotokopi merkezine gittim. DVD'yi uzattığımda eleman 15-20 saniye boyunca DVD'ye baktı, içeriğine değil sevgili okurlar elinde tutup baktı adam. Sonra DVD'yi yerleştirdi ve sadece bir Word belgesiyle karşılaşınca bastı kahkahayı. Heralde benim Rapidshare'den dosya indirmeyi beceremeyen mallardan biri olduğumu düşünmüştü. “Abi flash disk bozuldu, dönem ödevi bu ondan DVD'ye yazdım” diye savunmaya geçtim, bilmiyorum inanmış mıdır, inanmasa da sikime kadar yolu var gerçi ama yine de adama taşşak malzemesi olmak koymadı desem yalan olur. Keşke DVD dolu gözüksün diye birkaç film atsaydım diye iç geçirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkarttırdım 10 sayfalık mini-romanımı bir de ciltlettirdim, tuttum Taksim'in yolunu.O eski belediye otobüslerinde hiç kesilmeyen uğultu ne kadar çekilmezmiş farkına vardım, kitap okumaya çalışsam da aklım hep yandaki teyzenin dedikodularına takıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksim'e vardığımda internetten aldığım adresi sormaya başladım herkese fakat bir Allah'ın kulu Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Anadolu Sokak No:2 Daire:4 nerede bilmez mi? Aynı dükkanların önünden geçiyordum sürekli, hep merak etmişimdir neden her daim İstiklal Caddesi'nde bir kalabalık vardır, sürekli inip çıkarlar diye, işte o sorunun cevabı bendim. Kuru insan kalabalığına karışmış, her geçen dakika daha da sert adımlarla dağlıyordum yeri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürümeyi bıraktım, kafamı çalıştırmam gerekiyordu. Kendimi nispeten boş bir ara sokağa atıp gözyüzüne bakmaya başladım, kafama bir elma düşmesini bekledim. Tam bu esnada önünde dikildiğim kebapçılardan biri “Birader pide ister misin” diye sordu. İşte beklediğim elma o Doğulu kardeşimin ağzından ulaşmıştı bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemik okuyarak büyümüş olanlarınız bilir, her defasında adı geçen bir yer vardır “Nizam Pide” adında. Çizerler acıktığı zaman Nizam Pide'den sipariş verirler, işte beni Penguen'e götürecek anahtar noktaydı orası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi bir restoranta başka bir pidecinin adresini sormak ayıp olacağı için diğer bir sektörden esnafa gidip Nizam Pide'yi sordum. Nizam Pide'ye de Anadolu Sokak dediğim an son derece emin bir şekilde direktifleri verdi oradaki eleman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Penguen'in bulunduğu 2 numaralı binaya vardım. İkinci katta Lombak vardı, dördüncü katta Penguen. Şimdi nereden biliyorsunuz diye soranlarınız olabilir, kapılarının önünde öküz gibi yazıyor. İlk başta nazik bir izlenim bırakmak için kapıyı tıklattım, biraz bekledim kimse gelmedi, zili çaldım, yine kimse gelmedi. O kadar uğraş boşuna mıydı, hayal kırıklığını verdiği kuvvetle kapıya yumruk attım, sinirimden pembeleşen parmaklarımdaki acıyı hissetmiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üst kattan bir ses geldi, Harry Potter benzeri birisi çıkmıştı, kapının önündeki yazıya rağmen “Pardon burası mı Penguen” diye spastik bir soru sordum adama, “Hayır ben az önce dergiden çıktım burası” dedi. Dertlerim tasalarım uçtu gitti, bunun sonucu olarak elimdeki acıyı hissetmeye başladım. Ama hayat böyledir işte sevgili okurlar, emeksiz ekmek yok kimseye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergiye girdim, gerekli açıklamaları yaptım, yazıyı büyük usta Selçuk Erdem'e verdim, terkettim binayı. Hayaller kurarken yaptığım büyük bir hatanın farkına vardım, hatırlayanlarınız vardır “Bir Eşek Kadar Olamadım”da göze çarpan bir Uykusuz reklamı ve Umut Sarıkaya hayranlığı mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve dönmeden bursu kontrol ettim hala yatmamıştı, ananemden borç para alıp yazıhaneye gittim yedi sularında. Sadece dokuz arabasına yer kalmış, genelde tercih ettiğim 23:00 ekspresinde bütün biletler satılmış mecburen iki saat içinde kalkacak otobüse bilet aldım. O kalan iki saati de umutsuz bir şekilde MP3 çalarımı tamir etme çabalarıyla geçirdim, yola çıkmadan önce duvardan duvara fırlattım, düzeldi alet ama 10 dakika sonra yine eski açılmaz haline döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bursumun yatmamasından dolayı yer bulamadığım ekspres otobüs aksine dokuz arabası on değil oniki saatte Denizli'ye ulaşıyor.Müziksizlik de eklenince götüm gibi bir yolculuk geçirdim sevgili okurlar. Görmeyenler için belirteyim son derece kıllı, yağlı ve şekilsizdir götüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizli'de ise dolu dolu dört gün, müziksizliğin verdiği boşluğu unutturdu bana. Burs da ayın yedisinde yatmış, onun da payı var. Makineyi tamir ettirdim son gün, canavar gibi çalışıyordu. Ama tamir sürecinde format yemiş ve deneme amaçlı birkaç şarkı yüklenmişti içine. Artık o kadar da özlemiştim ki kulaklıklarımı 50 Cent'e bile razıydım. Şansa bakın kendisinin “Just A Lil' Bit” isimli eseri MP3 çalarıma yüklenmişti ben de onu dinleye dinleye Erdoğanların evine gittim. Daha önceden depoladığım eski MP3 arşivimi yükleyip geri döndüm İstanbul'a. Müzik sarhoşu oldum yolda hafiften.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sikinde Olan Okurlar İçin Not: Penguen'den hala ses çıkmadı, bugün yine gideceğim. Bu sefer geçen yıl yazdığım 14 Şubat yazısını vereceğim. Blogu kapatmama daha çok zaman var gibi duruyor, umarım yanılırım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-8533727880429400055?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/8533727880429400055/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=8533727880429400055' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8533727880429400055'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8533727880429400055'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/02/ayak-kokusu-ve-otobus-ugultular.html' title='Ayak Kokusu Ve Otobüs Uğultuları'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-8268200569244397028</id><published>2009-01-30T23:34:00.001+02:00</published><updated>2009-03-31T00:20:54.422+03:00</updated><title type='text'>Bu Site (Umarım) En Kısa Sürede Kendini İmha Edecektir</title><content type='html'>Evet sevgili okurlar yanlış okumadınız; Maksat İçimde Kalmasın'ın blogsal mevcudiyetinin sona ermesine sayılı günler kaldı. Sayılı günler demişken hep merak etmişimdir neden kısa bir sir zaman zarfına “Sayılı Günler” denildiğini. Mesela 308 yıl sonrası 112420 güne tekabül etmekte. 10 oldukça doğal bir sayıyken 112420 irrasyonel bir sayı mıdır? Nedir 112420'nin suçu sorarım size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımın gün geçtikçe daha da şekillenmesi üzerine bir şeyin farkına vardım sevgili okurlar. Bence bir insan en iyi olduğu alanda uzmanlaşmalı. Hani bazı insanlar vardır, her boku bildiğini sanan, hiçbir alaka sahibi olmadığı alanlarda bile kulaktan dolma iki gram bilgisini hayalgücüyle harmanlayıp ahkam kesen insanlar. Kendilerine imkan verilse her alanda başarılı olabileceklerini iddia etmelerine rağmen bugüne kadar bırakın bir baltaya sap olmayı, bir sike taşak olamamış zavallılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle dangalak birisi olmamak için kendimi en iyi olduğum, en çok haz aldığım alanda geliştirmek istiyorum. Hayatım boyunca hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım fakat okulu siklememenin verdiği rahatlıktan sanırım hem lise hem de üniversite giriş sınavlarında oldukça başarılı sonuçlar aldım. Ama gerek lisede gerekse üniversitede hiçbir zaman kendimi başarılı ve mutlu hissetmedim sevgili okurlar. Benden istenilenleri asla kabul etmedim. Kendimi o kurumlara “ait” hissetmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıfımdaki inekleri gözlemledim, ”Götverme” dersi olsa bir saniye bile düşünmeden domalacak insanlarla yıllarca aynı sınıfı paylaştım, onlardaki arzuyu, isteği, çalışkanlığı, bağlılığı, azmi bir türlü kendimde bulamadım. Çünkü hayalimdeki meslek ne çevirmenlik ne de öğretmenlik. Hiçbir üniversitenin vereceği diplomayla girilebilecek bir iş değil bu. . .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lisedeyken arkadaşlarla film çekerdik. Bunların büyük çoğunluğunda senarist ve yönetmen bendim. Bunun başlıca sebepleri en saçma fikirleri benim bulmam, okulla zerre alakam olmadığı için birşeyler üretecek boş vakte sahip olmam ve en önemlisi yaratıcılığımdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani eve misafirler gelir, hep aynı lafı söylerler “Ne yakışıklı / güzel oldu bu oğlan / kız”. Kötü bir niyetleri yoktur, farkındalardır ki ergenlikte bir çocuğun duymak istediği yegane şeylerdir bunlar. Ama sizlere karşı dürüst oluyorum hiçbir zaman bu laflar karşısında bir gönül kıpırdanması, bir mutluluk titreşmesi, bir saadet zinciri halkalığı yaşamadım sevgili okurlar. Çünkü bunların asılsız iddialardan ibaret olduğu apaçık ortadaydı. Hatta bir keresinde misafirlerden biri olayı abartıp bana kur yapma noktasına gelmişti, kendimi odama zor attım, o derece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne zaman ki birisi bana zeki ya da yaratıcı olduğumu söyler, ya da yaptığım esprilere içtenlikle gülerse, işte o zaman iltifat yerine ulaşmış olur. Çünkü sivrilmek istediğim alanlardır bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç paragraf önce lisede çektiğimiz filmlerden bahsetmiştim. Pek bir sanatsal değeri olmasa da çok eğlenmiştik çekim sırasında. O zamanlar Movie Maker kullanmayı bilen tek kişi ben olduğum için montajı da üstleniyordum. Oyuncu azlığından dolayı pek istekli olmadan rol de almıştım. Burada bir itirafta bulunacağım eğer imkanım olsa kendimin bulunduğu bütün sahneleri kesip atardım filmlerden ama senaryo bölüneceği için böyle bir şey yapamadım. Çünkü acaba kameranın mikrofonundan mıdır bilmiyorum, sesim bozuk radyo frekansından gelen başarısız bir DJ gibi çıkıyordu o filmlerde, tip desen zaten her zaman kayık ezelden beri farkındayım. Laf aramızda oyunculuk yeteneğim de sıfırdır, o filmleri izlerken mutluluğun yanında bir de hüzün kaplar içimi, acaba dışarıdan neden bu kadar moloz gözüküyorum diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok hızlı konuşuyordum, R söyleme özürlüydüm, dediklerimden bir sikim anlamak için aynı sahneyi en az 29 kez izlemek gerekliydi. Gülüyor muyum, sinirli miyim, mimiklerim beni yarıyolda bırakıyordu her defasında. Kamerayı yeni tanışılan güzel, popüler, ulaşılması güç fakat sürekli arzulanan bir kız yerine koyuyor, ona 100 metre yaklaştığımda elim ayağım birbirine dolanıyor, kelimelerin yarısı beynimden ağzıma gelene kadar dökülüyor, kaşlarım ise her zamankinden daha da kalın gözüküyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster ezik diyin ister asosyal, kendimi güvende hissettiğim, performansımın zirve yaptığı, potansiyelimi sonuna kadar kullandığım iki yer vardır. Birincisi dostlarımın yanı ikincisi ise A4 kağıdı. Parmaklarım dudaklarımla kıyaslandığında çok daha etkili, üstelik herhangi bir acelem de yok, birşeyi yanlış yazdığımda düzeltebiliyor, bir yandan sevdiğim müziklerle kulaklarıma ziyafet çektirirken diğer yandan siz sevgili okurlarıma sesleniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar okuyanlar “Eee madem bu kadar çok seviyorsun, neden blogu kapatacaksın amınoğlu” diye sorabilir. Hatta sormayanları dikkatsizlikle suçlarım. Hemen cevabı vereyim sevgili okurlar ben yazarlığı profesyonel olarak düşünüyorum. İlk adım olarak noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakmaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu blogu açtığımdan beri aklımdydı aslında ama artık her zamankinden daha da yatıyor kafama. Bugüne kadar 14,5 yılımı çalan okulda minimum 3,5 yıl daha geçirsem ne değişecek ki? Planlarımda 25'inde mezun olmak, 26'sında askerliği bitirmek, 28'inde evlenmek, 40'ında ortayaş bunalımına girmek 50'ine prostat geçirmek yok sevgili okurlar. Mümkün olan en kısa zamanda bir dergiye girmek, birkaç yıl içinde Türkiye'nin en çok satan mizah dergilerinden birinde köşe sahibi olmak, daha sonra kitap çıkartmak benim hedeflerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık bir buçuk ay önce “Bir Eşek Kadar Olamadım” isimli yazımı Uykusuz dergisine götürdüm. Kendileri okumaya mı üşendi, göz gezdirip hoşlarına mı gitmedi, yoksa “Bu çocuk bizi ekmeğimizden eder” diyip yazımı mı yaktılar bilemiyorum. ”Yarın işe başla” tarzı bir cevap beklemiyordum ama hiç olmazsa bir değerlendirmenin e-posta adresime gelmesini beklerdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki beklentilerim yüksekti, amatör köşesinde yayınlanan siktiriboktan anektodları bir şekilde beğendikleri için oraya koyuyorlardı. Benim yazım onlara kıyasla bir başyapıttı, posta kutumu her dakika kontrol ediyordum. Hayallerimde Uykusuz dergisi çalışanlarının yazımı çok beğenip birbirine okuttuğunu, beni gelecek vadeden bir yazar olarak gördüklerini, en kısa zamanda dergiye çağırıp köşe vermeseler bile bir şekilde yönlendireceklerini görüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama her defasında posta kutuma gelen “FW:İsrail Ürünlerini Boykot Et”, ”[MAKSAT İÇİMDE KALMASIN] At Barağı hakkında yeni yorum“ mailleri beni hayal kırıklığında uğrattı. Geçen gün yine gittim -bu sefer “Bağlanma Hayata” ile-, yazarlar arasında en büyük ilham kaynağım olan Umut Sarıkaya'ya bir buçuk ay önce getirdiğim yazıyı okuyup okumadığını sordum, yazılara genelde kendisinin bakmadığını söyledi. Birazcık ısrarlı bir şekilde yazımı okumasını istedim kendisinden, açıkçası fazla umutlu değilim ama herhangi bir yorumu bile benim için inanılmaz değerli olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün itibariyle diğer dergilere de başvurmaya karar verdim. İlk iş olarak internetten Penguen'in telefon numarasını buldum. Sekreter bir hanım açtı, amatör günü olup olmadığını sordum ve kendisi “Var ama bitmek üzere” dedi. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, aylardır ertelediğim için Türkiye'nin en çok satan mizah dergilerinden birine girme şansını kaybetmek üzeredeydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu travmam sadece birkaç saniye sürdü zira amatör günü Cumaları 16:00-18:00 arası yapılıyormuş ben de bugün -30 Ocak 2009 Cuma- 17:30 sularında dergiyi aramıştım. Sekreter bugünkü amatör gününün bitmekte olduğunu kastetmiş meğer -Gerizekalı televizyon izleyicileri için yapılan gereksiz açıklama diyalogu tadında oldu son cümle-.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftaya Penguen'e gideceğim, siz sevgili okurlarımdan bir isteğim var lütfen en beğendiğiniz yazımı bana iletin, sonuçta bir CV niteliğinde olacak bu. Şahsen kendimi aştığım, sanatımın amına koyduğum yazı “Bir Eşek Kadar Olamadım”dır, fakat uzunluğu ve tam olarak tarzımı yansıtmaması sebebiyle pek de iyi bir örnek sayılmaz. Önerilerinizi bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani yazının başında bir takım insanlardan bahsetmiştim, Hıncal Uluç'un yandan yemişleri. İşte o tarz insanlara yazarlık tutkumdan bahsettiğim zaman hep benzer tepkileri verdiler. ”Onlar yazılara bakmıyorlar”, “Dergiye girmek için çizmen lazım”,”Herkes yazı yazar”. Sanki yıllardır mizah dergilerinde çalışıyor amına vuram, hayatı boyunca okuduğu dergi sayısı yaptığı şehirlerarası yolculuk miktarıyla eşdeğer olan insanlar bana ahkam kesiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara göre yazarlar gökten zembille iniyor, güneş tutulması olduğunda gökyüzünden kimseye çaktırmadan dergilerin ofislerine düşüyor yazarlar. Benim gibi yaya giden adayların hiçbir şansı yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onun yerine son derece ham karikatürler çizsem, ilkokul 3 esprileri yapsam, amatör köşesinde yer bulabilirim. Neden çünkü karikatüristlerin gökten inmesine gerek yok. Ben ise yazar olarak ancak kendi götümden inebildiğim için hiçbir şekilde dergilere giremem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sevgili okurlar, mizah dergilerindeki yazılara bakıyorum, büyük çoğunluğu yer doldurmak için yapılmış işler. Ya ben çok salağım ya da yazanlar çok zeki. Ara sıra yüzümde bir tebessüm bırakabiliyor ama genelde bakıldığın mizah dergilerindeki yazılar bir “üvey evlat” muamelesi görmekte. Okurların büyük çoğunluğu da ilgi göstermiyorlar yazılara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlaşılmasın, Türk mizahının aradığı yeni kanın damarlarımda mevcut olduğunu iddia etmiyorum -henüz-, fakat şu anki şartlar altında kendimi geliştirirsem rahat bir şekilde mizah yazarı olabileceğimi düşünmekteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi işin bir de “diğer” boyutu var. Sevgili dostum Koray Deniz'in dediği gibi: “Futbolda başarılı olmak için sadece sahadaki performansın yetmez, biraz da arkanın olması lazım”. Futbolu çok seviyorum çünkü bir ayna gibi, ülkemizi mükemmel yansıtıyor. Evet çevrem sınırlı, herhangi bir torpil söz konusu değil. Ama kendimi adayarak, boş zamanlarımı okuyarak, sürekli çabalıyarak geçirirsem ancak bir yerlere gelebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin gelecek boyutu da var. Yazar olmak istediğimi belirttiğim insanların neredeyse tamamı “Olm para yok lan o işte, nasıl karnını doyuracaksın” dediler. Hayır öyle bir tepki veriliyor ki sanki normal bir işte çalışsam ayda on milyar kazanacağım ama yazar olmam halinde bırakın para kazanmayı kendi cebimden para vereceğim. Kabul edelim bu ülkede hepimizin götü ekonomi canavarının dişleriyle iç içe, kimin yarın ne olacağı belli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı ki yazarlık yarı-profesyonel bir meslek. Tüm gün kendimi odama kilitleyip ne yazacağım diye düşünmüyorum. Hatta çoğu yazı, Word belgesi açıldıktan sonra şekilleniyor. Bir yandan çalışırken diğer yandan yazmak hiç de zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve içinizde hala gelecek hayallerimle blogun kendini imha etmesi arasındaki bağlantıyı kuramayanlar var. Herhangi bir bağlantı kuranlar ise büyük ihtimalle sallamışlardır çünkü buraya kadar geldim ama hala blogla alakalı açıklamamı yapmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirinden değerli okurlar, bu blogda 21 adet yazım var. Aldığım yorum sayısı da belli, okuyan sayısı da aşağı yukarı ortada. İlk yazılarımda bir hamlık hissedilse de hepsi içime sinmiş eserler. Eğer ben bir dergide işe başlarsam, bu birikimimi kullanma taraftarıyım. On-onbeş kişi okumuş olabilir ama dergiyi alan binlerce kişiden birkaç yüzünün bu yazılardan mahrum kalmasını istemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz paranoyaklık var bende, şimdi ben piyasaya adım attım diyelim, insanlar hemen hastası olacak da aratacaklar Google'dan “Maksat İçimde Kalmasın”ı. Blogumu görüp ileride dergide yayınlama ihtimali son derece yüksek yazıları okuyacaklar. Daha sonra dergide aynı yazıları görünce “Ulan ne pis adammış be, ben hepsimi okudum bunları blogundan” diyecek ve ben de kendimden tiksineceğim sevgili okurlar. İşte bu yüzden bir dergiye girdikten kısa bir süre sonra blogumu kapatmayı düşünüyorum. Tek üzüldüğüm şey birbirinden güzel yorumlarınızın silinecek olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada sizlerden bir ricam var, belirli bir üne kavuşana kadar “Ben” adıyla yazılarımı yayınlamayı planlıyorum, lütfen arkadaşlarınıza “Haa onun blogu vardı eskiden adı Bengisu ama erkek” demeyin. Yazar olmayı istememin bir diğer sebebi de Türkiye'ye Bengisu'nun unisex bir isim olduğunu göstermek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte durum böyle sevgili okurlar, bir yandan hayallerimin, diğer yanda ise canımdan çok sevdiğim, ilk göz ağrısı blogum. Size tavsiyem zaman kaybetmeden okumadığınız yazılara bakmanız. Çünkü belli olmaz belki yarın kapanır blog, belki bu gece yarısı, belki siz bu yazıyı okurken, yorum bile atamazsınız. . .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…ya da hiç kapanmaz, çevirmen falan olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada ilgili arkadaşlara belirtmekte fayda var, üst sınıftakilerle konuştum “Götverme”den kalınca bütünlemede ağıza veriyorlarmış. Ona göre çalışın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-8268200569244397028?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/8268200569244397028/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=8268200569244397028' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8268200569244397028'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/8268200569244397028'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/01/bu-site-umarm-en-ksa-surede-kendini.html' title='Bu Site (Umarım) En Kısa Sürede Kendini İmha Edecektir'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-4741704820704924010</id><published>2009-01-23T21:44:00.002+02:00</published><updated>2009-03-08T12:49:56.204+02:00</updated><title type='text'>At Barağı</title><content type='html'>Lise-hazırlık sınıfı…zirvede olduğum dönemler…arka sıradayız ama FOX’ta yayınlanan “Arka Sıradakiler” dizisinin aksine son derece gereksiz şeylerle günümüzü gün ediyor;karıymış,kızmış,kavgaymış hiç bulaşmadan lise günlerimizin tadını çıkartıyorduk.Tam anlamıyla “Boş İşler Müdürü”ydüm.Toplayın bizim tayfayı,yapılan her geyikte,anlatılan her anıda çoğu zaman başrol,bazen de yardımcı oyuncu benimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle bir çevrede sevgili okurlar,zaten hoca 31. sayfayı açın dediğinde bile sınıf gülme krizine giriyor,malumunuz benim de kafam o tarz şeylere bayağı yatkındır,sınıfın bir numaralı komedyeniydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe dersinde bir parça okunuyordu,ben de unvanımın getirdiği sorumlulukla harıl harıl komik birşey var mı diye sayfaları kolaçan ederken yazarın ismi dikkatimi çekti,Barak Baba.Bir anda arka sıradaki herkese “Olm yazara bakın lan,çabuk olm,barak ehehehe” mesajını ilettim.Barak isminin erkek cinsel organının argodaki karşılığına benzerliğinin yanı sıra sonuna baba kelimesinin gelmesi iyice komik ve bir o kadar da masküler yapıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul çıkışı herkese Türkçe kitabından Barak Baba’yı gösterdim.İşte ben buydum sevgili okurlar,komik birşey bulur sonra da bütün okula yayardım.Barak Baba da en ünlü çalışmalarımdan biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günlerde amiyane tabirle “lanet olası kıçımızla” güldüğümüz Barak şimdi halkımızın gözbebeği!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır anlamıyorum nereden geliyor bu sevgi,acaba isminden dolayı mı?Düşünsenize sevgili okurlar,yeni ABD başkanı güven dolu bir konuşma yaptıktan sonra gazetelerimizde “Barak’ın başı dik” gibi yaratıcı başlıklar görebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de Müslüman olduğu sanıldığı için olabilir.Kendisi hangi dine mensup bilinmez ama soruyorum sizlere,bizim başımızdakiler yıllardır “müslüman” ne faydasını gördük?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cidden anlamıyorum ya,o kadar sıkıntılı bir ülkedeyiz ama Amerika’da başkan değişti diye kurban keseni var,göbek atanı da mevcut,bir düğün bir dernek havası almış başını gidiyor,ne değişecek amına koyayım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin siyasi kısmına girmek istemiyorum sevgili okurlar,çünkü bana göre herkes bilgili olduğu konularda konuşmalı.Anti-politik yapımdan dolayı “Sayın Obama’nın başkanlığı AB müzakereleri sürecindeki Türkiye’yi sosyokültürel yönden tökezletebilir” ya da “Barak’ın başkan olmasıyla Amerikan dolarında yarak gibi inip kalkmalar görebiliriz” vb analizler üretmek bana düşmez.Ben sadece gözlemlediklerimi aktarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence olayın magazinsel bir boyutu var.Hani insanlarımız –hatta aynı gezegeni paylaştığımız insanlar- çok meraklı ünlülerin hayatlarına.Ünlü nedir sevgili okurlar,toplumun büyük bir kesimi tarafından tanınan,herhangi bir alanda iyi ya da kötü yönde şöhret sahibi kişi.Şimdi bu ünlüleri ne tanırız ne de bir çay içmişliğimiz vardır ama geceleri hangi barlarda eğleniyor,bugüne kadar kimlerle aşk yaşadı,hangi meslektaşıyla kavga etti hepsini ezbere biliyoruz.Bence ülkeleri kişisel bazda incelersek Amerika sosyetik bir playboy,zengin,çoğu zaman hatalı kararlarından dolayı insanların antipatisini kazansa da kimsenin görmemezlikten gelemediği,gündem yaratan birisi.Türkiye ise sen,ben,biz kısaca sevgili okurlar halkız.Kendi hayatında pek bir sikim yiyememiş –henüz- akşamları ayıla bayıla ünlülerin aşk hayatını takip eden,anlamsız yere onların hayatlarına bir şekilde dahil olmaya çalışan,sahip oldukları şeyleri gıpta eden bizler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika Erdal Acar,biz ise yine biziz.İşte o Amerika alışılagelmişin dışında bir başkana –en azından etnik kökeni- kavuşunca hepimizde bir heyecan bir sevgi yumağı oluştu.Benim gibi basit insanlara da ismiyle alakalı bir sürü espri yapma imkanı doğdu,çünkü ben buyum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-4741704820704924010?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/4741704820704924010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=4741704820704924010' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/4741704820704924010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/4741704820704924010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/01/at-bara.html' title='At Barağı'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-6944164249067684016</id><published>2009-01-10T23:13:00.003+02:00</published><updated>2009-01-11T12:09:44.519+02:00</updated><title type='text'>Türkiye'de Televizyonculuk</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gündeme bomba gibi düşen,dakikalarca ayakta alkışlanan,İstanbul Üniversitesi tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici sunumuna hazır mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık iki ay önce Türk Dili dersi için hazırlamış olduğum bu sunumu siz sevgili okurlarımla paylaşmak benim için bir gururdur.Zira 14 yıllık öğrencilik kariyerimde hocaların izni dahilinde yapmama rağmen zevk aldığım tek aktivitedir bu sunum.Kaçıranlar,ya da yeniden izlemek isteyenler için işte karşınızda "Türkiye'de Televizyonculuk"&lt;/span&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizdeki en güçlü basın aracı televizyondur.Peki televizyonu bu kadar etkili yapan etkenler nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bedava olması&lt;br /&gt;-Kolay ulaşılabilmesi&lt;br /&gt;-Halka hitap etmesi&lt;br /&gt;-Youtube’a erişimin engellenmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon hakkında konuşmaya başlamadan önce kabullenmemiz gereken bir gerçek var.Hepimiz eve gider gitmez televizyonun karşısına geçiyor,yemek yerken bile sanki iştahımızı açan bir şeymiş gibi televizyon izlemek istiyoruz.Hayatlarımızı sevdiğimiz dizilerin yayın akşına göre programlıyoruz,arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetlerin büyük bölümü bir önceki gün yayınlanan programlarla ilgili oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de bazı kolpa insanlar var,”Ben televizyon izlemem,aptal kutusu” diyip internetten Lost,Prison Break,How I Met Your Mother gibi dizileri indirip ayıla bayıla izliyor.Bu sunumumdan onlara sesleniyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey sizi gibi denyo mahlukatlar,sırf televizyon yerine mönitör karşısında olduğunuz için o diziler televizyon programı sayılmıyor mu?Siz ne kadar göt insanlarsınız ki kendinizi diğerlerinden ayırmak için böyle alengirli yöntemlere başvuruyorsunuz,amına kodumunun elitistleri sizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonun hepimizin hayatında önemli bir rol oynadığını kabullendikten sonra sunumun asıl noktasına geçebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki televizyonculuk bir sektör ve kanallar reyting için birbirleri arasında amansız bir savaş içerisindeler.Bir izleyici olarak bence reytinge ulaşmanın en kolay yolu insanları güldürmek.Mesela Yaprak Dökümü çok izlenen bir dizi ama benim gibi yavşak insanlarda “Bu ne amına koyayım,adamın koridordan mutfağa geçmesi yarım saat sürüyor” tarzı tepkilere sebebiyet verebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten zor günler geçiren bir ülkeyiz,öğrencilerin çektiği çile ayrı,ev geçindirme derdi ayrı.Ergenliğe adım atar atmaz gelişen birisiyle birlikte olma isteği ise apayrı sevgili okurlar.Hangimiz çıkıp diyebilir ki ben yüzde yüz mutluyum,gülmek eğlenmek için televizyon programlarına,filmlere,gösterilere ihtiyacım yok?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbirimiz diyemeyiz sevgili okurlar,bu yüzden elimizin altındaki en yakın neşe kaynağı televizyona başvurmamız gerekiyor.Televizyoncular da bunun farkında tabi,bizleri ekran karşısına kilitlemek için aşağıdaki altın kuralı takip ediyorlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EN KOMİK PROGRAMLAR,KOMİK OLMAMASI GEREKENLERDİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düşünün;gülmek için,hayatlarımızın ne kadar boktan olduğu gerçeğinden uzaklaşmak için ne tarz programlar izliyoruz?Kadın programları,ana haber bültenlerinin son on dakikası,uzun metrajlı reklamlar,Kurtlar Vadisi,spor programları.Kısacası bunların hiçbiri komedi kategorisine girmeyen yayınlar fakat amaçlarından sapıp insanlara eğlenceli dakikalar sunmayı kendilerine görev edinmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.ortakantin.com/imageresize.asp?path=groups/3465.jpg&amp;amp;width=120"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 100px; height: 150px;" src="http://www.ortakantin.com/imageresize.asp?path=groups/3465.jpg&amp;amp;width=120" alt="" border="0"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bazılarınız henüz bu muhterem zat ve efsanevi televizyon programından haberdar değildir diyerekten ufak bir özet geçmeyi kendime borç biliyorum.”Acı Umut” adıyla Flash TV’de yayınlanmış bu programın amacı zorluktaki insanlara yardımcı olmak,onlara yol göstermek,izleyenlere de ibret vermekti.Dürüst olmam gerekirse programa katılan insanlara yardımcı olup olmadıklarını bilmiyorum çünkü hayatım boyunca bir defa bile görmem mümkün değil o şahısları.Emin olduğum bir şey var,o da biz izleyicilerin keyiflerini yerine getirdiği:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-59fd16e56f4adcb8" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v24.nonxt5.googlevideo.com/videoplayback?id%3D59fd16e56f4adcb8%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331127152%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D64E989083485DA90EEF0F635D960E42E28379355.5235F52198BA0ECE354526DB361DF062B52F9EE8%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D59fd16e56f4adcb8%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DdzcZuiOGJd7Subbjh3fJe-gQNAg&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v24.nonxt5.googlevideo.com/videoplayback?id%3D59fd16e56f4adcb8%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331127152%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D64E989083485DA90EEF0F635D960E42E28379355.5235F52198BA0ECE354526DB361DF062B52F9EE8%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D59fd16e56f4adcb8%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DdzcZuiOGJd7Subbjh3fJe-gQNAg&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı terbiyesizler bu tarz programlar hakkında son derece talihsiz iddialarda bulunuyor malesef.Neymiş sevgili okurlar oradaki insanlar rol yapıyormuş da parayla tutuluyormuş.Sizlerin affına sığınarak bir sesleniş daha yapmak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Acı Umut hakkında ileri geri konuşan ahlaksız;eline vicdanına koyup da söyle,bu hayat ne kadar sürecek böyle,CARTEL diyip de geçme,bize güven de yanlışı seçme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer mesajı aldıysan elini yeniden vicdanına koy ve sor kendine,"Madem Muhsin rol yapıyor,aslında kendisi son derece mutlu,hali vakti yerinde,am üstüne göt siken bir insan;neden bu üstün oyunculuk kabiliyetlerini Hollywood yerine Flash TV'de sergiliyor?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-d78c6b7299367f60" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v19.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dd78c6b7299367f60%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331127152%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D616A9B4E33FE79D6F41E4C679F1410182DEF7865.5D890ACE58D65319DE2042C977DB200A70F20D7%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dd78c6b7299367f60%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D1c_9F47olpfbaU1-PciisGXXxj0&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v19.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3Dd78c6b7299367f60%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331127152%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D616A9B4E33FE79D6F41E4C679F1410182DEF7865.5D890ACE58D65319DE2042C977DB200A70F20D7%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dd78c6b7299367f60%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D1c_9F47olpfbaU1-PciisGXXxj0&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce izlediğiniz video gelişmiş Movie Maker teknolojisiyle yapılmış bir çalışmaydı.Gönül istemez mi Tomların,Morganların yanında Muhsinler de olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım hepimizin aklında aynı soru kelimesi belirdi,"Neden".Aslında biraz kafa yorunca çok anlaşılır bir yöntem olduğunu farkediyor insan.Şimdi yolda dört arkadaş yürürken içimizden birinin ayağı takılıp yere düşse hepimiz güleriz.Çünkü planlanmış birşey değildir bu,kimse "Dur şurada biraz buz birikmiş üstüne basıp düşeyim" demez.Fakat bir komedi programında karakterlerden biri yere düştü mü "Bunun neresi komik lan" deriz hep bir ağızdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-3479f383ba11c9a3" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v1.nonxt4.googlevideo.com/videoplayback?id%3D3479f383ba11c9a3%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331127152%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D7A5BABF6DB5727D1D9DD625E7DC12D89EBA49C1F.3E063D7C39732E61C5C575398643ADF4860C21C%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D3479f383ba11c9a3%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DgjCQvhAxIhCBGP_-zIJPu07fN9M&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v1.nonxt4.googlevideo.com/videoplayback?id%3D3479f383ba11c9a3%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331127152%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D7A5BABF6DB5727D1D9DD625E7DC12D89EBA49C1F.3E063D7C39732E61C5C575398643ADF4860C21C%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D3479f383ba11c9a3%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DgjCQvhAxIhCBGP_-zIJPu07fN9M&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte televizyoncuların da komik olmaması gereken programlarla bizleri güldürmeye çalışmasının başlıca sebebi budur sevgili okurlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-6944164249067684016?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/6944164249067684016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=6944164249067684016' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/6944164249067684016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/6944164249067684016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/01/trkiyede-televizyonculuk.html' title='Türkiye&apos;de Televizyonculuk'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-2864595214358099334</id><published>2009-01-02T21:04:00.001+02:00</published><updated>2009-01-02T21:08:19.798+02:00</updated><title type='text'>Bir Pazar Sabahı</title><content type='html'>“Haydi kalk uyuyan güzel keh keh keh keh”,bu gülüşü nerede duysam tanırım.Ama gerçek olamaz bu,Hıncal Uluç’un işi gücü yok beni uyandıracak daha neler!Göz kapaklarımı açma zahmetine bile girmiyorum,sonra daha ciddi bir ses tonu tırmalıyor kulaklarımı “Bengi kalk,herkes seni bekliyor”.Yıllardır hiç sosyal Pazar kahvaltası etmemiş biri olarak “Anane ne diyon yaaa” demek için kafamı kaldırdığımda irkiliyorum.Hıncal Uluç röpdeşampırıyla dikilmiş yatağımın önünde bana bakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerimde kaliteli yüzde yüz pamuk Fransız malı bir pijama var.Donumun üzerinde Lé Boxer yazıyor.Hıncal hadi verandaya gel diyip çıkıyor odamdan.Apartmanda ne verandası lan diyip kalkıyorum ayağa.Üzerimi değiştirmeden atıyorum odadan dışarı kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı açar açmaz yeniden şoka giriyorum,malikanedeyim.Uşağın biri yanımda bitiyor hemen “Mösyö Türkan kahvaltıda ne arzu edersiniz?”.”Sahanda sucuk”,”Yumurta?”,”Hayır sağolun”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İniyorum şaşalı merdivenlerden aşağıya.Güneşin en sıcak tonu bütün antreyi aydınlatmış,denizin mavisi iştahımı açıyor.”Vay anasını” diyorum “Vapurdayken hiç böyle gözükmüyor şerefsiz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 metrelik bir masada sadece 3 kişi var.Hıncal dayanamayıp başlamış yemeye,Haşmet Babaoğlu ve Sunay Akın mahçup bir ifadeyle bekliyorlar.Bir selam vereyim diyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Selamın Aleyküm Beyler”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hıncal basıyor kahkahayı,yediklerinin yarısını Haşmet’in suratına tükürüyor.”Konuklarımız açlıktan ölmeden gelebildin nihayet” diye lafını da sokuyor.Hıncal’a olabilecek en uzak yerde oturuyorum.Sunay Akın’a “Baba naber” diyorum,başlıyor hemen heyecanlı heyecanlı konuşmaya “Ya böylesine bir manzara karşısında kötü olmak mümkün mü Bengisu”.Kral adam bu Sunay diyorum içimden,Haşmet’e dönüp “Usta sen nasılsın” diyecekken sakalına karışmış karides parçalarını görüp ”Abi sakalında birşey var” diye uyarıyorum.”Hmm nerede” diyip elini sakalına sokup aranmaya başlıyor.”Maşallah Gilette girmemiş orman gibi keh keh keh keh”.Hıncal’ın şu iğrenç gülüşü yüzünden espri yapasım gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir sessizlik hakim oluyor masaya.“Ulan alt tarafı sucuk istedim iki saatte gelmedi” diye serzenişte bulunuyorum.Hıncal komaya giriyor,”Adam brançta sucuk yiyor yaaa keh keh keh keh”.”Ne yicektim lan yarrak kafası” diye bağırıyorum,Sunay sakinleştiriyor beni.”Abi gel bak sana ne göstereceğim” diyip götürüyor beni içeri.Plazma ekran televizyonun önünde “Bir dakikaya geliyorum,bekle beni” diyip koşarak çıkıyor odadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinde üzerinde Gamestar yazan bir kutuyla dalıyor içeri.Hemen kuruyor sistemi,takıyor kasedi,Goal 3.Hepimizin fiziksel ve zihinsel gelişiminde önemli yer teşkil etmiş bu efsanevi oyun az önce yaşadığım tatsızlığı silip atıyor kafamdan.Saatlerce Atari oynuyoruz Sunay’la,zıbaran futbolcuları gördükçe daha da çocuklaşıyoruz.Artık iyice samimi olunca “Sunay bilirsin seni severim ama bu Hıncal tam bir göt” diyorum.Gülüyor “Aslında iyi biri ama pek anlaşamadınız siz,alışırsın”.”Nesi iyi abi,adam dünya üzerindeki herşeyi bildiğini sanıyor,gelene gidene de laf sokuyor.Sikerim onun kültürel birikimini,Allah’ın malı”.Yine gülüyor Sunay,ama Hıncal gibi sinir bozucu bir şekilde değil.Kapı çalıyor,gelen Haşmet,”Beyler,tanışmanızı istediğim biri var”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkıyoruz dışarı,Hıncal ile fıstık gibi bir kız konuşuyor.Hıncal yine çok komik birşey anlatırmış gibi kıpkırmızı olmuş,acayip acayip sesler çıkartıyor.Kız ise zoraki gülüyor,Hıncal’a yine küfrediyorum içimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba kim bu diye düşünüyorum,Haşmet’in kızı olabilir belki.Kaç yaşında adam,kız taş çatlasa 21.”Bu kardeşine bir güzellike yapıp beni şu kızla tanıştırsana be Haşmet abi” diyorum,Haşmet gülmekten altına sıçma noktasına geliyor,Sunay da pozitif birisi olduğu için o da gülüyor.Nolduğunu anlamadan kızın yanına gidiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haşmeeeeeet” diyerek sarılıyor kız,insan neden babasına adıyla hitap eder diye geçiriyorum aklımdan.Sonra dudağından öpüyor Haşmet’i,yerin dibine giriyorum bu manzara karşısında.Sunay gülmemek için kendini zor tutuyor,Hıncal ise yine ortamın piçi olarak konuşmaya devam ediyor ama kimse siklemiyor onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu yakışıklı,yakın arkadaşım Bengisu” diye beni gösteriyor Haşmet,kız elini uzatıyor,tam sıkacakken kapkaranlık oluyor heryer...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır,bu kepazeliğe daha fazla alet olamam.Kusura bakmayın sevgili okurlar,kaç yazıdır hep hikaye,hep karı-kız bunalttım sizleri.Halbuki bu bloga MİK 9001 Kalite Belgesi kazandıran,bol küfürlü,sinirli ama sempatik,hepimizin hayatından kesitlerin bulduğu denemeler değil miydi?Okuyucuyla birebir temasa giren,bizzat sinirlerimi geren olayları MSN üzerinden anlatır gibi aktaran tarzımı son birkaç yazıdır kullanmıyorum.Belki de hayatımdaki memnuniyetsizlik yüzünden bunların hepsi,hikayeler yazarak kendi ezikliğimden uzaklaşmaya,birkaç saatliğine nefes almaya çalışıyorum.Sonuçta kalabalık arasında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;-Sakın söyleme,çocukluğuna iner orada sikerim seni.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-..yalnızım.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;-Senin bilinçaltına da üstüne de sıçayım göt lalesi!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce lafımı kesen vicdanımdı.Hayat güzel sevgili okurlar,ama tadını çıkarmayı bilmiyoruz.Çünkü artık herşeye ulaşmak çok kolay,bundan 5 yıl önce 56k ile internete bağlanıyorduk,şimdi Youtube’da video izlerken bir saniye bile takıldı mı monitöre uçan kafa atıyoruz.Nankörüz sevgili okurlar,elimizdekilerin kıymetini bilemiyoruz.O kadar çok şeye sahipken asla ulaşamayacağımız şeylere takıyoruz kafayı,kalbimizin sesini dinleyip sikerim böyle aşkın ızdırabını diyemiyoruz.Daha sonra bizi sevenler de uçup gidiyor,biz hala sevgimizi haketmeyen insanları düşünüp kederleniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demem odur ki sevgili okurlar,hedeflerimiz olsun fakat onlar uğruna sahip olduklarımızı gözardı etmeyelim.Traşı kesip sizlere geçen gün başıma gelen hoş bir enstantane ile veda etmek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık bir ay önce taşındık,tam olarak neden bilmiyorum,kira yine aynı,evde de memnunduk.Sanırım ailem okula yeterince uzak olduğumu düşünmüyordu,artık iki durak daha uzağım.Üstelik taşınma sürecinin vize haftamla aynı gün başlaması da ayrı bir güzellik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdeki tek telefon hattı salonda.Benim odam da evin en arkasında,bu yüzden biraz uzun bir telefon kablosu çekmem gerekiyordu internet bağlantısını kullanabilmem için.Okuldan dönerken Doğubank’a uğradım,telefon kablosu almak amacıyla.Bütün pasajı gezdim sevgili okurlar ama bir dükkanda bile telefon kablosu yoktu.Bazıları başından savmak için “Üçüncü katta bilgisayarcı var oraya bak” gibi fantastik önerilerde bulundular.Tamamı bilgisayar ve elektronik dükkanlarından oluşan bir handaydım nihayetinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon parçalarıyla dolup taşan bir dükkan gördüm.Hayatlarını ev telefonlarına adamış iki usta çalışıyorlardı harıl harıl.Pardon abi dedim,sizde telefon kablosu var mı.Adam da bizde yok Mısır Çarşısı’nın arkasında Hüseyin Usta var,o satıyor dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki mekanik radyasyon transmatörü arıyordum amına koyayım,alt tarafı telefon kablosu,bilişim dünyası kimlerin ellerinde ulan diye düşünerek terkettim Doğubank’ı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve ulaşmama iki durak kala trafik tıkandı.Kaza falan olmuştu heralde,tabanvay devam edeyim dedim,indim otobüsten.Bir elektronikçi gördüm yol üzerinde,daldım hemen içeri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulaklıklarımı çıkardığımda duyduklarımı kelime kelimesine yazıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Böyle akarsu gibi,su akıyor kadının şeyinden –eliyle kasıklarını sıvazlama hareketi-,vaginasından...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet sevgili okurlar yalnız okumadınız,ben de yanlış yazmadım VAGİNA;”G” harfiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-...o kadar güzel bir heykel ki görmeniz lazım,gerçek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sizler burada halka açık bir alanda “Vagina” kelimesinin söylenmesine şaşırdınız,bense cümlenin geri kalanına.Zira Beykoz’da yaşayan birisi olarak,herhangi bir ortamda sanatsal bir sohbet edilirken,vajina kelimesinin yalnış telaffuz edilmesinin esamesi okunmaz.Bir an acaba Beykoz yerine Nişantaşı’na mı geldim diye düşünmedim değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet sevgili okurlar,bir sonraki yazımda ergenliğe girerek kaybettiğimiz masumiyetimizle büyüklerin sapkın dünyasına yine bol bol küfür edecek,kah gülecek,kah “Ulan benim işim gücüm yok bunları okuyorum” diye düşüneceksiniz.Tek temennim dünya sikinizide,minare götünüzde –iyi anlamda- olsun sevgili okurlar,hoşçakalın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not:Yılbaşıyla ilgili birşeyler yazacağımı düşünüyordunuz değil mi,daha çok beklersiniz;en azından bir yıl.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-2864595214358099334?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/2864595214358099334/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=2864595214358099334' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/2864595214358099334'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/2864595214358099334'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2009/01/bir-pazar-sabah.html' title='Bir Pazar Sabahı'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-3150737225639293969</id><published>2008-12-22T15:09:00.002+02:00</published><updated>2008-12-22T15:37:27.289+02:00</updated><title type='text'>Bağlanma Hayata</title><content type='html'>“Yazıyor,seri katilin son kurbanı,taze baskı,yazıyor” diye bağırıyordu ufak bir çocuk kendinden büyük gazete yığınını taşımaya çalışırken.Yıllarca çok korkunç şeylere tanıklık ettim,her türlü vahşete,sapıklığa.Ama hayatım boyunca hiç sokakta gazete satan çocuğu görmemiştim.Bu olağanüstü bir durumdu,Götam şehrinin sokakları her zamankinden daha tehlikeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekliliğime bir hafta kalmışken bu seri katil de nereden çıkmıştı?Testere serisi popüler olduğundan beri herkes kendi “Kanlı Sırlar Dünyasında” başrole soyunup,geleni gideni öldürerek sözde erdemlerini korumaya,çarpık adaletlerini sağlamaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hiçbiri bu adam kadar hızlı değildi.Bir haftada beş leş,haftasonlarını dinlenerek geçirdiğini varsayarsak her iş günü birini haklıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sinir bozucu olan şey ise neredeyse hiçbir iz bırakmamasıydı.Hala anlayamıyorum,nasıl oluyor da hayatları boyunca ezilmiş,dünyanın ne kadar pis bir yere dönüştüğünü gözlemleyerek geçirmiş hastalıklı insanlar bir anda profesyonel katilllerden bile daha iyi işler çıkartıyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları düşünecek zamanım yoktu.Rozetimin hakkını vermeliydim.Son haftam olması hiçbirşeyi değiştirmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derbi öncesi futbolcular gibi kendimi davaya adamıştım,geceleri merkezde yatıyordum.Daha doğrusu geceleri merkezde geçiriyordum,o sinsi piç yüzünden gözüme uyku bile girmez olmuştu.Artık kahve sıçmaya başlamıştım,gözlerim ise her zaman makyaj yapan bir kızın makyaj yapamamış halini andırıyordu.Sanki 1000 gündür gözüme uyku girmemiş gibiydi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi gecesi ofise haber geldi,şehir merkezinde birisi daha öldürülmüştü.Götam Polis Departmanı (GAPD) içindeki arkadaşlarımın yardımıyla olay mahallinde ilk incelemeyi ben yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne kadar harcadığı 6. kurbandı bu.Genç,güzelcene bir kız çocuğu.Kim bilir önünde nice yıllar vardı.Tecrübemin bana verdiği soğukkanlılıkla cesedin yanına yaklaştım.Bir adet tebeşir,ipucu olarak plastik torbaya atacakken polis memurunun biri hemen yanımda bitti.”Dedektif kusura bakma,cesedin düştüğü yeri çizerken orada bırakmıştım” diyerek benden aldı tebeşiri.Çizgiyi inceledim,taşırmıştı.Şu an polis memurlarını azarlamanın sırası değildi.Cesedin sol elindeki telefonu gördüm.Plastik eldivenimle cep telefonuna yakından baktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki cnm,aksm grsrz,wolkiye sl”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen birimi arayıp ”Şu an olay mahallindeyim,çabuk buraya bilirtikiyi yollayın” dedim.İki dakika içinde bilirtiki yanıma geldi.”Aaaayyyy bu neeee yaaaaaa,ıııyyyyyyyyy”.O iğrenç sesinden tiksiniyordum,ama bize fazlasıyla yardımcı oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Damla yardımına ihtiyacım var,şu mesajı bana çevirebilir misin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki canım,akşam görüşürüz,Volkan’a sela”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi bu kadardı.Kurban mesajını tamamlayamadan ölmüştü.Damla’ya teşekkür edip onu merkeze yolladım.Olay mahallini yoğun bir parfüm kokusu sarmıştı.Ne zaman konsantre olmak istesem burnum o kokuya gidiyordu.Belki de Damla’yı olay mahalline çağırmak iyi bir fikir değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim ölmek üzereyken böylesine gereksiz bir mesaj atabilirdi ki?İki olasılık vardı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1)Bu şifreli bir mesajdı.Önüne gelenin konsept katliam yaptığı Götam şehrinde,katili şüphelendirmeden yakınlarından yardım istemek için bir takım parolalar geliştirmiş olabilirdi kurban.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2)Katil,kızı hiç beklemediği bir anda öldürmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci seçenek kafama daha yatkın geldi.Sonuçta ölen bir kızdı,böyle zekice bir planı yapma ihtimali göz önüne alınamayacak kadar düşüktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızın yaptığı son konuşmaları araştırmaya karar verdim,çünkü elimde başka bir ipucu yoktu.GSM operatörüyle yaptığım işbirliği sonucu,kızın aradığının on katı daha arandığı,çoğunlukla da mesajlaştığını öğrendim.Son bir ayda 3802 mesaj kullanmıştı,3289’u aynı numaraya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonun sahibini ofise çağırdım.Ürkek bir ergendi.”Bu kızla neden bu kadar çok mesajlaştın?” diye sordum.”Valla dedektif abi,havadan sudan konuşuyorduk işte” diye cevap verdi.Gözlerinin içine baktım,çalışmadığı dersten sözlüye kaldırılmış öğrenci edasıyla gözbebekleri küçüldü,başka yerlere bakmaya çalıştı.”Bana bak delikanlı” dedim “3289 mesajın kaçı havayla kaçı suyla ilgili bari onu söyle”.Ekipteki arkadaşlar gülmeye başladı,genç adam ise soğuk terler döküyordu.”Gevşe” dedim,cebimden bir paket sigara çıkarttım,içer misin diye sordum.Peki dedi ürkek delikanlı,sonra kafasına yapıştırdım yumruğu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana bak genç adam burası Götam,18 yaşından ufakların sigara içmesi yasaktır”.İyice şaftı kaydı garibimin,görevimi yerine getirmiştim.Odayı terkettim ve içeri başka bir dedektif girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan filmlerinde “İyi polis-Kötü polis” vardır,Götam Polis Departmanı’nda ise “Kötü polis-Daha kötü polis”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odadan çığlık sesleri yükseliyordu.”Haaaaayııır,bu kadarı yeter,daha fazla görmek istemiyorum,abi nolursun acı bana,hiçbirşey bilmiyorum”.İş arkadaşımın ne yaptığını bilmiyordum ama işe yaradığı kesindi.Hiçbir genç bu kadar uzun süreli işkenceye dayanamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri girdim,masanın üstünde bir laptop vardı.Oynatılan filmde yaşlı adamın biri büyük ihtimalle Rus uyruklu kadının biriyle seks yapıyordu.Ortağıma o adamın kim olduğunu sordum,”Ali Kırca” dedi.Ortağımdan filmi kapamasını istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Peki evlat,şimdi herşeyi baştan anlat bana,bütün detaylarıyla&lt;br /&gt;-Ya ben Merve’yle çıkıyordum&lt;br /&gt;-Olm çıkmak ayrı şey,hergün yüzlerce mesaj atmak ayrı şey,kıze karşı saplantıların mı vardı?&lt;br /&gt;-Ne saplantısı polis abi,çocuğun yok mu senin hiç,artık bütün gençler günde en az yüz mesaj harcıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damla’yı arayıp bu bilgiyi teyit ettirdim.Çocuk tipik bir gençti.Tıpkı diğer mahkumların sevgilileri gibi.İşte bir bağlantı bulmuştum,katil sadece sevgilisi olan gençleri hedef alıyordu.Sevgilisi olan gençlerin bulunduğu yerlerde araştırma yapmalıydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perşembe günü şehrin en gözde sinemasına gittim.”Bir bilet alana diğeri bedava” kampayası olduğu için koluna kızı takan sinemaya gelmişti.Büyük çoğunluğunun üzerinde lise üniformaları vardı.Bazı gençler bana sübyancıymışım gibi bakıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salon kapanana kadar bekledim,birkaç tane kavga çıktı,onları ayırdım ama bunlar gençlerin her zaman yaptığı sıradan şeylerdi.Katili yakalamak yerine “Sen benim eski kız arkadaşımla nasıl çıkarsın” diye kavga çıkartan çocuğu gözaltına almıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafayı yemek üzereydim,bu adam fazla iyiydi.Her gün başka birisi öldürülüyor ben ise sinema salonları,kafeler,fast food restorantlarında geçiriyordum zamanımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekliliğime birgün kalmıştı.Bu dosyayı kapatmadan alacağım ikramiyeden ne hayır gelecekse artık...Dürüst olmak gerekirse umudu kesmiştim.Kafamı toparlamak için bir yürüyüşe çıktım.Hafif bir yağmur vardı,bu pis şehir sadece yağmur yağarken temizmiş gibi duruyordu.Herkes kendini alışveriş merkezlerine atmış,bütün sokaklar bana kalmıştı.Ansızın bir çığlık bozdu bütün huzurumu,sesin geldiği ara sokağa doğru koştum.Kızın biri kanlar içinde yerde yatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen sağlık ekiplerine haber verdim.Kıza ilk yardım yapılırken,çantasından bir ses geldi.Cep telefonu ötüyordu,mesaj gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çabuk Sulh Çıkmaz Sokak No:14’e gel”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Numara gizliydi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terkedilmiş bir binaya aitti adres.Temkinli bir şekilde girdim içeri.Adımımı attığım an bu sefer benim telefonuma bir mesaj geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğer bedeninin eşit 500 parçaya bölünmesini istiyorsun 5yuz,5000 parça için ise 5bin yazıp 3900’a yolla”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine gizli numaraydı.Ürkmeye başlamıştım,belli ki katil bir mesaj vermek istiyordu dünyaya,yoksa neden beni kendine çekmeye çalışsın ki?Destek birimi çağırmak içim telsizimi çıkardım,”Çabuk Sulh Çıkmazı Sokak No:14’e gelin” dedim.”Zaten oradayım” diye bir cevap geldi.Katil benimle konuşuyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden gencecik çocukları öldürüyorsun,amacın ne seni lanet olası pislik” dedim.”Pislik olan ben miyim,hahaha.Eserim tamamlandığında dünya çok daha temiz bir yer olacak”.Yine mi amına koyayım diye geçirdim içimden.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hayır,tamam o kadar kişiyi öldürmüşün,bir de üstüne iyi bok yemiş gibi nutuk atacaktı bana pezeveng iki saat,adım gibi emindim bundan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oflaya,puflaya üst kata çıktım.Karşımdaydı katil.Kibar bir şekilde beni yanına davet etti.Çay isteyip istemediğimi sordu,oralı bile olmadım.Bir de bu tarz kötülerin şöyle bir huyu var,sanki adamı aradığımı bilmiyormuş gibi bana misafirperverlik yapıyorlar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne ayaksın lan sen” dedim.Hafif bir tebessüm belirdi yüzünde,birkaç saniye sonra o gülüş yerini soğuk bir ciddiyete bıraktı.”En sonunda beni buldun dedektif,benim mesajımı dünyaya ulaştırma şerefine sen eriştin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kes lan traşı,söyle vermek istediğin sosyal mesaj neydi bu katliamla?”,işteki son günüm olduğu için ağzıma geleni söylüyordum.”Olm tamam anladık iyi çocuklarsınız,kendi çapınızda dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çabalıyorsunuz ama yazık değil mi lan o çocukların annelerine babalarına,sen evlat acısı nedir bilir misin?” diye sordum.Kafası eğikti,utanmıştı heralde bu laflarımdan.”Bak ölenle ölünmez,gel teslim ol,bari diğer insanlar rahat rahat gezsinler sokaklarda”.Hala tepki vermiyordu.Sinirlenmiştim,silahımı çıkarıp kafasına doğru nişan aldım.Tetiğin sesiyle kafasını kaldırdı.”Nasıl bir duyguymuş” diye sordu.Neden bütün dengesizler beni buluyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne,nasıl bir duygu?” dedim.”Birisine birşeyler anlatmaya çalışırken,o kişinin seni dinlememesi,telefonuyla uğraşması”.Telefonunu masanın üstüne koydu.Utancından değil,mesajladığı için kafası eğikti.Beynime kan sıçradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak senin ananı avradını sikerim” dedim.Kahkahalara boğuldu.Sonra da hafifçe alkışladı beni.”Siz ki,olgun bir beyfendi,yılların verdiği tecrübeyle nerede nasıl davranması gerektiğini bilen,gördüğü mide bulandırıcı onlarca şeyden sonra soğukkanlılığını hiçbir zaman kaybetmeyen dedektif...Siz bile bu kadar sinirleniyorsunuz,ben az adam öldürmüşüm bugüne kadar”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katili boğazladım.Hala o yavşak Kevin Spacey sakinliğini bozmamıştı.”Haydi beni öldür dedektif,ama onlarca gencin neden hayatlarını kaybettiğini asla öğrenemeyeceksin”.Kariyerimin son gününde şeften fırça yemek gibi bir niyetim yoktu.Katili kelepçeledim,sorgulamayı ofiste yapmak herkes için en iyisiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki sorgu odasında değil de otobüs durağında bekliyordu.Kayıt cihazlarını hazırladık,her zamanki gibi içeriye ilk ben girdim.İçimden bir his daha kötü polise ihtiyaç kalmadan herşeyi itiraf edeceğini söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haklarını saymaya başladım.Buna gerek duymadığını söyledi ve itirafına başladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“İnsanları birlikte tutan şey nedir bilir misin dedektif?Saygı...Sevgi olmasa da insanlar bir şekilde yaşayabilir ama saygısız hiçbir millet hayatta kalamaz.Ama ne yazıktır ki insanlar saygının önemini unuttular.Artık onlar için herşey kendileri.Sanki toplumda kendilerinden başka kimse yaşamıyormuş gibi. Telekomünikasyon  atom bombasından daha fazla zarar verdi insanoğluna.Çıkarlar uğruna kaybedilmiş toplumsal değerlerinden elimizde kalan tek şeyi de çaldı cep telefonları...iletişim.Artık kimseyle konuşamaz hale geldim.Ne zaman birine derdimi anlatmaya başlasam telefonu çalıyor.Her hikayem o sinir bozucu melodilerle bölünüyor;artık sevgi sözcükleri bile sesli harf kullanılmadan bedava mesaj hakkıyla söylenir hale gelmiş.Sevgiden bahsetmek zaten söz konusu bile değil ama saygı nerede dedektif?İnsanlar kendi aralarında iki çift laf edemez oldu,artık birisiyle yazışmak değil yüzyüze konuşmak istiyorum.Sevdiğim kıza ne kadar güzel olduğunu anlatırken sadece bana odaklanmasını,ona olan sevgimi kelimelere dökmeye çalışırken gözlerinin telefon ekranında değil de dudaklarımda olmasını istiyorum dedektif.Lütfen söyle bana,çok mu şey istiyorum...”&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekliliğime saatler kalmasına rağmen,katilin bu sözleri beni derinden etkilemişti.Cevap bile veremedim ona,ne diyebilirdim ki?Zaten herşeyi kısa ve net bir biçimde açıklamıştı.Eve dönerken cep telefonumu çöpe attım,en azından onun için yapabileceğim tek şey buydu...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2937487605065164455-3150737225639293969?l=maksaticimdekalmasin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/feeds/3150737225639293969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2937487605065164455&amp;postID=3150737225639293969' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/3150737225639293969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2937487605065164455/posts/default/3150737225639293969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2008/12/balanma-hayata.html' title='Bağlanma Hayata'/><author><name>Bengisu "Ben" Türkan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14252859741160090282</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_OpJC_vJQSOo/SYHEuUqAhCI/AAAAAAAAADQ/vKJnUf_r5Ts/S220/100_2724.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2937487605065164455.post-1392289213329478811</id><published>2008-11-22T16:31:00.010+02:00</published><updated>2009-06-24T00:59:07.307+03:00</updated><title type='text'>Bir Eşek Kadar Olamadım</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Şimdiki zaman:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suratıma vurması gereken rüzgar götümü ve ensemi aşındırıyordu. Hayatım boyunca hiçbir şeyi düzgün beceremediğim gibi 10.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kattan atlamayı da becerememiş, aşağıda beni ikna etmeye çalışan insanlara o kadar çektirdiğim yetmezmiş gibi bir de katlanmaları gereken iğrenç bir manzara sunmuştum düşerken. Yürüyerek insem bu kadar uzun sürmezdi, yerçekimi bile bana ibnelik yapıyordu. Nasıl oldu da bu duruma düşmüştüm ben?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ay önce:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul somestıra girdi, tam kırk gün tatil. Lisede olsam bırak kırkı yarım gün tatil için bile adam öldürürdüm, şimdi ise kırk gün napacağım diye düşünüyordum. Hoş, okulda da pek iyi zaman geçirdiğim söylenemezdi ama öyle ya da böyle haftada beş gün dışarı çıkıyordum. Şimdi kırk gün mal gibi evde oturacak, her gün başka FM kariyerine başlayıp oyunu silecek “Bir daha yükleyeni siksinler” dememe rağmen bir sonraki gün yeniden yükleyip başka bir takımla oyuna başlayacaktım. Hatırlıyorum da eskiden sabahtan akşama kadar sıkılmadan FM oynardım, iki günde bir arkadaşlara Playstation’a giderdik. Kısacası günümü gün ederdim okul olmadığı sürece, şimdi ise hayatım o kadar sıkıcılaşmıştı ki bana hiçbir şey katmayan okulu bile “Hiç yoktan iyidir” diyerek benimsemiş, olmadığı zaman kendimi boşlukta hissetmeye başlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite için İstanbul'a taşınmamız çok değiştirmişti beni, belki yurtta kalsam ya da başka bölümde okusam böyle olmazdı, sonuçta yabancı dili seçene kadar sınıfta arkadaş bulma konusunda hiçbir zaman sorun yaşamamış birisiydim ben, fakat ne zaman İngilizce okumaya başladım hem sınıf mevcutu azaldı hem de büyük çoğunluğu kızlar aldı. İlaveten başka bir şehre taşınınca arkadaş bulma konusunda sıkıntılar çekmeye başladım. Böyle olunca doğuştan moloz olan bendeniz sıkılmaya başladı, arkadaşları azaldı, boş zamanı arttı, düşündükçe daha da sıkıldı. Kafamı bir şekilde meşgul etmem gerekiyordu ve kesinlikle bilgisayar bu konuya çözüm değildi. Derken arkadaşlarımdan birine bu konuyu gaza gelip açtım, neden bilmiyorum çok da sevdiğim birisi değildi; tipik dini imanı para olan, gökdelenlerden birine girmek için götünü vermeye hazır İstanbul çocuğuydu kendisi. Ama her işte bir hayır vardır derler ya, o denyo bile hayatında bir kere bile olsa işime yaramıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kanka Beylikdüzü’nde bir ay sürecek bir fuar var, oraya eleman arıyor benim ajans istersen adını vereyim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ajansı lan dedim doğal olarak; şimdi böyle fuardır, balodur, konferanstır bu tarz olaylarda iş gücünü ajanslar sağlıyormuş. Öğrenciler ek kaynak edinmek için bu ajanslara başvurup günübirlik işlerle para kazanıyormuş. İlk başta tereddüt ettim ama bir ay boyunca napacaktım üstelik para biriktirmek de fena fikir değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse arkadaş verdi telefonlarını aradım, sekreterden aldım randevuyu gittim büroya. Etrafımda bir sürü boyu posu düzgün, marka giyinmiş, belli ki kendine bakan erkek vardı. Resmen içlerinde sırıtıyordum berduş görünümümle, saçlar yataktan kalktığım gibi, sakalımda bile kepek, üstümde en sevdiğim ve kimsenin bilmediği gruplardan birinin T-shirt’ü, altımda üç yıldır aralıksız giydiğim işporta pantalon. Herkes bana alaycı gözlerle bakıyordu, ne haddime benim fuarda çalışmak, millet benim olduğum standa ne sikim yemeye gelir lan diye düşünmeye çoktan başlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama madem buraya kadar geldik –zaten öyle bir yerde oturuyorum ki nereye gidersem gideyim en az bir saat harcıyorum yolda- bari şansımı deniyeyim dedim. Derken adamın biri daldı içeri, ”Sen, sen, sen, sen, sen, sen” başladı saymaya, kendimi amele pazarında gibi hissediyordum. 6 kişi saydıktan sonra durdu, bana baktı ve sen dedi. Bir anda tüm ilgi benim üzerime döndü, Abercrombie&amp;amp;Fitch giyinen tüm erkekler nefret dolu gözlerini dikmişlerdi bana. Odada en çok nefret edilen fakat en mutlu olan adam bendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Götüm de hafiften kalkmadı değil, ananemin arkadaşları -60 yaş ve üstü- eve geldiğinde “Ne yakışıklı oldu bu oğlan” derken haklılarmış meğer. Bizi içeri aldılar, suratımda yavşak bir ifade vardı. Tüm maç boyunca oyunu kendi ceza sahamda kabul etmiş ama 90.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;dakikada kontradan bulduğum golle maçı 1-0 önde tamamlamış gibiydim. Yine o adam geldi, başladı konuşmaya:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam şimdi seni Turkcell standına yolluyoruz, seni de TeknoSA’ya, seni Vatan Bilgisayar’a verelim, seni de ATİKER Sıralı Otogaz Sistemleri’ne, sen BİM’e gir” gördüğünüz gibi gittikçe boktanlaşıyordu işler. Sadece iki kişi kalmıştık, bakalım en boktan işi hangimiz alacaktı; düz mantıkla gidersek ilk söylediği isim yırtmış olacak, sona kalan en siktiriboktan işte çalışacaktı. Kışın ortasında güneş gözlüğü takmış denyoya bakarak “Seni girişe alıyorum” dedi. Sonra uzun uzun bana bakmaya başladı, ”Hmmm, benim altı kişiye ihtiyacım var sen napıyorsun burada” diye sordu. ”Nerden bileyim yarrrram” diyemedim tabi, ”Abi beni de çağırdıy”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet en sondaki “dın” hecesi çıkmadı çünkü gittikçe daha da kısıklaşıyordu sesim, cümlenin sonunu getiremedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam adam bana siktiri çekecek derken bir anda kafasında ampül yanarcasına değişik mimiklere büründü:“Aaa doğru, tamam diğer arkadaşlar çıkabilir, seni neden çağırdığımı şimdi hatırladım” dedi. Odada adamla baş başa kaldık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adım geri attım, ensemde Tecavüzcü Coşkun'un soğuk nefesini hissedebiliyordum. Adam masumiyetimi çalmak üzereydi. Kulağımda Nuri Alço müziği çınlamaya başlamıştı, titriyordum. Adam gözlerini üzerime dikti. Sanki benden birşey yapmamı bekliyordu. Götü kurtarma zamanı gelmiş de geçiyordu bile. Sonra ağzını açtı "Telefonuna baksana" dedi. Telefonum çalıyormuş meğer, melodim binlerce gencimizin kullandığı Nuri Alço şarkısı diye bilinen The End isimli eser. Ananem arıyordu "Tamam anane ben dışarıda yerim beni bekleme" dedim kapadım telefonu. Belki adam bana acır da üzerime atlamaz diye rahatlatmaya çalışıyordum kendimi. Elindeki belgeleri incelerken masanın üstündeki resmi gördüm. Mutlu bir aile resmiydi bu adamın çoluğuyla çocuğuyla çektirdiği, rahatladım birazcık. Ama adam hala konuşmuyordu, ne işti lan bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken yüzüme baktı, ”İşim gereği hergün yüzlerce erkekle ilgileniyorum” dedi, şüphelerim geri dönmüştü, karısıyla arasındaki cinsel soğukluk yüzünden başka arayışlara vermişti kendini adam. ”Hepsinin saçlar kısa,
